22 Kasım 2024 Cuma

Mazeret Sunmuyorum (IV)

I've seen things you people wouldn't believe. Attack ships on fire off (the) shoulder of Orion. I watched C-beams glitter in the dark near the Tannhäuser Gate. All those moments will be lost in time, like tears in rain. Time to die.

(Siz insanların inanamayacağınız şeylere tanık oldum. Orion’un omzunun ötesinde yanan saldırı gemileri gördüm. Tannhäuser Kapısı’nın yakınlarında karanlıkta parıldayan C-ışınlarını izledim. Bütün bu anlar, yağmurda süzülen gözyaşları gibi, zamanın içinde yitip gidecek. Artık veda vakti.)

Tears in Rain Monologue 

(Yağmurda Gözyaşları Monoloğu) – Blade Runner

1-      Biz büyürken sürekli bireyin özgüvenini koruması ve kendi değerlerini başkalarının yargılarından bağımsız olarak belirlemesi gerektiğini vurgulamak adına; “Başkalarının seninle ilgili ne düşündüklerine kulak asma" diye bir laf dolaşırdı ortalıkta. Bu tür bir yaklaşımın, dış onay bağımlılığını azaltarak kişinin kendini daha özgür, güçlü ve mutlu hissetmesine olanak tanıyacağı ifade edilirdi. Bana mantıklı gelen bir düşünce idi. Kendi hayatımda da çoğu zaman bu deyiş paralelinde davranmaya gayret ettim.

Fakat geldiğimiz noktada; “Başkalarının seninle ilgili ne düşündüklerine kulak asma" lafındaki “başkalarının” tam olarak kimleri / neleri kapsadığını sorgulamaya başladım. Sanırım sadece insanları kapsamıyor. İnsanları diğer insanların kendileri ile ilgili ne düşündükleri de kesmiyor olacak ki artık yapay zekanın kendileri ile ilgili algısını da merak etmeye başlamışlar.

Eminim bu yazıyı okuyanların içinde de “Chat GPT'ye ''Hakkımda bildiklerine dayanarak, hayatımın şu an nasıl göründüğüne dair bir resim çizer misin?'' diye sorduk.” tren(d)ine atlayanlar olmuştur. Lan oğlum yapmayın lan. "Chat GPT hıyar" diyene bir avuç tuz kapıp gitmeyin.

Çok değil ha, 2022 yılında herkes telefonundan Whatsapp uygulamasını siliyordu. O dönem Whatsapp’ın kişisel verileri koruma politikasını mahremiyetin ihlali olarak nitelendirerek dünyanın en tırt aktivistliklerinden birine imza attı insanlar Whatsapp uygulamasını telefonlarından silerek. Herkes gaza gelmişti. Üzerinden üç – dört ay geçmeden ne oldu peki? Aynı yıl içerisinde, yine 2022’de, Whatsapp’ın kişisel verileri koruma politikasını mahremiyetin ihlali olarak nitelendirerek Whatsapp uygulamasını telefonlarından silen o insanlar yapay zekaya yüzlerini taratarak yapay zekanın portrelerini çizmesine izin verdiler ve bunu sosyal medyada paylaşmaya başladılar.

Sonra ben “insanlar geri zekâlıdır” dediğimde çevremdeki insanlar bana tepki gösteriyor. Whatsapp uygulamasını telefonundan silip özgürlük mücadelesi başlatan ancak sonra yapay zekaya gül cemalini taratarak portresini çizdiren binlerce, on binlerce hatta belki yüzbinlerce insanın yüzü şu anda darkweb denilen platformda porno videolarda şekilden şekle giriyor muhtemelen.

Ben Chat GPT’ye; “Hakkımda bildiklerine dayanarak, hayatımın şu an nasıl göründüğüne dair bir resim çizer misin?'' diye sormadım. Sormayı da düşünmüyorum. Bir insanın böyle bir şeyi merak uyandırıcı bulmasını da anlamıyorum. Anlamak da istemiyorum. Böyle bir şeyi sadece Chat GPT’den değil, kanlı – canlı bir ressam ya da illüstratörden de talep etmem. Bana; “Hayatının şu an nasıl göründüğüne dair bir resme bakacak cesaretin ve özgüvenin yok belki de lan senin!” derseniz size “Evet, yok.” derim. Sizinle bu konuyu tartışmam.

Benim sürekli selfie fotoğrafımı instagram hesabımda paylaşacak cesaretim de yok. Benim seyir halinde olmayan bir otomobilin içinde herhangi bir konu hakkında ahkam keserken kendimi videoya çekip bunu sosyal medyada paylaşacak cesaretim de yok. Benim spor salonuna her antrenman yapmaya gittiğimde antrenman yaparken kendimi videoya alıp bunu paylaşacak cesaretim de yok. Bazı konularda cesaret sahibi olmamakta fayda vardır diye düşünüyorum.

Az evvel Instagram’da birisinin story paylaşımında, Atatürk’ün yapay zeka ile konuşturulduğu bir video gördüm. Videonun başlığı da “Atatürk’ün Yapay Zekası Ülkeyi Daha İyi Yönetir” idi. Uzun saçlı ve top sakallı bir adam, buğulu ve romantik sesi ile “Atam” diyerek başladığı cümlelerle Yapay zekanın seslendirdiği Atatürk’e ülkenin problemlerini soruyor ve Yapay Zeka’nın Atatürk sesi ile verdiği cevapları pür dikkat dinliyor. Yapay Zeka’nın seslendirdiği Atatürk’e “Suriyeli mülteciler hakkında ne düşünüyorsun Atam?” dediği noktada videoyu kapattım, daha fazla izleyemedim. Atatürk ve Atatürkçülüğün sömürülmesinde yapay zekanın kullanılmaya başladığı dönemi yaşıyoruz aslında özetle. Yorumlar kısmına ise göz atmaz olaydım. Bu ucuz sömürünün o kadar çok alıcısı var ki! Gözleri dolanlar ve hıçkırıklara boğularak izleyenlerden geçilmiyordu. Bir an yorumlar kısmına; “Nutuk’un tamamını okudunuz mu acaba hiç?” yazmak istedim ama sonra buna da cesaretim olmadığı gerçeği ile yüzleştim.

2-      Tesla, Türkiye'de 2023 yılında 12.150 adet, 2024 yılında ise şimdiye dek 8.100 adet Tesla Y modeli elektrikli otomobil satışı gerçekleştirebilmiş.

Tesla yönetimi gelinen bu  noktada, Türkiye’de hala arka camında Osmanlı Tuğrası mevcut Tesla araç görülmediği için Tesla satış ekibine Türkiye pazarında yeterince satış yapılmadığı konusunda baskı yapmakta imiş.

3-      Adana Otogarında


Şoförler yürüyor. 

Yolcular oturuyor. 

Kebapçı ve tatlıcılar

acısıyla tatlısıyla bağırıyor. 


Şoförler oturuyor. 

Yolcular bekliyor. 

Boyun yastığı 

acaba ne işe yarıyor? 

 

Adana otogarında

sıcağın altında

on yıllık uçak fobim bile 

terden sırılsıklam olmuş 

hatta dile gelmiş;

bu havada otobüsle

seyahat edilir mi!?

diye söyleniyor...


Tears in Rain Monologue 


Mithat Erdoğan

22 Kasım 2024

Fethiye / MUĞLA


20 Kasım 2024 Çarşamba

Yeryüzünden Gökyüzüne

“My shapes of confusion fit holes of frustration.

(Kafa karışıklığımın şekli hayal kırıklığımın boşluklarına cuk oturmuştu.)*                                                                      

I

Gökyüzüne bakmak istiyordum. Evde atarinin başında oturmaktan çok sıkıldığımı fark ettim bir anda. Dört bacaklı, yuvarlak plastik masanın plastik sandalyesinde oturmuş atari oynuyordum saatlerdir. Masanın üzerinde yığılı atari kasetleri, CD çaları da mevcut, o dönem için son teknoloji olan kaset çalar ve kaset çaların hemen yanında üst üste – yan yana yığılı bir sürü kasete bakıp iç geçirdim. Dışarı çıkmaya karar verdim.

Gökyüzüne zahmetsizce bakmak istiyordum. Gökyüzüne bakmak için kafamı yukarı kaldırmak zahmetine bile katlanmak istemiyordum. Yere sırt üstü uzanıp gökyüzüne bakmak istiyordum. Kafamı mümkün olduğunca fazla oynatmadan benim kadrajıma giren kısmına bakmak istiyordum gökyüzünün. Bulutlar gözümün önünden geçer de bir hareket olursa ne ala ama herhangi bir hareket olmasa da mavi ve berrak bir gökyüzüne bakmanın tadını çıkarmak bile kafi idi.

Haziran ayının son günlerine yakışır bir sıcaklık olmaması evden dışarı adım attığımda beni çok mutlu etti. Adana’nın güneşli ama pek de sıcak olmayan nadir günlerinden biri idi. 1998 Dünya Kupasının son 16 turu aşaması bu akşam başlayacaktı. İki – üç müzik albümü kaseti almak yerine paraya kıyıp aldığım panini albümünde eşleşmelere ve maç programına baktığımda bugün İtalya – Norveç ve Brezilya – Şili maçlarının olduğunu gördüm. İtalya – Norveç maçı 16:30’da başlayacaktı. Dışarı çıkmayı tercih ettiğim için izleyemeyecektim. Brezilya – Şili maçı ise akşam saat 21:30’da idi. O maçı kaçırmayacağıma sevinerek BMX bisikletime atladım ve lojmanın çıkış kapısına doğru pedalladım.

Lojmanda yaşıyorduk. Babam ülkenin en eski Kamu İktisadi Teşebbüslerinden (KİT) biri olan DSİ’de mühendis olduğu için DSİ’nin Seyhan Baraj Gölü’nün hemen kıyısında ve ormanın içinde yer alan personel lojmanında yaşamakta idik. Baraj gölünün yanından geçen yol lojmanları ikiye bölüyordu. İki farklı lojman vardı. Biz göl kıyısında kalan değil de daha sık ağaçların olduğu, iç bölgede kalan lojmanda yaşamakta idik. Bisikletime atlayıp bizim lojmandan çıktım ve göl kenarında kalan lojmana doğru pedalladım.

Bisikletin pedallarına abanmış hızla ilerlerken gökyüzüne bakmak istediğim yere de karar verdim. Göl kenarındaki bölgede kalan lojmanın hemen girişindeki beton ayaklı su deposu kulesinin olduğu noktaya gidip çimlere yatacaktım. Su deposu kulesinin etrafında alabildiğine geniş, yemyeşil ve gür çimlerin olduğu bir alan vardı, planım o bölgeye gidip yere sırt üstü yatmak ve gökyüzünü seyretmekti. Söz konusu bölgenin hemen yanında ise sık çam ağaçlarının arasından baraj gölünün kenarına inen ve zemini çam pürleri ile kaplanmış bir patika vardı. Gökyüzüne bakmaktan sıkılırsam biraz da Seyhan baraj gölünün yüzeyine bakarım diye düşündüm.

II

Gökyüzüne bakarken arada sırada elime bir şeyler alıp okumak istiyordum. Yol kenarındaki büfeden bir gazete alıp okumaya başladım. Spor sayfasından, yani gazetenin arka kısmından okumaya başlardım. Tüm sayfaları okumadan gazeteyi elimden bırakmazdım ama okumaya spor sayfalarından başlardım. Babam sürekli “reklamları, iş ve ölüm ilanlarını okumak zorunda değilsin” diye benimle uğraşırdı.

Su deposu kulesinin hemen önündeki çimlere sırt üstü uzanmış, başımın altına sırt çantamı koymuş biçimde gazete okuyordum. Dünya Kupası’nda bir gün önceki maçlar ile ilgili yazılara göz atmak istemiştim öncelikle. İngiltere – Kolombiya maçı yıldız tablosuna baktım. Beckham’a övgüler düzülüyordu. Bir gol atmıştı. Diğer golü atan Anderton için ise spesifik bir yorum tabi ki yoktu. Beckham yakışıklı idi, Anderton ise Beckham kadar yakışıklı değildi.

Romanya – Tunus maçı ile ilgili ise bir şey okumak istemedim ve çantamdan walkmanimi çıkarıp içine 60lık karışık kasetimi taktım ve walkmani çalıştırdım. No Doubt’ın “Don’t Speak” şarkısı çalmaya başladı. Okulda düzenlenen garden party’lerde (Anadolu Lisesi tedrisatı sebebi ile bahçe partisi yerine garden party deniyordu, ileride çalışmaya başlayacağım danışmanlık şirketinin kullandığı plaza dilinin ilk tohumları benim için Anadolu Lisesi’nde atılmıştı) ekseriyetle çalınan bu güzide eseri çok severim. Gökyüzüne bakarak dinlemeye ve mırıldanarak şarkıya eşlik etmeye başladım.

“…Our memories, well, they can be inviting
But some are altogether mighty frightening…”

(“…Hafızalarımız, evet, davetkâr olabilir

Ama bazıları da tamamen korkutucu olabilir…”)**

On dört yaşında biri için fazla iddialı bir cümle ama o yaşlarda iddialı cümlelere hemen ısınmaya daha teşne oluyor insanlar sanırım. Ergenliğin köpüklü buhranları…

No Doubt sonrasında çalmaya başlayan Oasis’in Wonderwall isimli şarkısı ise benim için bir marş gibi bir şey idi. 1996 yılında keşfettiğim bu şarkıyı dinlemekten asla sıkılmıyordum. Sırf bu şarkıyı çalabilmek için gitar kursuna yazılmak istemiştim. Annemin ve babamın başının etini yememe rağmen mümkün olmamıştı. Babamın; “O kadar enstrüman çalmak istiyorsan Gürkan amcan sana Kanun çalmayı öğretir.” cümlesini takip eden günlerin birinde bir ev ziyaretinde emrivaki bir şekilde kucağıma konulan kanun ve parmaklarıma geçirilen mızraplar ufak çaplı bir sinir krizi geçirmeme ve bir süre tüm müzik enstrümanlarından nefret etmeme sebep olmuştu.

“…And all the roads we have to walk are winding
And all the lights that lead us there are blinding
There are many things that I would like to say to you, but I don't know how…”

(…Ve yürümek zorunda olduğumuz tüm yollar dolambaçlı

Ve oraya götüren tüm ışıklar göz kamaştırıcı

Sana söylemek istediğim çok şey var, ama nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum…”)***

Wonderwall şarkısını kanun ile icra etseydim nasıl olurdu acaba diye düşünüp kendi kendime gülmeye başladım. Şimdi gülebiliyordum bu duruma. Üzerinden zaman geçmişti. Yeterince zaman geçtikten sonra her olay ilk seferinde uyandırdığından daha başka bir his uyandırabiliyor insanda. Bunu öğrenmek için on – on beş sene daha geçmesi gerekecekti gerçi benim için.

Gökyüzüne bakarken hayal kurmak istiyordum. Hayal kurmayı çok seviyordum. Bu yüzden ileride bir sinefil olacaktım. Başkalarının hayalleri ve hikayeleri idi filmler benim için. Bu esnada Prodigy – Firestarter gümbür gümbür giriş yapmıştı çalmaya. Yattığım yerde ritim tutup dans etmeye başladım. Yattığınız yerde dans etmeyi muhakkak deneyin, çok eğlencelidir. Bir su deposu kulesinin altında çimlere uzanmış Firestarter dinleyerek yattığım yerde dans ediyordum ve gökyüzüne bakmayı da ihmal etmiyordum.

“…I'm the bitch you hated, filth infatuated 
I'm the pain you tasted, fell intoxicated…”

(“Nefret ettiğin orospuyum, pisliğe tutkun

Tattığın acıyım, sarhoş eden…”)**** 

Bu şarkı bana Fenomen Ronaldo’yu çağrıştırmıştı. Namı diyar R9, hakiki Ronaldo…  R9’u savunmak durumunda kalan bir defans oyuncusuna R9'un söyleyebileceği bir şarkı idi en azından bence! Herkesin gelmiş geçmiş en iyi futbolcu Messi mi Cristiano Ronaldo mu tartışması yaptığı en hararetli dönemlerde bile ben her zaman” Fenomen Ronaldo ikisinden de iyi yahu!” demişimdir. Ha tüm zamanların en iyi futbolcusu zaten açık ara Maradona da, ondan sonra da Fenomen Ronaldo gelir. Ronaldo’yu izlerken izlediğim şeyin gerçekliğine inanmakta güçlük çekiyordum. Sürat, teknik, oyun aklı, bitiricilik, pasörlük vs. “Bir futbolcu bu özelliklerin hepsini birden nasıl barındırabilir?” dedirtiyordu bana.

İyi bir şarkı dinlemek, iyi bir roman okumak, iyi bir film izlemekten aldığım tadı alıyordum iyi bir futbolcuyu izlemekten de. Körü körüne tuttuğum takıma değil de izlemesi keyifli futbol icra edene karşı zaafım vardı. Benden fanatik ya da holigan olmayacağını çoktan anlamıştım.

III

Bu akşam Brezilya – Şili maçının olduğunu hatırladıkça keyfim yerine geliyordu. Kupayı Brezilya’nın kazanacağından ve Ronaldo’nun gol kralı ve turnuvanın en iyi oyuncusu ödüllerini alacağından şüphem yoktu. Ben bunları düşünüp gökyüzüne bakarken esas aksiyon yeryüzünde meydana geldi. Birden sallanmaya başladık. On dört yaşında idim ve daha önce hiç deprem yaşamamıştım. TV’de aşırı şiddetli bir depremin San Francisco’ya kıyamet gününü yaşattığı bir film izlemiştim ama o filmdeki depremlerde yer yarılıyor ve magma filan görünüyordu. Deprem değil de deprem pornosu gibi bir şey olduğu için pek ciddiye almamıştım.

Şimdi ise üzerinde yattığım çim zeminin sallandığını hissediyordum. Yirmi beş - otuz saniye kadar süren bu sarsıntı boyunca verdiğim ilk tepki ayağa kalkmak olmuştu. Sonrasında ise garip bir şekilde saatime bakmıştım. Saat 16:56 idi. Neden saatime baktığım konusunda ise en ufak bir fikrim yoktu. 

Yatay konumdan dikey konuma geçmiştim ama hala sallanan zeminin üzerinde idim teknik olarak. Hemen arkamdaki beton ayaklı su deposu kulesine baktım gayri ihtiyari. Depo yerinde duruyordu. Depodan dışarıya su da dökülmemişti. “Acaba deponun içi boş mu?” diye düşündüm.  O an en son endişelenmem gereken şey için endişeleniyordum. Hayatımın özeti… Annem ve kardeşimin evde olduğu aklıma geldi. Çantamı topladım. Bisikletime atladım ve yolun bomboş olmasından cesaret alarak son sürat pedallara abanıp eve doğru yol aldım.

Lojmandan içeri girerken bekçi kulübesinin önünde Tabanca lakaplı bekçi Mehmet amcayı gördüm. Elinde tuttuğu yarısına kadar dolu çay bardağı ile araç kapısının arkasında hızlı hızlı volta atıyordu. Bisiklet ile kaldırıma çıkıp yayaların geçtiği kısımdan geçtim. Tabanca Mehmet’e “iyi nöbetler” demek aklıma bile gelmedi. Elli altı adet ev olduğu için “56”lar adı verilen (Çok yaratıcı bir isim gerçekten) prefabrik lojmanların ilk sırasında, üç binanın ortasındaki binanın ikinci katında yaşıyorduk. On dört adet iki katlı prefabrik bina vardı lojmanın 56lar kısmında.

Hemen hemen herkes evinden dışarı çıkmıştı ve bahçede, beton piknik masalarında ya da çim zeminde oturmakta idi. Belli belirsiz bir uğultu vardı. Endişeli ve korku dolu bir uğultu olduğunu anlamak için dahi olmaya ihtiyaç yoktu. Yoldan gitmeyi bırakıp kaldırıma çıkarak çim zemin üzerinden, kestirme rotadan bahçedeki kalabalığa doğru yavaş yavaş pedalladım. Altımdaki zeminin yumuşamış olması pedal çevirmemi zorlaştırmıştı ama bu yumuşaklığı dinginlik verici bulmuştum. Kalp atışlarımın yavaşlamasını sağlamıştı altımdaki çim ve topraktan mütevellit bu zemin sanki. Bisikletimi bahçedeki çam ağaçlarından birine yasladım ve annem ile kız kardeşimi bulmak için kalabalığa daha dikkatlice göz attım. Yaşadığımız binaya en yakın, en öndeki beton piknik masasının birinde oturmakta idiler. Yanlarında Semra teyze ve kızı Serap abla vardı.

Oturdukları bölgede çam ağaçlarının altında onlarca beton, altıgen masa vardı. Lojman mimarisi tarzının güzide birer örneği olan altıgen beton masalar… Etrafında altı adet kare şeklinde beton üzerine tahta çakılmış oturma kısmı olan, sıva hali ile bırakılmış yüzeye sahip piknik masaları! Bu masaların tamamında evden kendini panikle dışarı atmış insanlar oturuyordu. Öğleden sonranın serin kısmına henüz geçmemişken gerçekleşen sarsıntı herkesi en ham, en savunmasız ve mal hali ile yakalamıştı sanki. Adana’da yılın bu zamanı bu saatte evde iseniz mayışmışsınızdır. Öğlen uykusu yapılan ya da duvara bakarak hayallere dalınan saatlerdir bu saatler.

Annem beni görünce “Göl kenarında mıydın?” dedi. Kafamı sallayarak onayladım. Tam olarak nerede olduğumu anlatmak için uğraşmak istememiştim. Göl kenarına yüz elli metre mesafede çimlerin üzerindeydim neticede. “Siz ne yapıyordunuz?” dedim. Annem öğlen uykusuna yatmış. Kız kardeşim ise hem lojmandan hem de sınıftan arkadaşı Canan ile salonda oyun oynuyormuş. Sarsıntı başlar başlamaz annem kardeşimi ve arkadaşını üzerinde ağır biblolar olan salon vitrininin önünden uzaklaştırmış ve sarsıntı durunca bahçeye inip halen oturdukları masaya oturmuşlar.

IV

Çam ağaçlarının altındaki beton masalar ve masaların etrafı bir iki saat içerisinde bir ortak yaşam alanına dönüşmüştü bile. Hava birazdan kararacaktı, gün batımının kızıllığı çam ağaçlarının ince yeşil yaprakları üzerinde ışıldıyordu. İnsanlar evlerinden piknik tüplerini ve çaydanlıklarını çıkartarak çay demlemeye ve uzatma kablolu üçlü prizlerine takarak çalıştırdıkları küçük ekran TV’lerde deprem hakkında bilgi almaya çalışmaya başlamıştı.

Ben de evden birkaç kalem pil, bir iki kitap ve basketbol topumu aldım. Eve girmeden evvel neyin nerde olduğunu hatırlamaya özen göstermiştim. Emin değilsem annemden alacağım eşyaların yerleri konusundaki bilgimi teyit etmesini istemiştim. Eve depar atarak girip, evin içinde oradan oraya koşturup alacaklarımı almış ve evden yine depar atarak çıkmış ve bahçeye inmiştim. Evin içindeki hareketlerim sezon öncesi kampında kondisyon yükleme antrenmanlarında kısa mesafe depar atarak konilerin arasından geçen bir futbolcuyu andırıyordu.

Fısıltı gazetesi gözümü korkutmuştu, çabuk hareket edip bir an evvel binadan çıkmalı idim. Deprem ile ilgili onlarca farklı felaket senaryosu dillendiriliyordu. “Bu daha başlangıç daha şiddetlisi olacakmış!” diyenler, “Ceyhan merkezli imiş, Seyhan merkezlisi de en az bunun kadar yıkıcı olacakmış!” diyenler ve “En az iki üç hafta daha evlere giremeyiz, durum çok fena imiş!” diyenler gırla idi. Bu kadar kesin bilgilere nereden haiz olduklarına dair en ufak fikrim yoktu. 

Internet çağında değil idik. Bilgi kaynağımız TV ve radyo idi ve onda da pek fazla alternatif yoktu. Herkes aynı radyo ve TV’den haber alıyordu neticede ama bazı insanlar kendilerine değişik kaynaklardan değişik bilgiler geldiğini ima eden hal ve hareketler içinde felaket senaryoları kusuyorlardı. Bu insanlara gidip omuzlarından tutup onları sarsarak; “Sus artık sus! İnsanların üzülmesine sebep olmaktan başka bir işe yaramıyor söylediklerin!” demek istiyordum. Çok sinirlenmiştim.

Hava kararmadan evvel kafamı dağıtmak ve biraz rahatlamak için basketbol oynamaya karar verdim. Felaket tellallarından biraz uzaklaşmak fikri çok hoşuma gitti. Basketbol topumu koltuğumun altına alıp basketbol sahasına inen çiçek ve ağaçlarla dolu patikaya tam yönelmiştim ki arkamdan birisinin;

“Mayk!” diye bağırdığını duydum.

“Mayk! Mayk! Ne yapıyoruz, yoksa üçlük yarışı mı yapacağız?” diyen Metin abiyi gördüm.

Metin Abi babamın bir arkadaşı idi. Eski bir basketbolcu idi. Hatta çok iyi bir eski basketbolcu idi. Metin abinin hemen yanında babam da vardı. Ağaçların arasından ilerlemiş ve insanların kümelendiği kısma varmışlardı ben Metin abinin sesini duyduğumda. Babam ile Metin abinin hemen arkasında iki kişi daha vardı ama biraz geride kaldıkları için kim olduklarını seçemiyordum. 

Ellerinde gazeteye benzeyen bir şey vardı. Gazeteye benzeyen o kağıda bakarak hararetli biçimde bir şey tartışıyorlardı. Yaklaştıklarında kim olduklarını anlamıştım. Çengel Fuat ve Tostos Turan idi babam ve Metin abinin hemen arkasından dünya yansa umurlarında olmayacak denli konsantre bir biçimde bir şeyler tartışarak yürüyen o iki kişi. Ellerindeki de “Yarış Dünyası” isimli haftalık at yarışı bülteni idi.

Lakap takma konusunda Adana’nın çok ofansif ve yaratıcı olduğunu iddia edebilirim. Çengel Fuat’ın lakabı bir bacağının diğer bacağından kısa olması sebebi ile topallayarak yürümesinden kaynaklanmakta idi ve bu durum doğuştan gelen bir şey idi. Tostos Turan’ın lakabı ileri derece şeker hastası olmasından kaynaklanan fevri ve asabi yapısı yüzünden herkese diklenmesi sebebi ile kendisine takılmış bir lakap idi. Toslamak fiilinden türetilmiş…

Babamın çoğu arkadaşının lakabı vardı ama bazıları beni gerçekten çok güldürüyordu. Sürekli takıldığı kahvehanenin sahibinin adı Öcü Mustafa idi. Çok yakışıklı olduğu için(!) konmuş bir lakap imiş. Yine aynı kahvehanenin müdavimlerinden Boksör Mehmet vardı. Yıllarca boksör olduğunu iddia edip daha sonra kendisinin yarısı ebatlarında bir adamdan çok feci dayak yiyince bu lakabı hak ettiğini söylemişti babam. Sürekli sarhoş gezen Zomzom Cemil, Arnavutluk göçmeni bir sürü mahalleli olduğu halde Arnavut Kemal lakabını alan tek kişi olan Kemal amca. Eşinden çok korkan ve kılıbık tavırlar sergileyen Kız Hasan vs.

 V

Metin abi, Çengel Fuat ve Tostos Turan ile birlikte basketbol sahasına ilerliyorduk. Aşırı keyifli bir ortam oluşmuştu bir anda. Sahaya vardığımızda önce Metin abi ile teke tek basketbol maçı yaptık. Sonra ben ve Tostos Turan’a karşı Metin abi ve Çengel Fuat şeklinde ikiye iki basketbol maçı yaptık. Son olarak Metin abi ile beş farklı noktadan beşer üç sayılık atış gerçekleştirdiğimiz ve en çok isabet bulanın kazandığı bir üç sayılık atış yarışması yaptık. Teke tek maç, ikiye iki maç ve üç sayılık atış yarışmasının tamamında kaybeden tarafta idim ama çok eğlenmiştim. Kafam gerçekten dağılmıştı. Basketbol mevzusu bitmişti ama yaptığımız maçların kritiği ve birbirimize sataşmamız bitmiyordu. Özellikle Çengel Fuat ve Tostos Turan küçük çocuklar gibi didişiyorlardı. Tostos Turan;

“Lan ben senin bacağının durumu yüzünden üzerine fazla gelmedim ama sen şimdi yendiniz diye götün kalkık kalkık konuşuyorsun.”

Deyince Çengel Fuat da onu;

“Hasiktir lan oradan, bacağımın durumu imiş, bacağımla ne ilgisi var oğlum, ben senden daha iyi basketbol oynuyorum. Nasıl çarptım seni tüm pozisyonlarda, tutamadın beni, arkamdan baktın, tozumu yuttun!”

Şeklinde yanıtladı.

Bu tartışma beş dakika daha devam ettikten sonra Çengel Fuat ve Tostos Turan sahadaki iki potadan birini iki tarafından ikisi olacak şekilde elleyerek diğer potaya kadar koşu yarışı yapmaya karar verdiler. Sahanın diğer ucundaki potanın direğine ilk dokunan yarışı kazanacaktı. Benden de hakem olmamı istediler. Biri ileri derece şeker hastası diğeri ise bir bacağı diğerinden daha kısa olan iki adamın kısa mesafe koşu yarışına hakemlik yapıyordum. Bu esnada Metin abi de saha kenarında ileri seviye ıslık çalma yeteneğini konuşturarak Rocky’nin ilk filmindeki Gonna Fly Now’ı ıslıkla çalıyordu. (*****) Gülmekten gözlerimden yaş geliyordu. 

Yarışın start işaretini verdim. İkisi de kendilerinden beklenmeyecek bir çabukluk ve azimle yerlerinden fırladılar. Daha iyi bir çıkış yapan Çengel Fuat arayı bir iki boy açtı. Bacaklarının durumundan dolayı garip görünen bir tarzı vardı ama gayet süratli idi. Fakat bir süre sonra Tostos Turan da hızını aldı ve kafa kafaya koşmaya başladılar. Sonlara doğru Tostos duran bir atağa kalktı ve bir buçuk iki boy farkla yarışı önde bitirip pota direğine ilk dokunan o oldu.

Tostos Turan’ın abartılı galibiyet sevincine yarışı kaybeden Çengel Fuat da dahil olmak üzere hepimiz eşlik ettik. Sahanın ortasında ellerimiz birbirimizin omzunda bir halka oluşturduk ve tezahürat yaparak hoplayıp zıpladık bir süre boyunca. Kaybeden yoktu, herkes seviniyordu. Sevinç faslı bitince basketbol sahasının ortasındaki yuvarlağın etrafına sırt üstü yere yattık. Ben hariç herkes bir sigara yaktı. Çengel Fuat sigarasından kallavi bir nefes çekip dumanını havaya savurduktan sonra bana;

“Şu Batman filminin reklamındaki adam ne diyordu bir daha söylesene!”

Dedi.

Metin abinin eniştesinin müdürlüğünü yaptığı sinemada her hafta bu ekip birlikte film izliyorduk. Film merakımın temellerinin atıldığı dönemleri yaşamakta idim. Anadolu Lisesinde İngilizce eğitim almış bir velet olarak filmlerden sonra caddede yürürken film fragmanlarında duyduğumuz dış sesin taklidini yapıyordum ve gülüyorduk.

Çengel Fuat’ın isteğini kırmadım ve sesimi; 1997 tarihli Batman & Robin filminin fragmanındaki tok sesli dayının ses tonuna benzetmeye çalışarak ve onun tonlaması ile;

“Batman! Robin! aaaaaand The Batgirl!"

Dedim.

Dördümüz birden yeniden kahkaha atmaya başladık. Saat iyice geç olmuştu. Lojmanda herkes hala dışarıda idi. Çoğu insan artçı deprem korkusu sebebi ile evine girmeye henüz cesaret edememişti. Sıcak bir Haziran sonu gecesi idi. Gökyüzünde tek bulut dahi yoktu. Zemine sırt üstü yattığımız için açık gökyüzündeki bir sürü yıldızı rahatlıkla görebiliyorduk.

Benim ise keyfim çok yerinde idi. Çünkü hala,-tüm gün boyunca olduğu gibi-  gökyüzüne zahmetsizce bakmak istiyordum. Gökyüzüne bakmak için kafamı yukarı kaldırmak zahmetine bile katlanmak istemiyordum. Yere sırt üstü uzanıp gökyüzüne bakmak istiyordum. Kafamı mümkün olduğunca fazla oynatmadan benim kadrajıma giren kısmına bakmak istiyordum gökyüzünün. 

Manzaranın tadını çıkarırken birden aklıma deprem esnasında hemen altında çimlere uzandığım beton ayaklı su deposunun içinde su olup olmadığı düşüncesi geldi. İçi boş bir su deposu için beton ayaklı bir kule dikmek çok manasız olurdu çünkü. İçi dolu olmalıydı. Bu düşünceye gark olmuşken içim geçti, uyudum ve Brezilya – Şili maçını kaçırdım. Brezilya maçı 4 -1 kazanacaktı ve R9 biri penaltıdan olmak üzere iki gol atacaktı.

 

*             Oasis – Color My Life

**           No Doubt – Don’t Speak

***         Oasis – Wonderwall

****      Prodigy – Firestarter

*****    Bill Conti – Gonna Fly Now (Theme from Rocky)                             

                                                                                            

                                                                                            Kasım 2024

                                                                                            Fethiye / MUĞLA

 

 

14 Kasım 2024 Perşembe

Mazeret Sunmuyorum (III)

                                                     Turp günlerinden bir gün, sabah beş

                                                     Dilimde bir şarkı nasılsa beleş

                                                     Bendeniz Şekerler'in oğluyum, cebimde güneş

                                                     Misal düşmemiş bir kar tanesiyim

                                                     Varsay uykuda bir köy hanesiyim

                                                     İçim ihtiyar savaş gazisi

                                                     (Rehber – Ruh)

 

1.      Köpekler ve Sahipleri


Vaka 1;

Geçen hafta, hafta içi bir gece saat on sularında otomobil ile eve dönüyordum. Şehit Fethi Bey parkının kenarından geçip Kordon yoluna çıkmak üzere saptığım yolda ilerlerken -ki o yol biraz karanlıktır, sokak lambaları pek seyrektir- sağ tarafımda, yol kenarında kaldırımda ayakta duran küçük bir köpek gördüm. Yol karanlık olduğu için çok yavaş ilerliyordum ve dikkatlice bakma şansım oldu. Köpeğin boynunda mavi bir tasma vardı ve tasmadan aşağıya yere düşmüş, yerde duran iki – üç metre uzunluğunda mavi bir ip vardı.

İpi takip edince ipi tutan birinin olduğunu fark ettim. İpi tutan kişi ellili yaşlarının ikinci yarısında olan bir erkekti. Fakat ipi tutan ellili yaşlarının ikinci yarısındaki bu adam kaldırımda sırt üstü uzanmıştı ve ip sağ el bileğine geçirilmiş durumda idi. Tamamen sırt üstü uzanmış bir pozisyonda idi, çenesi ve gözleri gökyüzüne bakacak şekilde bir sırt üstü uzanmadan bahsediyorum. Gözlerinin açık mı kapalı mı olduğunu göremeyeceğim bir açıda idi dolayısıyla.

Otomobil ile yanlarından geçtim ama iki üç saniye sonra yerde yatan adamın bir sağlık sorunu yaşamış ya da yaşıyor olabileceğiden endişelendim ve yolun genişlediği kısımdan bir U dönüşü yapıp köpeği ve sahibini gördüğüm noktaya sürdüm otomobili. Şimdi onları gördüğüm noktada idim ama yolun karşı şeridinde olduğum için sol tarafımda kalmışlardı. Şöför penceresini açıp endişeli bir ses tonu ile yerde yatan adama seslendim;

“Pardon! Pardon! Beyefendi! İyi misiniz? Bir şey mi oldu?!”

Bu esnada adamın az evvel gördüğüm pozisyonda olmadığını, doğrulup oturduğunu gördüm. Köpeğin ipini tutmayan sol elini yere koyup destek almış biçimde oturuyordu yerde.

“İyiyim, iyiyim bir sorun yok.”

Şeklinde yanıtladı beni.

“Yerde sırt üstü yattığınızı görünce endişelendim de gelip kontrol etmek istedim.”

“Teşekkür ederim, bir şeyim yok.”

“…”

“…”

Susup kendisine soran gözlerle baktığımı fark etmiş olacak ki;

“Yerde yatmamın sebebi köpeği eğitmek… Köpeğe eğitim veriyorum da, bu da eğitimin bir parçası…”

Şeklinde bir ekleme yapma ihtiyacı hissetti.

Bu noktada önce adamın yüzüne uzun sayılabilecek bir süre boyunca baktım. Sonra bakışlarımı köpeğe yönelttim. Köpek hala ayakta, yani dört ayağının üzerinde ve dili dışarıda bir biçimde duruyordu. Köpek kendisine baktığımı hissetmiş olacak ki kafasını bana doğru çevirip arka ayaklarının üzerine oturdu. Kafasını bana çevirdi ve dilini dışarı çıkartarak bana sırıtmaya başladı. Sinirleri bozulmuş birinin gülümsemesi varddı köpeğin suratında. Size yemin ederim ki uydurmuyorum bunu. Alkollü filan da değildim, basketbol oynadıktan sonra eve dönerken başıma gelen bir olay bu, o esnada alkoll içecek değil ballı tarçınlı ve zencefilli süt içiyordum hatta.

Köpeğin sırıtışını görünce sinirilerim boşaldı. Köpek bana;

“Siktiğimin delisi, gecenin köründe eğiteceğim diye beni parka getirdi, biraz yürüttü şimdi de tasmayı elinden bırakmadan kaldırımda sırt üstü yatıp yattığı yerden bir şeyler söylüyor bana! Hareket etmeden duruyoruz burada on - on beş dakikadır. Issırır mısın, sabaha mı bırakırsın?!”

Dercesine bakıyordu sırıtarak.

Adama; “İyi geceler, kolay gelsin” dedim ve bastırdığım kahkahamı camı kapatıp otomobili hareket ettirdikten sonra serbest bıraktım ve hunharca bir kahkaha attım.

Vaka 2;

Dün gece, akşam yemeğimi yedikten sonra kahve içmek için gittiğim kahveciden çıkmış eve dönmek üzere otomobilime binmiştim. Yerguzlar caddesi üzerinde bir müddet ilerledikten sonra Yerguzlar caddesinin Barış Manço Bulvarı ile kesiştiği dörtyol ağzındaki ışıklara vardım. Yeşil ışığı kısa bir süre farkı ile kaçırmıştım. Kırmızı ışıkta en ön sırada sol şeritte ışığın yeşile dönmesini beklemekte idim.

Kırmızı ışıkta en ön sırada durmak beni niyeyse mutlu eden bir şey olmuştur hep. Anksiyete sorunu olan birisi olarak bir sonraki kırmızı ışığa yakalanmayacağımı bilmenin verdiği rahatlık beni çok sevindirir ve rahatlatır.

Turizm sezonunun bitmesi, okulların açılması ve kışın yaklaşması ile birlikte Fethiye sokakları tenhalaşmış ve sakinleşmişti. Fethiye, Fethiye’de yaşayanlara kaldığı dönemin ilk zamanlarını yaşamakta idi. Barış Manço bulvarı da bomboştu, kırmızı ışıkta beklerken önümden hiç araç geçmemişti. Derken önümden koyu kahverengi bir Golden Retirever köpek geçti. Koşarak geçti. Koşuyordu ama zik zak çizerek, hatta daireler çizerek koşuyordu. Koşarak geçti ve karşı kaldırımdaki sık ağaçlık bölgeye daldı hızla. Beş on saniye sonra aynı köpek yine önümden geçti. Bu sefer geldiği istikamete doğru aynı şekilde koşarak geçti ve gözden kayboldu.

Şaşırmıştım. Golden Retriever köpeklerin çok akıllı köpekler olmadıklarını bir yerde okumuştum ama bu köpek, cinsinin standartlarının üzerinde bir salaklığa sahip gibi davranıyordu. Derken aynı köpek aynı şekilde önümden yine geçti ama bu sefer biraz daha yavaş koşuyordu. Köpeğin arkasından köpeğin boynundan çıkardığı ipini sol el bileğine dolamış, sağ elinde bir şarap şişesi tutan sahibi yürüyerek geçti. Otuzlu yaşlarının sonunda, zayıf, uzun ve ince bacaklı, uzun saçlı, kirli sakallı bir adamdı. Elindeki şarap şişesinden sık sık yudum alıyor ve yudum almadığı aralarda da ıslıkla bir şarkı çalıyordu. Islıkla ne çaldığını duyamıyordum ama ıslık çaldığı için büzüşen dudaklarını ve çaldığı ezgiye eşlik maksatlı olarak çattığı kaşlarını görebiliyordum.

Adam belli ki sarhoş ya da çakır keyif idi. Ancak adamın yürüyüşü gayet muntazam idi. Sarhoş ya da çakırkeyf birinden bekleyeceğiniz yalpalama, sendeleme, zik zak çizme vs. yoktu yürüyüşünde.  Sarhoş birinden bekleyeceğiniz bu yürüyüş emarelerin tamamı adamın gezdirdiği Golden Retriever köpeğinde mevcut idi.

“Lan yoksa bu adam köpeğe de mi şarap içirdi?!” diye düşündüm bir an. Sonra da aklımdan; “Belki de köpek sandığımın aksine salak değil de çok akıllıdır ve birazdan sarhoş olacak olan sahibinin sarhoşken yürüyüşünün taklidini yapıyordur” şeklinde bir düşünce geçti. Golden Retriever’ın salak mı akıllı mı olduğu bir muamma idi. Kesin olan tek şey ise şişeden şarap içerek gecenin yarısında köpek gezdiren adamın sağ duyudan yoksun olduğu idi. “İnsanlar neden böyle lan?!” diye düşünürken yeşil ışık yandı. Gaza bastım ve yoluma devam ettim.

2.      Türkiye’de bir insanın en kolay olabileceği şey sizce nedir? Hemen söyleyeyim; “vergi mükellefi”… Evet, vergi mükellefi… Hemen açıklayayım; Türk Medeni Kanunu'nun 28. maddesi kapsamında kişi olabilmek yeterli vergi mükellefi olabilmek için. Gelir Vergisi mükellefi olacak “kişide” bunun için özel ehliyet dahi aranmıyor.

Vergi Usul Kanunu (VUK) 9. Madde uyarınca mükellefiyet ve vergi sorumluluğu için kanuni ehliyet şartı olmadığı belirtilmiş, hem de açıkça belirtilmiş. 18 yaşından küçük olsanız da, cezai ehliyete sahip olmasanız da vergi ödemek durumundasınız gerektiğinde.

Bu durumun absürtlüğünü göz önüne sermek için şöyle bir örnek vereyim hemen; hareket halindeki bir metrobüsün şoförünün üzerine atlayıp ısırarak metrobüsün kaza yapmasına ve onlarca insanın ölmesi ve yaralanmasına sebep olan bir kişi Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) kapsamında cezadan muaf olabiliyor cezai ehliyeti yoksa. Ancak aynı kişi kendisine miras kalınca vergi kanunları uyarınca vergi mükellefiyeti olduğu için veraset ve intikal vergisini çatır çatır ödüyor. Vergi kanunları “cezai ehliyet” filan umursamıyor.

 

Rehber - Ruh

Kurban - İnsanlar

Mithat Erdoğan

14 Kasım 2024

Fethiye / MUĞLA

7 Kasım 2024 Perşembe

Mazeret Sunmuyorum (II)

 II.           

 “Başımın üstünde albatros

Havada hareketsiz asılı durur

Ve derinlerde, dalgaların altında

Mercan mağaralarının labirentlerinde

Uzak bir zamanın yankısı

Kumların üzerinden savrulur”

(Pink Floyd – Echoes)

 

1.      Koşan insanlar ile ilgili ya çok iyi anladığım, ya da hiç anlamadığım bir husus var. Sadece koşmak için koşmak sizi neden kesmiyor sevgili düzenli olarak koşan insanlar? İlla bir şey için mi koşacaksınız? Sosyal sorumluluk kisvesi altında koşunca yaptığınız şey daha az sıkıcı mı oluyor? Kendinizi koşmak için ancak ulvi bir gaye güdüyorsanız mı motive edebiliyorsunuz? Bunun bisiklet versiyonuna denk gelmedim ben pek. Genelde koşanlar hep bir şey için koşuyor. Farkındalık yaratmak, hayır işi yapmak ve bazı sorunlara, eksikliklere dikkat çekmek için koşuyorlar. Sosyal sorumluluk maksadı güden halı saha turnuvası, yamaç paraşütü etkinliği, jet ski yarışı, yelken müsabakası gördünüz mü siz hiç mesela? Bu saydıklarım koşmak ile kıyaslanınca eğlenceli aktiviteler çünkü! Eğlenceli olan bir şeyi yaparken sosyal sorumluluk peşinde “koşmak” pek yaygın değil, değil mi?

Dürüst olun ve deyin ki; “Evet lan, koşmak çok sıkıcı ve kendimizi motive etmek için bir şeyler bulmamız lazım. Bulduğumuz bu şey vicdanımızı rahatlatan bir sosyal sorumluluk projesi olunca koşmak için motive olabiliyoruz.” Deyin bunu ya! Bunu dediğinizde sizi yargılamam. Hatta bunu dediğiniz için sizi yargılayanlara denk gelirsem sizi ateşli bir şekilde savunurum. Yaparım bunu. Yeter ki dürüst olun, ayak yapmayın. Çok fena gaza geldim. Hemen bir sosyal sorumluluk projesi başlatacağım. “Koşmak için motivasyon bulamadığı zaman sürekli bir sosyal sorumluluk gayesi ile koşulara katılan koşucuların yaşadığı bu motivasyon sorununa dikkat çekmek için koşuyorum projesi” kapsamında bir koşu düzenleyeceğim.

2.      Yılın o zamanı geldi. “Burada hala yaz”, “Kasım ayında bilmem kaç derece”, “Ben hala yüzüyorum, bakın nasıl da yüzüyorum, evet açık havada, denizde yüzüyorum, en çılgın, en maceraperest ve en ehl-i keyf benim!” captionlı paylaşımlar içerisinde kalmaya ufaktan başladık. Hangi ay yüzdüğünüzün insanları etkileyebilmesi ve / veya çılgınlığınıza, maceraperestliğinize vurgu yapabilmesi için hangi yarımkürede olduğunuzu da belirtmeniz gerekir sevgili çılgın ve maceraperest insanlar! Kuzey yarımkürede sonbahar mevsiminin başlangıç tarihi 23 Eylüldür. Bunu bıkmadan, usanmadan her sonbahar & kış hatırlatırım. Benim zevkim de bunu hatırlatmak, malumatfuruşluk ve bilmişlik yapmak… Benim çılgınlığım ve maceraperestliğim de bu kadar işte heyhat!

3.      Paris Olimpiyatları'nda İtalyan boksör Angela Carini, maçın 1. dakikasında karşısındaki (Trans olduğu iddia edilen) sporcu olan Cezayirli Imane Khelif'e karşı maçtan çekilmişti.

Angela Carini maçtan sonra yaptığı açıklamada, "İlk yumruğunu yediğimde karı gibi vurmadığını fark ettim ve trans bir sporcu ile karşı karşıya olduğumu anladım" demiş.

Açıklaması esnasında Imane Khelif'in yanına gelip trans olmadığını söylemesi üzerine, "Çıkar göster!" diye bağıran Angela Carini Dünya'daki tüm feministleri karışık duygular içerisine gark etmiş.

Kime ne tepki vereceğini bilemeyen feministlerin doğru bir karar alabilmek adına etraflarındaki erkeklerden fikir aldığı ve bazı feministlerin "Angela Carini'nin yaptığını yapmak taşak ister"
cümlesini kurdukları iddialarının doğruluğu ise halen araştırılıyor.

Not: Bahsi geçen, Paris 2024 Olimpiyat Oyunları'nda boks branşı kadınlar 66 kiloda altın madalya kazanan Cezayirli boksör Imane Khelif'in XY kromozomuna sahip olduğu medikal bir raporla kanıtlanmış.

4.      Yaptığımız işi anlamlandırmak durumunda mıyız? Belki de ben mesleğimin doğası gereği anlamlandıramadığım bir işe sahibimdir. İnsanlığın doğasına çok uygun bir iş benim yaptığım iş… Vergi danışmanlığı! Anlamlandırmaya da hiç ihtiyaç duymadım yaptığım işi. İşe yarar olması kafi, anlamlı olmasına gerek yok çünkü... İnsanların yaptıkları işe anlam yüklemelerine değil de aşırı anlam yüklemelerine ve hani neredeyse yaptıkları işi yüceltmelerine anlam veremiyorum. Anlam konusunda cimri filan değilim ha, yanlış anlaşılmasın. Bu yazdıklarım anlamı olan şeyler bulmakta güçlük çeken bir nihilist olduğum anlamına gelirse de çok üzülürüm. Anlam karmaşası içerisinde filan da değilim. Bana “peki o zaman bu kadar şeyi yazmanın ne anlamı vardı ki?” diyerek beni eleştirebilirsiniz, sizi çok iyi anlıyorum. En azından anladığımı düşünüyorum.

5.      Karşımdaki kafenin içinde dev sırt çantaları ile seyahate çıkmış turistler var. Bir çift Avrupalı ve bir çift Uzak Doğulu turist gibi gözüküyorlar. En azından bu mesafeden ve genel geçer mantık yürütme sonucunda... Turist çiftlerin dev sırt çantalarının içinden metrelerce kablo çıktı. Laptop şarj kablosu, akıllı telefon şarj kablosu, portatif şarj ünitesi şarj kablosu ve fotoğraf makinesi pili şarj aleti şarj kablosu... Bu kabloları kafedeki tüm prizlere soktular ve şarj edilmesi gereken elektronik aletlerini şarj ediyorlar şu anda.

İhtiyaç molası denilen şey artık sadece doğal ihtiyaçların giderilmesinden ibaret değil, doğal olmayan ama elzem olan elektrik enerjisi ihtiyaçlarımızın da giderilmesi büyük bir önem teşkil etmekte

Bir insan bağırsağının uzunluğu bu kabloların toplam uzunluğundan tabi ki daha fazladır ama ikisi de bağırsaklarını ortaya dökmüş gibi görünüyorlar şu anda kafede kabloların arasında otururken.
Kablolara olan bağımlılığımız teknolojinin sandığımız kadar görkemli ve medeni bir şey olmadığını hatırlatır bana her defasında. Makineler dünyayı ele mi geçirecek? Kabloları keseriz, yavaş ele geçirsinler dünyayı.

Kablosuz aletlere ise hiç girmek istemiyorum. Kablosuz aletleri kullanmak için gerekli enerjiyi de enerjisini kablo vasıtası ile alan başka bir aletten elde ediyoruz. Aslında yine kabloya ihtiyacımız var yani. Kablosuz mouse, kablosuz klavye, kablosuz kulaklık…

Kablosuz aletlerin handikabı ise olmadık yerde pillerinin bitmemesi için şarj oranını sürekli kontrol etme konusunda yaşadığımız o endişe...


Pink Floyd - Echoes

                                                                                                         Mithat Erdoğan

                                                                                                         7 Kasım 2024

                                                                                                         Fethiye / MUĞLA