19 Ağustos 2025 Salı

Sanatın Üzerine Sıkılan Parfüm: Beyaz Türklük ve Kokteyl Tarifleri

Sanat kimin elinde parlıyor? Kimin elinde kokteyle dönüşüyor? Daha dün internette önüme bir kitap düştü: sanatçıların özel hayatlarından anekdotlarla kokteyl tariflerini, müzik listelerini bir araya getirmiş. Yani düşünün, Van Gogh kulağını kesiyor ama siz o trajediyi “günün önerilen içkisi” eşliğinde deneyimliyorsunuz. Sanat tarihinin acısı, dramı, sancısı; kadehin yanına konan atıştırmalık gibi sunuluyor.

Sanatın çilesi, kanı, teri… bunların hepsi bir yana, bizde sanat artık “Instagram story’ye uygun” hale getirilmiş durumda. Sanatçının hayatı da, eserleri de, acısı da dekor: Yeter ki salondaki sehpanın üstünde güzel dursun. İşte “beyaz Türklük” tam da böyle bir şey değil mi? Sanatı yaşamak değil, sanatı aksesuar gibi taşımak.

Beyaz Türk Estetiği: Sanat = Lifestyle

“Beyaz Türk” dediğin kesim sanatı hiçbir zaman sanat olduğu için sevmedi. Onlar için sanat, “bakın ne kadar kültürlüyüz”ün en şık kanıtıydı. 

Boğaz manzaralı villada Picasso reprodüksiyonunun önünde kadeh kaldırmak. Açılışta birkaç satır sanatçı biyografisi okumak ve ardından “çok etkilendim” demek.

Şimdi sadece ambalaj değişti: şarap kadehinden kokteyl bardağına, katalogdan Instagram feed’ine geçildi. Ama öz aynı: Sanat, bir aksesuar. Evet, bu ülkede sanat bir aksesuar! Yaka iğnesi gibi, Hermes çanta gibi. Taktın mı kültürlü görünürsün.

Ambiyansın Sanatın Önüne Geçtiği Mekânlar

Bir de şu mekânlar var, kendini “sanatla iç içe” diye pazarlayan ama aslında butik tatil köyü estetiğiyle işleyen yerler. Taş duvarlar, rustik dekor, loş ışıklar, el yapımı seramikler… Sanat değil, “ambiyans” satıyorlar.

Etkinlikleri düşünün: sabah yoga, öğlen brunch, akşam sergi açılışı. Tabii ki serginin kendisi değil, orada kadehle çekilen fotoğraf önemli. Çünkü sanat burada bir aksesuar değilse bile, en azından bir arka plan dekoru. Resmin, heykelin ne dediği önemli değil; önemli olan fotoğrafın filtreyle daha iyi parlayıp parlamadığı.

Samimiyet mi? Hadi Oradan…

Sanatın derdi, insanın derdiyle buluştuğunda anlam kazanır. Ama bu tarz yaklaşımlarda derdi satıyorlar. 

Van Gogh’un kulağı, Kafka’nın yalnızlığı, Frida’nın acısı… hepsi birer “ürün hikâyesi.” O acıları yaşamak değil, o acıları Instagram caption’ına dönüştürmek marifet olmuş.

Sanat artık “acıyla yoğrulmuş ifade” olmaktan çıkıp “cool görünme aracı”na indirgeniyor. Beyaz Türk şımarıklığı tam da bu: Acıdan estetik çıkar, estetiği içkine kat, üstüne bir de Spotify listesi öner. İşte sana kültür.

George Carlin olsa, “sanatı bile tüketim toplumuna indirdin ya, aferin lan sana sikik medeniyet!” derdi. Ve haksız da sayılmazdı.

Sonuç: Parfümlenmiş Sanat

Benim derdim tek tek kitaplarla, mekânlarla değil. Benim derdim, sanatın bu kadar steril, risksiz, parfümlenmiş hale getirilmesi. 

Sanat dediğin biraz rahatsız etmeli, biraz kanamalı, biraz göze batmalı. Ama burada sunulan sanat, en fazla sehpa üstüne şık bir obje.

Ve evet, bütün bunlar bana beyaz Türklüğün sanata dair özeti gibi geliyor: Acının kendisi değil, estetize edilmiş Instagram versiyonu.

Sonuç?

Sanatı içmek istiyorsanız, kokteyl tariflerine değil; hâlâ kendi kanıyla resim yapan birilerinin gözlerine bakın.

 

 Mithat

18 Ağustos 2025 Pazartesi

Diaspora Muhalefeti: Like’lı, Risksiz, Kalorisiz!

Bugün Ezhel, “Utanıyorum” adlı yeni şarkısını yayınladı — kadın cinayetleri, adaletsizlik ve toplumsal travmalar üzerinden... Tabii ki gayet anlamlı; Berlin’in indie kulislerinden değil, sokakların acısından doğmuş bir çığlık gibi. Ancak o çığlık, ironiktir ki hâlâ büyük çoğunlukla Türkiye’deki dinleyicilere hitap ediyor.

Ben kimsenin yurtdışına gitmesine karışmam. Ezhel’in Berlin’de rap yapması da normaldir, Can Dündar’ın Almanya’da gazete çıkarması da. İnsan nefes almak ister, özgür olmak ister. Bu tercihe tabi ki itirazım yok.

Ama mesele şu: Bütün o “vatansever muhaliflik” imajı kime satılıyor? Almanya’daki insanlara mı? Hayır. Ezhel’in dinleyicisinin çoğu hâlâ Türkiye’de yaşıyor. Can Dündar’ı da Almanya’daki komşusu değil, Türkiye’deki muhalifler okuyor. Yani sahnede veya yazıda “biz vatan için buradayız” derken aslında Berlin’deki birine değil, İstanbul’daki birine hitap ediyorlar. Para da, şöhret de, destek de yine Türkiye’den geliyor.

İşte paradoks burada: Türkiye’de kalmayı göze almayıp, dışarıdan Türkiye’ye muhaliflik satıyorsun ve alıcın yine Türkiye’de kalan insanlar. Bu bana biraz samimiyetsiz geliyor. Çünkü içerideki insan, gerçekten o vatanseverliğin bedelini ödüyor: işinden oluyor, gözaltına alınıyor, susturuluyor. Sen ise dışarıdan aynı bedeli ödemeden kahramanlık hikâyesi anlatıyorsun. Hem beğeni topluyorsun, hem risk almıyorsun. Yani bildiğimiz diyet tatlısı gibi: Kalori yok, ama tatlı yiyorsun.

Belki sorun onların gitmiş olmaları değil, gitmiş olmalarına rağmen hâlâ “vatanseverlik dersi” verme konforunu kendilerinde bulmaları. Çünkü işin gerçeği şu: Ezhel’in Berlin sahnesinden söylediği sözler, Can Dündar’ın Almanya’dan yazdığı yazılar, içeridekilerin riskleri sayesinde hâlâ anlam buluyor. Ama dışarıdakiler bunu bir “marka”ya dönüştürdüklerinde, işte orada midemde bir samimiyetsizlik ekşimesi oluyor.

Sonuçta mesele şu: Vatan sevgisini bana Berlin’deki bir konserden ya da Köln’deki bir gazete köşesinden pazarlayabilirsiniz. Ama o sevgiyi satın alanların çoğu hâlâ Türkiye’de yaşıyorsa, o zaman bu iş bir muhalefet eylemi olmaktan çok, cilalı bir ticari paket gibi görünmeye başlıyor. Ve ben, şahsen, bu paketi satın almıyorum.


Mithat