Sanat kimin elinde parlıyor? Kimin elinde kokteyle dönüşüyor? Daha dün internette önüme bir kitap düştü: sanatçıların özel hayatlarından anekdotlarla kokteyl tariflerini, müzik listelerini bir araya getirmiş. Yani düşünün, Van Gogh kulağını kesiyor ama siz o trajediyi “günün önerilen içkisi” eşliğinde deneyimliyorsunuz. Sanat tarihinin acısı, dramı, sancısı; kadehin yanına konan atıştırmalık gibi sunuluyor.
Sanatın çilesi, kanı, teri… bunların hepsi bir yana, bizde sanat artık “Instagram story’ye uygun” hale getirilmiş durumda. Sanatçının hayatı da, eserleri de, acısı da dekor: Yeter ki salondaki sehpanın üstünde güzel dursun. İşte “beyaz Türklük” tam da böyle bir şey değil mi? Sanatı yaşamak değil, sanatı aksesuar gibi taşımak.
Beyaz Türk
Estetiği: Sanat = Lifestyle
“Beyaz Türk” dediğin kesim sanatı hiçbir zaman sanat olduğu için sevmedi. Onlar için sanat, “bakın ne kadar kültürlüyüz”ün en şık kanıtıydı.
Boğaz manzaralı villada
Picasso reprodüksiyonunun önünde kadeh kaldırmak. Açılışta birkaç satır sanatçı
biyografisi okumak ve ardından “çok etkilendim” demek.
Şimdi sadece ambalaj değişti: şarap kadehinden kokteyl bardağına, katalogdan Instagram feed’ine geçildi. Ama öz aynı: Sanat, bir aksesuar. Evet, bu ülkede sanat bir aksesuar! Yaka iğnesi gibi, Hermes çanta gibi. Taktın mı kültürlü görünürsün.
Ambiyansın
Sanatın Önüne Geçtiği Mekânlar
Bir de şu mekânlar
var, kendini “sanatla iç içe” diye pazarlayan ama aslında butik tatil köyü
estetiğiyle işleyen yerler. Taş duvarlar, rustik dekor, loş ışıklar, el yapımı
seramikler… Sanat değil, “ambiyans” satıyorlar.
Etkinlikleri düşünün: sabah yoga, öğlen brunch, akşam sergi açılışı. Tabii ki serginin kendisi değil, orada kadehle çekilen fotoğraf önemli. Çünkü sanat burada bir aksesuar değilse bile, en azından bir arka plan dekoru. Resmin, heykelin ne dediği önemli değil; önemli olan fotoğrafın filtreyle daha iyi parlayıp parlamadığı.
Samimiyet mi?
Hadi Oradan…
Sanatın derdi, insanın derdiyle buluştuğunda anlam kazanır. Ama bu tarz yaklaşımlarda derdi satıyorlar.
Van Gogh’un kulağı, Kafka’nın yalnızlığı, Frida’nın acısı… hepsi
birer “ürün hikâyesi.” O acıları yaşamak değil, o acıları Instagram caption’ına
dönüştürmek marifet olmuş.
Sanat artık
“acıyla yoğrulmuş ifade” olmaktan çıkıp “cool görünme aracı”na indirgeniyor. Beyaz
Türk şımarıklığı tam da bu: Acıdan estetik çıkar, estetiği içkine kat, üstüne
bir de Spotify listesi öner. İşte sana kültür.
George Carlin olsa, “sanatı bile tüketim toplumuna indirdin ya, aferin lan sana sikik medeniyet!” derdi. Ve haksız da sayılmazdı.
Sonuç:
Parfümlenmiş Sanat
Benim derdim tek tek kitaplarla, mekânlarla değil. Benim derdim, sanatın bu kadar steril, risksiz, parfümlenmiş hale getirilmesi.
Sanat dediğin biraz rahatsız etmeli, biraz kanamalı, biraz göze batmalı. Ama burada sunulan sanat, en fazla sehpa üstüne şık bir obje.
Ve evet, bütün
bunlar bana beyaz Türklüğün sanata dair özeti gibi geliyor: Acının kendisi
değil, estetize edilmiş Instagram versiyonu.
Sonuç?
Sanatı içmek istiyorsanız, kokteyl tariflerine değil; hâlâ kendi kanıyla resim
yapan birilerinin gözlerine bakın.