20 Kasım 2025 Perşembe

Bir Ülkeye “Topluca Psikolojik Hastalık” Atfetmek – Yarı Cahil Özgüveni

“Klinik psikolojik sorun” denilen şey bireysel bir teşhis alanıdır. Bir toplum kolektif olarak klinik hasta olamaz. Bu, tıpkı:

  • “Latin Amerika’nın sorunu bipolar olmasıdır.”
  • “Avrupa paranoyaktır.”

demek kadar kategorik saçmadır.

Bu yaklaşım bilimsel olmaktan çıkıp sosyolojik ırkçılığa yakınsar: Bir toplum açıklanamazsa “hasta” ilan edilir. Bu, toplum bilimini bypass ederek kestirme bir küçümseme üretir.

Bir ülkenin sorunları:

  • hukuk düzeni,
  • iktisadi model,
  • gelir dağılımı,
  • kurumların çürümesi,
  • sınıfsal yapı,
  • dünya sistemine eklemlenme biçimi,
  • eğitim politikası,
  • demografi,
  • dış politika dengeleri

gibi katmanlarla açıklanır.

Bunların hepsini yok sayıp; “Biz büyümemiş çocuğuz, devlet baba da o yüzden var” demek, yaklaşık 300 yıllık modernleşme tarihini Freud’a sıkıştırmak gibidir. Neden sığ? Çünkü 20 değişkeni görmezden bırakır, 1 değişkende boğulur.

Vergi sistemi çökmüş, hukuk hiyerarşisi tutmuyor, gelir dağılımı bozuk, eğitim eşitsiz…
Ama yok, sorun “devlet baba” denmesi imiş!

Sanki bütçe açığı, merkez bankası rezervleri, kurumsal çürüme filan hep bizim “baba sevgisi açlığımızdan” kaynaklanıyor.

Freud'un külliyen suçu yani.

Evet, dil kültürü etkiler.

Ama:

  • Her toplumun dilinde paternalist metaforlar vardır (“founding fathers”, “motherland”, “papa Staat”).
  • Bu metaforların kullanımı toplumun her davranışını açıklamaz.
  • Hele ki güncel ekonomik sorunların sebebi olarak göstermek tamamen yanlıştır.

Dilsel metaforlar semptomdur, sebep değildir. Sebeple semptomu karıştırmak entelektüel bir hatadır.

O zaman İngilizler “Motherland” dediği için mi içki içip ağlıyor? Amerikalılar “founding fathers” dediği için mi her adımda anayasayı çıkarıyor?

Dil metaforları sebep değil, eski alışkanlıkların tortusudur.

Tortuyu sebep sanmak da ancak lisedeki amatör tiyatro grubunun sosyoloji yorumu kadar tutarlı olabilir.

Kolektif psikoloji tezi genelde şu gizli cümleyle biter:

“Ben olgun bireyim, diğerleri çocuk.”

Bu, toplumu anlamak değil, toplumu aşağılamak için kullanılır. Sosyolojik analiz değil, duygusal tatmin üretir. Demokrasi kültürü de böyle laflarla zaten gelişmez.

İnsanlar “otorite seviyor” diye ülkeler bu hale gelmez.

Otorite bağımlılığı şuralardan doğar:

  • Ekonomik güvencesizlik
  • Kurumsal zayıflık
  • Eğitime erişim eşitsizliği
  • Kırsal-kent farkı
  • Travmatik kolektif tarih
  • Güvensizlik kültürü

Bunların hepsi yapısal faktörlerdir. Psikolojiyi sebep gibi kullanıp yapısal faktörleri yok etmek, yanlışın ta kendisidir.

Toplumsal analizde tek bir disipline yaslanmak her zaman sığdır.

Sadece psikoloji sığ.
Sadece ekonomi
sığ.
Sadece k
ültür sığ.

Herhangi bir ülkeyi tek boyutlu okumak, bir MR raporunu tek kesitten okumak gibidir.

Kısacası: bir ülkenin sorununu ülke nüfusunun klinik psikolojik durumuna bağlamak, yüzlerce yıllık:

  • sosyoloji,
  • siyaset bilimi,
  • iktisat,
  • tarih,
  • antropoloji,
  • hukuk kuramı

literatürünü çöpe atıp tek satırda ahkâm kesmektir.

Toplumu anladığını değil, toplumdan yorulduğunu gösterir.

Bir ülkenin tüm problemlerine “psikolojik” damgası basmak, bozuk bir arabanın motoruna bakıp “Bu araba terk edilmekten korkuyor” demeye benzer.


Mithat Erdoğan

Kasım 2025

17 Kasım 2025 Pazartesi

Nordlandiya’da Büyük Açılış

Not: “Bu öyküde yer alan olaylar, mekânlar ve kişiler tamamen uydurmadır; zaten gerçek olanların akla sığması mümkün değildir.”

“Bunlar benim ilkelerim. Eğer beğenmezseniz… diğerleri de var.” (Groucho Marx)

Nordlandiya… Kuzey yarımkürenin rüzgârı bol, mantığı az ülkesi. Burada yüzyıllardır değişmeyen bir gelenek vardır: Kamu görevine gelenin özel hayatı mutlaka bereketlenir. Tıpkı kuzey ışıkları gibi — nasıl oluştuğu bilinmez ama göze hoş gelir. Bilimsel karşılığı yoktur; kültürel karşılığı ise fazlasıyla vardır.

Bu kez sahne, Kalmora kasabasının girişinde kurulan dev bir açılış alanıydı. Bando, “Viking temalı ama belediye bütçesine uygun” ezgiler çalıyor, yan tarafta dev bir tabela parıldıyordu: Nord-Fuel Maxime.

Adından etkilenmemek elde değil; insan “dünyayı kurtaran yakıt” falan sanıyor. Oysa dümdüz bir akaryakıt istasyonu. Pardon, düzeltiyorum: Nordlandiya literatüründe bu işin adı “Enerji ve Sürüş Hizmetleri Kompleksi.” Ne kadar gereksiz kelime, o kadar resmiyet.

Bu kompleksin sahibi kim? Tesadüfün böylesi: Kalmora Belediye Başkanı Arvid Stormborn. Tabii Nordlandiya’da “başkanların ticaretle de ilgilenmesi” kimseyi şaşırtmaz. Çünkü burada ticarete atılmak, genel olarak “kasabadaki en kârlı alana denk gelmek” anlamına gelir. Denk gelmekten kasıt: Tam isabet.

Ruhsat meselesi daha da şiirseldir:

  • Ruhsatı veren merci: Kalmora Belediyesi Enerji Kurulu
  • Kurulun başkanı: Arvid Stormborn
  • Başvuru sahibi: Stormborn Ailesi Enerji Yatırımları Ltd.

Her şeyin kendi kendini onayladığı bu sistem o kadar “verimlidir” ki, işlemler bazen öğleden önce bitmekte, kahvaltıya yetişmektedir. Modern bürokrasinin rüyası: Hem başvuran hem onaylayan hem töreni yapan aynı kişi. Verimlilikte çıta kuzey ışıkları.

Açılışta Arvid kalabalığa döner ve her zamanki o “iki şapkalı” özgüveniyle konuşur:

“Nordlandiya ekonomisine mütevazı katkımızı sürdürüyoruz.”

Buradaki “mütevazı” kelimesinin kime göre mütevazı olduğu belli değildir. Başkan Arvid’e göre kamu yatırımı; iş insanı Arvid’e göre özel girişim. Hangisi konuşuyor? Kimse bilmez. Nordlandiya’da gerçeklik, şapkaların gölgesinde kaybolan bir konsepttir.

Sonra o meşhur anons gelir:

“İlk enerji yüklemesini Belediye Başkanı Stormborn’un oğlu Eirik yapacak!”

Tabii. Nordlandiya’da her şeyin ilki aileden birine yaptırılır. Bu gelenek, “devamlılık” diye süslenmiş bir nepotizm folklorudur. Halkın hoşuna gider çünkü en azından tanıdık bir yüz görürler. Tanıdığa güven duymak, rasyonelliğe duyulan ihtiyaçtan daha yaygındır.

Arvid devam eder:

“Bu tesis kasabamıza prestij kazandıracak.”

Prestijin kaynağı yine meçhuldür. Tesis mi? Belediye mi? Aile mi? Yoksa Arvid’in “ben hem kamu hem özelim, hangisini isterseniz o olurum” tarzı mı? Kuzey ışıklarını izlerken de böyle bir his olur: Çok güzel ama ne olduğunu anlamaya çalışmak insanı üzer.

Stormborn, istihdamdan da bahseder:

“Bu tesiste yaklaşık 30 Nordlandiyalı çalışacak.”

Kasabalılar alkışlar; ama içlerinden bazıları, “Bu istihdam belediyenin başarısı mı, Stormborn ailesinin mi?” diye düşünür. Yalnız düşünürler tabii, sesli söylemezler. Nordlandiya’da soru sormak, ritmi bozmak sayılır. Halk, ritmi bozmamak için gerçeği biraz eğip bükmeye razıdır. Ritim, hakikatten kıymetlidir.

Tören bittiğinde herkes üç konuda hemfikirdir:

Bir: Yeni bir tesis açılmıştır.
İki: Ekonomiye katkı sağlayacağı söylenmektedir.
Üç: Bu katkıyı sağlayan kişinin kim olduğu konusunda bir tür dej-a-vu yaşamaktadırlar.

Kalmora’da her açılış, bir öncekinin aynısının biraz daha parlatılmış versiyonudur. Tıpkı kuzey ışıkları gibi: İnsan her seferinde farklı bir şey göreceğini düşünür; sonra bakar ki yine aynı gökyüzü, sadece renkleri değişmiş.

 

Mithat Erdoğan
Kasım 2025 / Fethiye

 

7 Kasım 2025 Cuma

Sinefil Olmak İstememiştim, Başka Çarem Yoktu

Benim festival filmi meraklısı olacağım zaten kaderimde yazılıymış. Yani kimse “neden arthouse izliyorsun” filan demesin… çünkü ilk sinema deneyimim bir Fransız dramıydı. Beş yaşında çocuk, elinde mısır kovası, hazır… Hayalet Avcıları 2’ye gidecek sanıyor… kader diyor ki: “Hayır kardeşim, senin ruhun Cannes’a ait.”

1989 sonuydu. Adana’dayız. Benim tek isteğim: Hayalet Avcıları 2 filmini izlemek, TV’de, gazetede reklamını görmüşüm, aklım çıkmış. Haftalarca babamın başının etini yemişim. Sonunda babam dedi ki, “Tamam oğlum, bu akşam sinemaya gidiyoruz.” Ben sevinçten deliriyorum. Hayaletleri yakalayacağız, proton pack’ler, Ecto-1 arabası filan…

Sinemaya vardık, Adana’daki meşhur Arı Sineması. Gişedeki adam babama bir şeyler dedi. Babam döndü, yüzünde o klasik “kötü haber” ifadesi var: “Oğlum Hayalet Avcıları 2 kalkmış.”

Ben: “Olsun, o zaman başka ne varsa onu izleyelim.” O yaşta sinemadan eli boş dönmek yok, prensip meselesi. Babam gişedeki adama tekrar döndü, adam şöyle dedi galiba:
“Abi, çocuklar için bir tek ‘L’Ours’ var.” Yani… Ayı.

İçeri girdik. Hayaletler, lazerler, “Who you gonna call?” vs. beklentisi ile geldiğim sinema salonunda içeride perdede manzara şu; sahnede ormanda yürüyen bir yavru ayı. Sonra başka bir ayı geldi. Sonra yine sessizlik. Ve filmde diyalog yok! İki saat boyunca ayı ASMR izledim!

Ben 5 yaşındayım, “babam bana bir mesaj mı veriyor acaba?” diye düşünüyorum. Film boyunca içimden “baba… ben mi yavru ayıyım?” diyorum. Babama bakıyorum, suratında ciddiyet: “Hayat böyledir oğlum. Ormanda yalnızsın, dikkat et, insanlar kötü.” Ben: “Yani Hayalet Avcıları yok, ama varoluş sancısı var…”

Yıllar sonra filmi tekrar izledim, gerçekten şaheser. Jean-Jacques Annaud çekmiş, yönetmenliği inanılmaz. Aynı adam Quest for Fire’ı da çekmiş. O filmde de konuşma yok, sadece “ilkel dil”. Dilbilimci Anthony Burgess yazmış. Yani çocukken ben farkında olmadan sinema sanatıyla inisiyasyon töreni yaşamışım.

Şimdi düşünüyorum: O gün Hayalet Avcıları 2’yi izleseydim, bugün Marvel filmlerine gülüyor olurdum. Ama ben o gün Ayı izledim. Ve artık hiçbir film bana o kadar travmatik gelemiyor. Yani ilk filmimde annesini kaybeden bir ayı vardı, şimdi Cannes’da “sessiz acı” temalı film izlerken gözüm doluyor, ama aynı zamanda diyorum ki: “Evet, bu plan sekansı gerçekten Tarkovski dokunuşu taşıyor.”

Ve hâlâ o günü hatırladıkça şunu diyorum: Bazen sinema seni seçer. Ve bazen o seçim… çok travmatik olur.

Benim sinemayla ilişkim Hayalet Avcıları’ndan başlayıp sessiz bir ayı filminde travmayla sonuçlandıysa… bu saatten sonra Fast & Furious izlemem zaten imkânsız. Ben artık sinemada konuşulmayan diyaloglara, olmayan sahnelere, bitmeyen plan sekanslara alıştım. Bazen arkada biri “bu film çok sıkıcı” diyor. Ben dönüp şöyle diyorum: “Shh... Sessizlik karakterin iç dünyasını anlatıyor.” …ve sonra içimden küçük bir ayı sesi geliyor: “Mırrr… yine travma başladı.”


Mithat Erdoğan

Kasım 2025

Fethiye - MUĞLA

 

31 Ekim 2025 Cuma

Meursault’nun Lüks Sergi Daveti: Sessizliğin Estetiği mi, Ayrıcalığın Simyası mı?

“Mother died today. Or yesterday maybe, I don’t know… That doesn’t mean anything.”

Albert Camus, The Stranger

"Annem bugün öldü. Ya da belki dün, emin değilim... Ama fark etmez — bunun hiçbir anlamı yok.

— Albert Camus, Yabancı

Bir zamanlar ölüm karşısında bile anlam aramayı reddeden Meursault, bugün bir sanat galerisine girseydi, muhtemelen aynı kayıtsızlıkla etrafa bakardı. Beyaz şarap kadehlerini birbirine tokuşturan, küratörün soyut cümlelerine başını sallayan davetlilerin arasında bir “yabancı” olurdu yine. Çünkü bu tür etkinliklerde sanat, duygusal bir ortaklık değil, sosyoekonomik bir şifre haline gelmiştir. “Katılım davetiyle sınırlı bir kamusallık”, tıpkı Meursault’nun toplumun ahlak kodlarına yabancılığı gibi, sanatın da kendi halkına yabancılaşmasıdır artık.

Sergi salonundaki spot ışıkları Meursault’nun üzerine düşen güneş kadar yakıcıdır; ama bu ışıklar gerçeği değil, vitrini aydınlatır. Sanatın tabana yayılması gerektiği yerde, sanatın tabanını oluşturan insanlar dışarıda bırakılmıştır — tam da Camus’nun anlattığı o “absürd” dünyanın estetik versiyonu gibi.

Estetikle Arınanlar Kulübü

Her şehirde olur: beyaz duvarlı, sessiz, steril, “yaratıcı enerjiyle dolu” olduğu iddia edilen bir yer. İçeri girmek için davetiye gerekmez; sadece davet edilmeye uygun görünmek yeterlidir. Sanatın herkese açık olması gerektiğini düşünenler için değil orası — sanatın herkesin seviyesinde olmaması gerektiğini düşünenler için.

İçeride sanat konuşulmaz, daha çok “sanat çevresi” konuşulur. Ve hemen herkes sanatçıdan çok sanatçının kimlerle takıldığını merak eder. Bir tablo değil, bir statü nesnesidir orada asılan şey: “Bakın, biz de sanatı destekliyoruz.”

Sanat mı, Sosyal Statü Aerobiği mi?

Gerçekten sanatı seven biriyle, sanatı seven biriymiş gibi davrananı ayırt etmek zordur. Ama genelde bir ipucu vardır: biri eserle konuşur, diğeri eserin yanında konuşur. Bu insanlar bir tablonun önünde durup “ışığın geçişi müthiş” derler. Sanki Picasso onların salondaki avizesini boyamış gibi davranırlar. Bir tabloyu anlamak yerine onu anlamış gibi görünmek, artık daha yüksek bir sanattır.

“Derin düşüncelere daldım.”

Hayır, fiyat listesine baktın sadece.

Yaratıcılık mı, Etkinlik mi?

Bu yerlerde sanat, üretim değil; bir etkinliktir. “Sanatla iç içe birkaç gün” — yani fırça, güneş gözlüğü ve selfie çubuğu aynı çantada. Sanatçılar etrafındaki doğadan ilham alırken, doğa “rica ederim, almayın” diyor sanki.

Her şeyin bir ritüeli var: Espresso makinesi ısınmadan ilham gelmiyor, Gösterişli kıyafetler giyilip gösterişli şapkalar ve hatta fularlar takılmadan üretim başlamıyor. Ve sonra o işler sergileniyor. Kimse ne anlatıldığını bilmiyor ama herkes “çok etkileyici” diyor — çünkü etkilenmemek ayıp sayılıyor.

Kutsal Üçlü: Şarap, Şapka, Şekil

Birileri “sanatın dönüştürücü gücü”nden bahsediyor. Diğeri “yerel halkla bağ kurmanın önemi”nden. Tabii bunlar söylenirken en yakın yerel halk, otoparktaki güvenlik görevlisi ya da o bölgedeki kafe ve restoranlardaki garson ya da barista oluyor. Bu kadar estetik içinde, gerçekliğe yer yok. Politika kirletir, emek terletir, halk kalabalıktır —bu yüzden hepsi uzakta tutulur.

Sanat burada bir kaçış simülasyonu. Bir tür vicdan masajı.

Baudrillard haklıydı:

Burada sanatın kendisi değil, simülasyonu sergileniyor.

Ve belki de sanatın bugünkü hali tam olarak budur:

Toplumun ortasında durup, hiçbir şeye karışmadan bakan bir Meursault. Farkı şu ki o, güneşin altında bir cinayet işlemişti; biz o gösterişli ve şatafatlı galerilerdeki soğuk ışıkların altında anlamı öldürdük.

Sanatın Gerçek Sahibi Dışarıda

O sırada dışarıda biri, duvarına eski bir afiş parçasını yapıştırıyor. Bir başkası, hurdadan heykel yapıyor. Kimse onlara “sanatçı” demiyor ama onlar gerçekten bir şey anlatıyor. Çünkü sanat, klimanın altında değil, terin içinde doğar. Bütçesi yoktur, bahanesi de. Gerçek sanatın sponsoru yoktur, çünkü o kimsenin malı değildir.

Zenginler Arasında Ölmek Üzere Olan Sanat

Sanatın ruhu, hâlâ bir yerlerde hayatta. Ama bazen, steril ve şatafatlı salonlarda oksijensiz kalıyor. “Estetikle arınmak” bahanesiyle vicdanını yıkayanların arasında, sanat da duşta kayıp gidiyor.

George Carlin yaşasaydı şöyle derdi:

“Sanatı parayla desteklemek, ormana yangın çıkarıp sonra bir fidan dikmek gibidir.”

Biz yine de çay bahçesinde oturur, plastik sandalyede Van Gogh tartışırız. Hem orada klimanın sesi değil, denizin sesi var. Ve ilham hâlâ ücretsiz.


Mithat Erdoğan

Ekim 2025

Fethiye


16 Ekim 2025 Perşembe

Küçük Şeyler Sevindirir Ruhumu

Bu sabah Antalya’da kaldığım otelden müşterime giderken, sıkışık trafiğin içinde yanımdaki bir araç dikkatimi çekti. Siyah bir Tesla’ydı. Direksiyonun başında, elektronik sigara içen bir adam oturuyordu. Füme renkli kazağını omzuna atmış, boynundan geçirip bağlamıştı. Üzerinde düz beyaz bir tişört vardı. Otuzlarının sonu, belki kırklarının başındaydı. Sol elindeki elektronik sigarayı sık sık ağzına götürüp içine çekiyor, sonra gözlerini uzakta bir noktaya dikip o noktaya uzun uzadıya bakıyordu.

Elektronik sigara cihazının gövdesinde yanıp sönmekte olan neon yeşili ışıklar vardı. İçine çekip üflediği duman, sigara dumanından çok pişmekte olan bir yemeğin buharına benziyordu. Tatsız bir görüntüydü. Derken bir anda yoğun sabah trafiğinin keşmekeşi esnasında aracı gözden kaybettim.

Birkaç dakika sonra ise yanıma soluk bordo renkli bir Kartal yanaştı. Ön camları açıktı. Direksiyonda, siyah kumaş pantolonunun üzerine açık mavi yakalı tişört ve tişörtün altına beyaz atlet giymiş, kafasında bir tarım ilacı markasının eşantiyon şapkası olan, neredeyse tamamen beyazlamış kirli sakallı bir adam vardı. Gür kaşlarının altındaki yüzü ellili yaşlarının ortasında görünüyordu.

Trafik durunca, yan koltuktaki sigara paketine uzandı. Tekel 2000 Kırmızı Uzun. Paketten bir sigara çıkardı, yaktı. Kallavi bir nefes çekip dumanın tamamını aracın içine üfledi. Karşıdan vuran güneş ışığının hareleri sigara dumanının içinde dans ediyordu. O an, yanımdaki araçta nikotin bağımlısı bir derviş oturuyormuş gibi geldi bana.

Önce Tesla’daki, sonra Kartal’daki adam… İkisi de kendi stereotiplerinin birer temsili gibiydi. Arka arkaya iki ayrı klişeye denk gelmem, sıkışık trafiğin ızdırabını ilginç biçimde hafifletmişti. 

Mutlu hissettim. Sigarayı bırakmamış olsam, belki ben de o an bir tane yakardım. Ama hayatım boyunca direksiyon başında sigara içen biri ol(a)madım.

“Ben hangi stereotipe uyuyorum lan acaba?” diye düşünürken, arkamdan gelen korna sesleriyle irkildim. Trafik açılmıştı. Düşüncelerimden sıyrılıp yola devam ettim.

 

Ekim 2025 - Antalya

Mithat Erdoğan

 


19 Ağustos 2025 Salı

Sanatın Üzerine Sıkılan Parfüm: Beyaz Türklük ve Kokteyl Tarifleri

Sanat kimin elinde parlıyor? Kimin elinde kokteyle dönüşüyor? Daha dün internette önüme bir kitap düştü: sanatçıların özel hayatlarından anekdotlarla kokteyl tariflerini, müzik listelerini bir araya getirmiş. Yani düşünün, Van Gogh kulağını kesiyor ama siz o trajediyi “günün önerilen içkisi” eşliğinde deneyimliyorsunuz. Sanat tarihinin acısı, dramı, sancısı; kadehin yanına konan atıştırmalık gibi sunuluyor.

Sanatın çilesi, kanı, teri… bunların hepsi bir yana, bizde sanat artık “Instagram story’ye uygun” hale getirilmiş durumda. Sanatçının hayatı da, eserleri de, acısı da dekor: Yeter ki salondaki sehpanın üstünde güzel dursun. İşte “beyaz Türklük” tam da böyle bir şey değil mi? Sanatı yaşamak değil, sanatı aksesuar gibi taşımak.

Beyaz Türk Estetiği: Sanat = Lifestyle

“Beyaz Türk” dediğin kesim sanatı hiçbir zaman sanat olduğu için sevmedi. Onlar için sanat, “bakın ne kadar kültürlüyüz”ün en şık kanıtıydı. 

Boğaz manzaralı villada Picasso reprodüksiyonunun önünde kadeh kaldırmak. Açılışta birkaç satır sanatçı biyografisi okumak ve ardından “çok etkilendim” demek.

Şimdi sadece ambalaj değişti: şarap kadehinden kokteyl bardağına, katalogdan Instagram feed’ine geçildi. Ama öz aynı: Sanat, bir aksesuar. Evet, bu ülkede sanat bir aksesuar! Yaka iğnesi gibi, Hermes çanta gibi. Taktın mı kültürlü görünürsün.

Ambiyansın Sanatın Önüne Geçtiği Mekânlar

Bir de şu mekânlar var, kendini “sanatla iç içe” diye pazarlayan ama aslında butik tatil köyü estetiğiyle işleyen yerler. Taş duvarlar, rustik dekor, loş ışıklar, el yapımı seramikler… Sanat değil, “ambiyans” satıyorlar.

Etkinlikleri düşünün: sabah yoga, öğlen brunch, akşam sergi açılışı. Tabii ki serginin kendisi değil, orada kadehle çekilen fotoğraf önemli. Çünkü sanat burada bir aksesuar değilse bile, en azından bir arka plan dekoru. Resmin, heykelin ne dediği önemli değil; önemli olan fotoğrafın filtreyle daha iyi parlayıp parlamadığı.

Samimiyet mi? Hadi Oradan…

Sanatın derdi, insanın derdiyle buluştuğunda anlam kazanır. Ama bu tarz yaklaşımlarda derdi satıyorlar. 

Van Gogh’un kulağı, Kafka’nın yalnızlığı, Frida’nın acısı… hepsi birer “ürün hikâyesi.” O acıları yaşamak değil, o acıları Instagram caption’ına dönüştürmek marifet olmuş.

Sanat artık “acıyla yoğrulmuş ifade” olmaktan çıkıp “cool görünme aracı”na indirgeniyor. Beyaz Türk şımarıklığı tam da bu: Acıdan estetik çıkar, estetiği içkine kat, üstüne bir de Spotify listesi öner. İşte sana kültür.

George Carlin olsa, “sanatı bile tüketim toplumuna indirdin ya, aferin lan sana sikik medeniyet!” derdi. Ve haksız da sayılmazdı.

Sonuç: Parfümlenmiş Sanat

Benim derdim tek tek kitaplarla, mekânlarla değil. Benim derdim, sanatın bu kadar steril, risksiz, parfümlenmiş hale getirilmesi. 

Sanat dediğin biraz rahatsız etmeli, biraz kanamalı, biraz göze batmalı. Ama burada sunulan sanat, en fazla sehpa üstüne şık bir obje.

Ve evet, bütün bunlar bana beyaz Türklüğün sanata dair özeti gibi geliyor: Acının kendisi değil, estetize edilmiş Instagram versiyonu.

Sonuç?

Sanatı içmek istiyorsanız, kokteyl tariflerine değil; hâlâ kendi kanıyla resim yapan birilerinin gözlerine bakın.

 

 Mithat

18 Ağustos 2025 Pazartesi

Diaspora Muhalefeti: Like’lı, Risksiz, Kalorisiz!

Bugün Ezhel, “Utanıyorum” adlı yeni şarkısını yayınladı — kadın cinayetleri, adaletsizlik ve toplumsal travmalar üzerinden... Tabii ki gayet anlamlı; Berlin’in indie kulislerinden değil, sokakların acısından doğmuş bir çığlık gibi. Ancak o çığlık, ironiktir ki hâlâ büyük çoğunlukla Türkiye’deki dinleyicilere hitap ediyor.

Ben kimsenin yurtdışına gitmesine karışmam. Ezhel’in Berlin’de rap yapması da normaldir, Can Dündar’ın Almanya’da gazete çıkarması da. İnsan nefes almak ister, özgür olmak ister. Bu tercihe tabi ki itirazım yok.

Ama mesele şu: Bütün o “vatansever muhaliflik” imajı kime satılıyor? Almanya’daki insanlara mı? Hayır. Ezhel’in dinleyicisinin çoğu hâlâ Türkiye’de yaşıyor. Can Dündar’ı da Almanya’daki komşusu değil, Türkiye’deki muhalifler okuyor. Yani sahnede veya yazıda “biz vatan için buradayız” derken aslında Berlin’deki birine değil, İstanbul’daki birine hitap ediyorlar. Para da, şöhret de, destek de yine Türkiye’den geliyor.

İşte paradoks burada: Türkiye’de kalmayı göze almayıp, dışarıdan Türkiye’ye muhaliflik satıyorsun ve alıcın yine Türkiye’de kalan insanlar. Bu bana biraz samimiyetsiz geliyor. Çünkü içerideki insan, gerçekten o vatanseverliğin bedelini ödüyor: işinden oluyor, gözaltına alınıyor, susturuluyor. Sen ise dışarıdan aynı bedeli ödemeden kahramanlık hikâyesi anlatıyorsun. Hem beğeni topluyorsun, hem risk almıyorsun. Yani bildiğimiz diyet tatlısı gibi: Kalori yok, ama tatlı yiyorsun.

Belki sorun onların gitmiş olmaları değil, gitmiş olmalarına rağmen hâlâ “vatanseverlik dersi” verme konforunu kendilerinde bulmaları. Çünkü işin gerçeği şu: Ezhel’in Berlin sahnesinden söylediği sözler, Can Dündar’ın Almanya’dan yazdığı yazılar, içeridekilerin riskleri sayesinde hâlâ anlam buluyor. Ama dışarıdakiler bunu bir “marka”ya dönüştürdüklerinde, işte orada midemde bir samimiyetsizlik ekşimesi oluyor.

Sonuçta mesele şu: Vatan sevgisini bana Berlin’deki bir konserden ya da Köln’deki bir gazete köşesinden pazarlayabilirsiniz. Ama o sevgiyi satın alanların çoğu hâlâ Türkiye’de yaşıyorsa, o zaman bu iş bir muhalefet eylemi olmaktan çok, cilalı bir ticari paket gibi görünmeye başlıyor. Ve ben, şahsen, bu paketi satın almıyorum.


Mithat


27 Şubat 2025 Perşembe

Mazeret Sunmuyorum (VI)

“İnsanlar artık ‘ofis asistanı’ yerine ‘sekreter’ diyemiyor. Ama ‘insan kaynakları’ bölümü seni işten atarken hâlâ ‘kovuldun’ diyebiliyor.”

 Ricky Gervais

 

1.      Emniyet güçleri tarafından yapılan operasyonda sahte içki satışı yapılan bir mekân basıldı.

Baskında sahte içki üretip satan bir çete ve sahte içki satışından sahte KDV ve sahte ÖTV tahsil eden başka bir çete çökertildi.

Sahte içki alan ve bu işlem esnasında sahte KDV ve sahte ÖTV ödeyen alıcılar ise; “ödediğimiz vergilerin iadesini alabilecek miyiz?” diyerek emniyet güçlerinin sabrını zorladı.


2.      O kadar başarısız bir öğrenci idi ki girdiği DNA testini bile geçememişti.


3.      Sevgili eşim bu sene tezsiz yüksek lisans yapmaya başladı. Haftada 2-3 günlüğüne İstanbul’a gidiyor bu yüzden de.

Bana her seferinde gelip “bu hafta dersim var” dediğinde, “Dersim değil Tunceli diyeceksiniz! Herkes akıllı olacak!” şakası yapıyorum. Ben de böyle mikro bir ulusalcıyım.


4.      Sorumluluklarımı erteleme sorunumun boyutunu şöyle izah edeyim; geçen gün önemli bir işi yapmaya başlamak için alarm kurmayı unutmamak adına alarm kurdum. Alarmın adına da “o işi yapmaya başlamak için alarm kurmayı unutma” dedim. Sonra da alarm kurmayı unutmamak için kurduğum alarm çalınca 10 dakika ertele tuşuna bastım.


5.      İyi bir polisiye eserinin olmazsa olması karanlıkta yakılan el feneridir.


6.      Para harcamak; çok fazla parası olanlar için tam zamanlı bir iştir.


7.      Politik doğruculuk konusunda çok hassas bir arkadaşım var. Beyaz eşya alacağı zaman ırkçı söylemde bulunmamak için “beyaz eşya” tabirini kullanmaktan imtina eder ve alacağı ürünün spesifik adını söylemeyi tercih eder.


8.      Terapi için gittiğim psikiyatrda hasta koltuğunun önündeki sehpada duran kocaman peçetelik ve kâğıt havluyu her gördüğümde ergenlik anılarım depreşiyor ve erekte oluyorum. Anksiyete için gittiğim terapide çocukluğuma değil de ergenliğime mecburi bir dönüş yapıyorum.


9.      İkili ilişkilerde çok başarısız olduğunu düşünen bir arkadaşıma “ikili ilişkilerden uzak dur, ne bileyim mesela grup seks partilerine git” tavsiyesi verdim. Beni dinledi ve artık çok mutlu, frengi ve AIDS’i var ama ilişki sorunu çözüldü.


10.   Geçen gün komedyen bir arkadaşımla konuşuyorduk ve bana yazdığı bir şakayı gösterdi.

Şaka; “insan kadınlara bayan diyemiyoruz ya dişi kedilere bayan diyebiliyor muyuz?” 

şeklinde idi.

Biraz düşündüm ve “Bu konuda benim yorum yapmam doğru olmaz” dedim.

Arkadaşım; “Neden lan?” diye sorunca;

“Kediler mevzu bahis olduğu için ‘kedinin beyanı esastır’ diye düşünüyorum” dedim ve bir süre sustuk.


11.   Arkadaşım İhsan ile sokakta yürürken ne zaman havada bir uçak görsem; "Bak! İhsansız hava aracı" şakasını yapma dürtüme engel olamıyorum.


12.   Basketbol maçı esansında top taşıma (traveling) kuralını ihlal eden bir oyuncu gördüğümde hep “oyuncunun bu eylemine 'work & travel' diyebiliriz bence lan!” düşüncesine kapılıp uzaklara dalıyorum.


Duman - Dönek

Mithat Erdoğan

27 Şubat 2025

Fethiye / MUĞLA

19 Şubat 2025 Çarşamba

Mazeret Sunmuyorum (V)

 

"Gelecek harika görünüyor
Bu, bir iş adamının sana mal satmak için kurduğu komplonun harikası
Kimse umursamıyor
Ah, sen umursuyorsun, biliyorum
Sen umursuyorsun, biliyorum
Sen umursuyorsun, biliyorum
Bir süreliğine unuttum"

(Belle and Sebastian- The Loneliness of a Middle Distance Runner)

 

       Son bir kaç aydır bir quiz night etkinliği için soru ve cevap hazırlıyorum. Soruları eğlenceli hale getirmek için şıkların içine kendi hazırladığım metinleri ekliyordum. Quiz night dediğimiz şey neticede test gecesi, quiz night dememizin sebebi Türkçesinin kulağa o kadar da havalı gelmemesi!

Uzunca süre test hazırlamak ile hemhal olunca (bu kelimeyi hep cümle içinde kullanmak istemişimdir, spiritüalistlerin ve “bakın ben ne kadar da entelektüel ve derin birisiyim” şovu peşindekilerin vazgeçilmez kelimelerindendir ha, boru değil!) bir şey aklıma takıldı ve bu konuyu hiç araştırmadığımı fark ettim.

Anadolu Lisesi ve Fen Lisesi sınavında dört şık, ÖSS’de (o dönemki üniversiteye giriş sınavı) ise beş şık mevcuttu ve bu sınavlarda sırası ile "Üç yanlış bir doğruyu götürür" ve “Dört yanlış bir doğruyu götürür” kuralı vardı. Bizi sürekli; “bilmiyorsanız sallamayın” diye uyarırdı öğretmenlerimiz ve ebeveynlerimiz. Ben şimdiye kadar bize verilen bu tavsiyeyi, uyarıyı hiç sorgulamadığımı fark ettim ve bunun matematiksel olarak nerede durduğunu araştırmak için hesaplamaya başladım.

Bizi yiyip yemediklerini merak ediyordum ve gecenin bir yarısı kalkıp bunun matematiksel ispatını hesaplamaya başladım, çünkü neden başlamayayım?

Önce dört şıklı bir testte, üç yanlış bir doğruyu götürüyor kuralı altında, cevabını bilmediğiniz bir soruya rastgele cevap vermek ile soruyu boş bırakmak arasındaki beklenen getiriyi karşılaştırdım.

Sonra da beş şıklı bir testte, dört yanlış bir doğruyu götürüyor kuralı altında, cevabını bilmediğiniz bir soruya rastgele cevap vermek ile soruyu boş bırakmak arasındaki beklenen getiriyi karşılaştırdım.


Dört şıklı testte;

Bir soruyu doğru yapmanın getirisi: +1 puan

Bir soruyu yanlış yapmanın maliyeti: −1/3​ puan (çünkü 3 yanlış bir doğruyu götürüyor)

Soruyu boş bırakmanın getirisi: 0 (sıfır) puan

Sorunun doğru cevabını bilmediğimiz için rastgele cevap verirsek doğru cevabı bulma olasılığı: 1/4​

Yanlış cevap verme olasılığı: 3/4


Rastgele Cevap Verme Durumu:

Beklenen değer (E), tüm olasılıkların ağırlıklı ortalaması alınarak hesaplanır:

E = (doğru cevap olasılığı × doğru cevap getirisi) + (yanlış​ cevap olasılığı × yanlış​ cevap maliyeti)

 E=P(Dogru)×(+1)+P(Yanlıs¸)×(1/3)


E=14×1+34×(13)E = \frac{1}{4} \times 1 + \frac{3}{4} \times \left(-\frac{1}{3}\right)
E=14312E = \frac{1}{4} - \frac{3}{12} E=1414=0E = \frac{1}{4} - \frac{1}{4} = 0

Hesaplayınca; rastgele cevap vermenin beklenen getirisi 0 (sıfır) puandır.


 Soruyu Boş Bırakma Durumu:

Soruyu boş bırakmanın getirisi her zaman 0 (sıfır) puandır.


Karşılaştırma:

Beş şıklı bir testte bu hesaplamayı aynı şekilde yaptığımızda da rastgele cevap verme durumu ile soruyu boş bırakma durumunun beklenen getirisi eşit çıkıyor. 

Yani yine iki alternatifin de beklenen getirisi 0 (sıfır) !


Sonuç;

Ya işte böyle! Matematiksel olarak bilmediğiniz bir soruda, dört şıklı ya da beş şıklı bir testte kafadan sallamanın beklenen getirisi ile soruyu boş bırakmanın beklenen getirisi birbirine eşit!

Sınav stratejisi, olası ceza, moral yönetimi vb. faktörler yüzünden bizi yıllarca bilmediğimiz soruda sallamaktan alıkoymuşlar, 

Sallamanın matematiksel getirisi ile boş bırakmanın matematiksel getirisinin aynı olduğunu bizden gizlemişler. (biz de sığır gibi hiç hesaplamamışız gerçi ama o ayrı bir konu.) 

Bizim "risk almanın tadına varmamıza" ket vurmuşlar, 

Bizim çılgın ruhumuzu örselemişler…


The Loneliness of a Middle Distance Runner


Mithat Erdoğan

19 Şubat 2025

Fethiye / MUĞLA