“My shapes of confusion fit
holes of frustration.
(Kafa karışıklığımın şekli hayal kırıklığımın boşluklarına cuk oturmuştu.)*
I
Gökyüzüne bakmak istiyordum. Evde atarinin başında oturmaktan çok
sıkıldığımı fark ettim bir anda. Dört bacaklı, yuvarlak plastik masanın plastik
sandalyesinde oturmuş atari oynuyordum saatlerdir. Masanın üzerinde yığılı
atari kasetleri, CD çaları da mevcut, o dönem için son teknoloji olan kaset
çalar ve kaset çaların hemen yanında üst üste – yan yana yığılı bir sürü kasete
bakıp iç geçirdim. Dışarı çıkmaya karar verdim.
Gökyüzüne zahmetsizce bakmak istiyordum. Gökyüzüne bakmak için kafamı
yukarı kaldırmak zahmetine bile katlanmak istemiyordum. Yere sırt üstü uzanıp
gökyüzüne bakmak istiyordum. Kafamı mümkün olduğunca fazla oynatmadan benim
kadrajıma giren kısmına bakmak istiyordum gökyüzünün. Bulutlar gözümün önünden
geçer de bir hareket olursa ne ala ama herhangi bir hareket olmasa da mavi ve
berrak bir gökyüzüne bakmanın tadını çıkarmak bile kafi idi.
Haziran ayının son günlerine yakışır bir sıcaklık olmaması evden dışarı adım
attığımda beni çok mutlu etti. Adana’nın güneşli ama pek de sıcak olmayan nadir
günlerinden biri idi. 1998 Dünya Kupasının son 16 turu aşaması bu akşam
başlayacaktı. İki – üç müzik albümü kaseti almak yerine paraya kıyıp aldığım
panini albümünde eşleşmelere ve maç programına baktığımda bugün İtalya – Norveç
ve Brezilya – Şili maçlarının olduğunu gördüm. İtalya – Norveç maçı 16:30’da
başlayacaktı. Dışarı çıkmayı tercih ettiğim için izleyemeyecektim. Brezilya –
Şili maçı ise akşam saat 21:30’da idi. O maçı kaçırmayacağıma sevinerek BMX
bisikletime atladım ve lojmanın çıkış kapısına doğru pedalladım.
Lojmanda yaşıyorduk. Babam ülkenin en eski Kamu İktisadi Teşebbüslerinden
(KİT) biri olan DSİ’de mühendis olduğu için DSİ’nin Seyhan Baraj Gölü’nün hemen
kıyısında ve ormanın içinde yer alan personel lojmanında yaşamakta idik. Baraj
gölünün yanından geçen yol lojmanları ikiye bölüyordu. İki farklı lojman vardı.
Biz göl kıyısında kalan değil de daha sık ağaçların olduğu, iç bölgede kalan
lojmanda yaşamakta idik. Bisikletime atlayıp bizim lojmandan çıktım ve göl
kenarında kalan lojmana doğru pedalladım.
Bisikletin pedallarına abanmış hızla ilerlerken gökyüzüne bakmak istediğim
yere de karar verdim. Göl kenarındaki bölgede kalan lojmanın hemen girişindeki
beton ayaklı su deposu kulesinin olduğu noktaya gidip çimlere yatacaktım. Su
deposu kulesinin etrafında alabildiğine geniş, yemyeşil ve gür çimlerin olduğu
bir alan vardı, planım o bölgeye gidip yere sırt üstü yatmak ve gökyüzünü
seyretmekti. Söz konusu bölgenin hemen yanında ise sık çam ağaçlarının
arasından baraj gölünün kenarına inen ve zemini çam pürleri ile kaplanmış bir
patika vardı. Gökyüzüne bakmaktan sıkılırsam biraz da Seyhan baraj gölünün
yüzeyine bakarım diye düşündüm.
II
Gökyüzüne bakarken arada sırada elime bir şeyler alıp okumak istiyordum.
Yol kenarındaki büfeden bir gazete alıp okumaya başladım. Spor sayfasından,
yani gazetenin arka kısmından okumaya başlardım. Tüm sayfaları okumadan
gazeteyi elimden bırakmazdım ama okumaya spor sayfalarından başlardım. Babam
sürekli “reklamları, iş ve ölüm ilanlarını okumak zorunda değilsin” diye benimle
uğraşırdı.
Su deposu kulesinin hemen önündeki çimlere sırt üstü uzanmış, başımın
altına sırt çantamı koymuş biçimde gazete okuyordum. Dünya Kupası’nda bir gün
önceki maçlar ile ilgili yazılara göz atmak istemiştim öncelikle. İngiltere –
Kolombiya maçı yıldız tablosuna baktım. Beckham’a övgüler düzülüyordu. Bir gol
atmıştı. Diğer golü atan Anderton için ise spesifik bir yorum tabi ki yoktu.
Beckham yakışıklı idi, Anderton ise Beckham kadar yakışıklı değildi.
Romanya – Tunus maçı ile ilgili ise bir şey okumak istemedim ve çantamdan walkmanimi çıkarıp içine 60lık karışık kasetimi taktım ve walkmani çalıştırdım.
No Doubt’ın “Don’t Speak” şarkısı çalmaya başladı. Okulda düzenlenen garden
party’lerde (Anadolu Lisesi tedrisatı sebebi ile bahçe partisi yerine garden
party deniyordu, ileride çalışmaya başlayacağım danışmanlık şirketinin
kullandığı plaza dilinin ilk tohumları benim için Anadolu Lisesi’nde atılmıştı) ekseriyetle
çalınan bu güzide eseri çok severim. Gökyüzüne bakarak dinlemeye ve
mırıldanarak şarkıya eşlik etmeye başladım.
“…Our memories, well, they can be inviting
But some are altogether mighty frightening…”
(“…Hafızalarımız, evet, davetkâr olabilir
Ama bazıları da tamamen korkutucu olabilir…”)**
On dört yaşında biri için fazla iddialı bir cümle ama o yaşlarda iddialı
cümlelere hemen ısınmaya daha teşne oluyor insanlar sanırım. Ergenliğin köpüklü
buhranları…
No Doubt sonrasında çalmaya başlayan Oasis’in Wonderwall isimli şarkısı ise
benim için bir marş gibi bir şey idi. 1996 yılında keşfettiğim bu şarkıyı
dinlemekten asla sıkılmıyordum. Sırf bu şarkıyı çalabilmek için gitar kursuna
yazılmak istemiştim. Annemin ve babamın başının etini yememe rağmen mümkün
olmamıştı. Babamın; “O kadar enstrüman çalmak istiyorsan Gürkan amcan sana
Kanun çalmayı öğretir.” cümlesini takip eden günlerin birinde bir ev
ziyaretinde emrivaki bir şekilde kucağıma konulan kanun ve parmaklarıma
geçirilen mızraplar ufak çaplı bir sinir krizi geçirmeme ve bir süre tüm müzik
enstrümanlarından nefret etmeme sebep olmuştu.
“…And all the roads we have to walk are winding
And all the lights that lead us there are blinding
There are many things that I would like to say to you, but I don't know how…”
(…Ve yürümek zorunda olduğumuz tüm yollar dolambaçlı
Ve oraya götüren tüm ışıklar göz kamaştırıcı
Sana söylemek istediğim çok şey var, ama nasıl
söyleyeceğimi bilmiyorum…”)***
Wonderwall şarkısını kanun ile icra etseydim nasıl olurdu acaba diye
düşünüp kendi kendime gülmeye başladım. Şimdi gülebiliyordum bu duruma.
Üzerinden zaman geçmişti. Yeterince zaman geçtikten sonra her olay ilk
seferinde uyandırdığından daha başka bir his uyandırabiliyor insanda. Bunu
öğrenmek için on – on beş sene daha geçmesi gerekecekti gerçi benim için.
Gökyüzüne bakarken hayal kurmak istiyordum. Hayal kurmayı çok seviyordum.
Bu yüzden ileride bir sinefil olacaktım. Başkalarının hayalleri ve hikayeleri
idi filmler benim için. Bu esnada Prodigy – Firestarter gümbür gümbür giriş
yapmıştı çalmaya. Yattığım yerde ritim tutup dans etmeye başladım. Yattığınız
yerde dans etmeyi muhakkak deneyin, çok eğlencelidir. Bir su deposu kulesinin
altında çimlere uzanmış Firestarter dinleyerek yattığım yerde dans ediyordum ve
gökyüzüne bakmayı da ihmal etmiyordum.
“…I'm the bitch you hated, filth infatuated
I'm the pain you tasted, fell intoxicated…”
(“Nefret ettiğin orospuyum, pisliğe tutkun
Tattığın acıyım, sarhoş eden…”)****
Bu şarkı bana Fenomen Ronaldo’yu çağrıştırmıştı. Namı diyar R9, hakiki
Ronaldo… R9’u savunmak durumunda kalan
bir defans oyuncusuna R9'un söyleyebileceği bir şarkı idi en azından bence!
Herkesin gelmiş geçmiş en iyi futbolcu Messi mi Cristiano Ronaldo mu tartışması
yaptığı en hararetli dönemlerde bile ben her zaman” Fenomen Ronaldo ikisinden
de iyi yahu!” demişimdir. Ha tüm zamanların en iyi futbolcusu zaten açık ara
Maradona da, ondan sonra da Fenomen Ronaldo gelir. Ronaldo’yu izlerken
izlediğim şeyin gerçekliğine inanmakta güçlük çekiyordum. Sürat, teknik, oyun
aklı, bitiricilik, pasörlük vs. “Bir futbolcu bu özelliklerin hepsini birden
nasıl barındırabilir?” dedirtiyordu bana.
İyi bir şarkı dinlemek, iyi bir roman okumak, iyi bir film izlemekten
aldığım tadı alıyordum iyi bir futbolcuyu izlemekten de. Körü körüne tuttuğum
takıma değil de izlemesi keyifli futbol icra edene karşı zaafım vardı. Benden
fanatik ya da holigan olmayacağını çoktan anlamıştım.
III
Bu akşam Brezilya – Şili maçının olduğunu hatırladıkça keyfim yerine
geliyordu. Kupayı Brezilya’nın kazanacağından ve Ronaldo’nun gol kralı ve
turnuvanın en iyi oyuncusu ödüllerini alacağından şüphem yoktu. Ben bunları
düşünüp gökyüzüne bakarken esas aksiyon yeryüzünde meydana geldi. Birden
sallanmaya başladık. On dört yaşında idim ve daha önce hiç deprem yaşamamıştım.
TV’de aşırı şiddetli bir depremin San Francisco’ya kıyamet gününü yaşattığı bir
film izlemiştim ama o filmdeki depremlerde yer yarılıyor ve magma filan
görünüyordu. Deprem değil de deprem pornosu gibi bir şey olduğu için pek
ciddiye almamıştım.
Şimdi ise üzerinde yattığım çim zeminin sallandığını hissediyordum. Yirmi
beş - otuz saniye kadar süren bu sarsıntı boyunca verdiğim ilk tepki ayağa
kalkmak olmuştu. Sonrasında ise garip bir şekilde saatime bakmıştım. Saat 16:56
idi. Neden saatime baktığım konusunda ise en ufak bir fikrim yoktu.
Yatay konumdan dikey konuma geçmiştim ama hala sallanan zeminin üzerinde
idim teknik olarak. Hemen arkamdaki beton ayaklı su deposu kulesine baktım
gayri ihtiyari. Depo yerinde duruyordu. Depodan dışarıya su da dökülmemişti.
“Acaba deponun içi boş mu?” diye düşündüm.
O an en son endişelenmem gereken şey için endişeleniyordum. Hayatımın
özeti… Annem ve kardeşimin evde olduğu aklıma geldi. Çantamı topladım.
Bisikletime atladım ve yolun bomboş olmasından cesaret alarak son sürat
pedallara abanıp eve doğru yol aldım.
Lojmandan içeri girerken bekçi kulübesinin önünde Tabanca lakaplı bekçi
Mehmet amcayı gördüm. Elinde tuttuğu yarısına kadar dolu çay bardağı ile araç
kapısının arkasında hızlı hızlı volta atıyordu. Bisiklet ile kaldırıma çıkıp
yayaların geçtiği kısımdan geçtim. Tabanca Mehmet’e “iyi nöbetler” demek aklıma
bile gelmedi. Elli altı adet ev olduğu için “56”lar adı verilen (Çok yaratıcı
bir isim gerçekten) prefabrik lojmanların ilk sırasında, üç binanın ortasındaki
binanın ikinci katında yaşıyorduk. On dört adet iki katlı prefabrik bina vardı
lojmanın 56lar kısmında.
Hemen hemen herkes evinden dışarı çıkmıştı ve bahçede, beton piknik
masalarında ya da çim zeminde oturmakta idi. Belli belirsiz bir uğultu vardı.
Endişeli ve korku dolu bir uğultu olduğunu anlamak için dahi olmaya ihtiyaç
yoktu. Yoldan gitmeyi bırakıp kaldırıma çıkarak çim zemin üzerinden, kestirme
rotadan bahçedeki kalabalığa doğru yavaş yavaş pedalladım. Altımdaki zeminin
yumuşamış olması pedal çevirmemi zorlaştırmıştı ama bu yumuşaklığı dinginlik
verici bulmuştum. Kalp atışlarımın yavaşlamasını sağlamıştı altımdaki çim ve
topraktan mütevellit bu zemin sanki. Bisikletimi bahçedeki çam ağaçlarından
birine yasladım ve annem ile kız kardeşimi bulmak için kalabalığa daha dikkatlice göz attım. Yaşadığımız binaya en yakın, en öndeki beton piknik masasının
birinde oturmakta idiler. Yanlarında Semra teyze ve kızı Serap abla vardı.
Oturdukları bölgede çam ağaçlarının altında onlarca beton, altıgen masa
vardı. Lojman mimarisi tarzının güzide birer örneği olan altıgen beton masalar…
Etrafında altı adet kare şeklinde beton üzerine tahta çakılmış oturma kısmı
olan, sıva hali ile bırakılmış yüzeye sahip piknik masaları! Bu masaların
tamamında evden kendini panikle dışarı atmış insanlar oturuyordu. Öğleden
sonranın serin kısmına henüz geçmemişken gerçekleşen sarsıntı herkesi en ham,
en savunmasız ve mal hali ile yakalamıştı sanki. Adana’da yılın bu zamanı bu
saatte evde iseniz mayışmışsınızdır. Öğlen uykusu yapılan ya da duvara bakarak
hayallere dalınan saatlerdir bu saatler.
Annem beni görünce “Göl kenarında mıydın?” dedi. Kafamı sallayarak
onayladım. Tam olarak nerede olduğumu anlatmak için uğraşmak istememiştim. Göl
kenarına yüz elli metre mesafede çimlerin üzerindeydim neticede. “Siz ne
yapıyordunuz?” dedim. Annem öğlen uykusuna yatmış. Kız kardeşim ise hem
lojmandan hem de sınıftan arkadaşı Canan ile salonda oyun oynuyormuş. Sarsıntı
başlar başlamaz annem kardeşimi ve arkadaşını üzerinde ağır biblolar olan
salon vitrininin önünden uzaklaştırmış ve sarsıntı durunca bahçeye inip halen oturdukları
masaya oturmuşlar.
IV
Çam ağaçlarının altındaki beton masalar ve masaların etrafı bir iki saat
içerisinde bir ortak yaşam alanına dönüşmüştü bile. Hava birazdan kararacaktı,
gün batımının kızıllığı çam ağaçlarının ince yeşil yaprakları üzerinde ışıldıyordu.
İnsanlar evlerinden piknik tüplerini ve çaydanlıklarını çıkartarak çay
demlemeye ve uzatma kablolu üçlü prizlerine takarak çalıştırdıkları küçük
ekran TV’lerde deprem hakkında bilgi almaya çalışmaya başlamıştı.
Ben de evden birkaç kalem pil, bir iki kitap ve basketbol topumu aldım. Eve
girmeden evvel neyin nerde olduğunu hatırlamaya özen göstermiştim. Emin
değilsem annemden alacağım eşyaların yerleri konusundaki bilgimi teyit etmesini
istemiştim. Eve depar atarak girip, evin içinde oradan oraya koşturup
alacaklarımı almış ve evden yine depar atarak çıkmış ve bahçeye inmiştim. Evin
içindeki hareketlerim sezon öncesi kampında kondisyon yükleme antrenmanlarında
kısa mesafe depar atarak konilerin arasından geçen bir futbolcuyu andırıyordu.
Fısıltı gazetesi gözümü korkutmuştu, çabuk hareket edip bir an evvel
binadan çıkmalı idim. Deprem ile ilgili onlarca farklı felaket senaryosu
dillendiriliyordu. “Bu daha başlangıç daha şiddetlisi olacakmış!” diyenler,
“Ceyhan merkezli imiş, Seyhan merkezlisi de en az bunun kadar yıkıcı
olacakmış!” diyenler ve “En az iki üç hafta daha evlere giremeyiz, durum çok
fena imiş!” diyenler gırla idi. Bu kadar kesin bilgilere nereden haiz
olduklarına dair en ufak fikrim yoktu.
Internet çağında değil idik. Bilgi
kaynağımız TV ve radyo idi ve onda da pek fazla alternatif yoktu. Herkes aynı
radyo ve TV’den haber alıyordu neticede ama bazı insanlar kendilerine değişik
kaynaklardan değişik bilgiler geldiğini ima eden hal ve hareketler içinde
felaket senaryoları kusuyorlardı. Bu insanlara gidip omuzlarından tutup onları
sarsarak; “Sus artık sus! İnsanların üzülmesine sebep olmaktan başka bir işe
yaramıyor söylediklerin!” demek istiyordum. Çok sinirlenmiştim.
Hava kararmadan evvel kafamı dağıtmak ve biraz rahatlamak için basketbol
oynamaya karar verdim. Felaket tellallarından biraz uzaklaşmak fikri çok hoşuma
gitti. Basketbol topumu koltuğumun altına alıp basketbol sahasına inen çiçek ve
ağaçlarla dolu patikaya tam yönelmiştim ki arkamdan birisinin;
“Mayk!” diye bağırdığını duydum.
“Mayk! Mayk! Ne yapıyoruz, yoksa üçlük yarışı mı yapacağız?” diyen Metin
abiyi gördüm.
Metin Abi babamın bir arkadaşı idi. Eski bir basketbolcu idi. Hatta çok iyi
bir eski basketbolcu idi. Metin abinin hemen yanında babam da vardı. Ağaçların
arasından ilerlemiş ve insanların kümelendiği kısma varmışlardı ben Metin
abinin sesini duyduğumda. Babam ile Metin abinin hemen arkasında iki kişi daha
vardı ama biraz geride kaldıkları için kim olduklarını seçemiyordum.
Ellerinde
gazeteye benzeyen bir şey vardı. Gazeteye benzeyen o kağıda bakarak hararetli
biçimde bir şey tartışıyorlardı. Yaklaştıklarında kim olduklarını anlamıştım.
Çengel Fuat ve Tostos Turan idi babam ve Metin abinin hemen arkasından dünya
yansa umurlarında olmayacak denli konsantre bir biçimde bir şeyler tartışarak
yürüyen o iki kişi. Ellerindeki de “Yarış Dünyası” isimli haftalık at yarışı
bülteni idi.
Lakap takma konusunda Adana’nın çok ofansif ve yaratıcı olduğunu iddia
edebilirim. Çengel Fuat’ın lakabı bir bacağının diğer bacağından kısa olması
sebebi ile topallayarak yürümesinden kaynaklanmakta idi ve bu durum doğuştan
gelen bir şey idi. Tostos Turan’ın lakabı ileri derece şeker hastası olmasından
kaynaklanan fevri ve asabi yapısı yüzünden herkese diklenmesi sebebi ile
kendisine takılmış bir lakap idi. Toslamak fiilinden türetilmiş…
Babamın çoğu
arkadaşının lakabı vardı ama bazıları beni gerçekten çok güldürüyordu. Sürekli
takıldığı kahvehanenin sahibinin adı Öcü Mustafa idi. Çok yakışıklı olduğu
için(!) konmuş bir lakap imiş. Yine aynı kahvehanenin müdavimlerinden Boksör
Mehmet vardı. Yıllarca boksör olduğunu iddia edip daha sonra kendisinin yarısı
ebatlarında bir adamdan çok feci dayak yiyince bu lakabı hak ettiğini
söylemişti babam. Sürekli sarhoş gezen Zomzom Cemil, Arnavutluk göçmeni bir
sürü mahalleli olduğu halde Arnavut Kemal lakabını alan tek kişi olan Kemal amca.
Eşinden çok korkan ve kılıbık tavırlar sergileyen Kız Hasan vs.
V
Metin abi, Çengel Fuat ve Tostos Turan ile birlikte basketbol sahasına
ilerliyorduk. Aşırı keyifli bir ortam oluşmuştu bir anda. Sahaya vardığımızda
önce Metin abi ile teke tek basketbol maçı yaptık. Sonra ben ve Tostos Turan’a
karşı Metin abi ve Çengel Fuat şeklinde ikiye iki basketbol maçı yaptık. Son
olarak Metin abi ile beş farklı noktadan beşer üç sayılık atış gerçekleştirdiğimiz ve en çok isabet bulanın kazandığı bir üç sayılık atış
yarışması yaptık. Teke tek maç, ikiye iki maç ve üç sayılık atış yarışmasının
tamamında kaybeden tarafta idim ama çok eğlenmiştim. Kafam gerçekten
dağılmıştı. Basketbol mevzusu bitmişti ama yaptığımız maçların kritiği ve
birbirimize sataşmamız bitmiyordu. Özellikle Çengel Fuat ve Tostos Turan küçük
çocuklar gibi didişiyorlardı. Tostos Turan;
“Lan ben senin bacağının durumu yüzünden üzerine fazla gelmedim ama sen
şimdi yendiniz diye götün kalkık kalkık konuşuyorsun.”
Deyince Çengel Fuat da onu;
“Hasiktir lan oradan, bacağımın durumu imiş, bacağımla ne ilgisi var oğlum,
ben senden daha iyi basketbol oynuyorum. Nasıl çarptım seni tüm pozisyonlarda, tutamadın
beni, arkamdan baktın, tozumu yuttun!”
Şeklinde yanıtladı.
Bu tartışma beş dakika daha devam ettikten sonra Çengel Fuat ve Tostos
Turan sahadaki iki potadan birini iki tarafından ikisi olacak şekilde elleyerek
diğer potaya kadar koşu yarışı yapmaya karar verdiler. Sahanın diğer ucundaki
potanın direğine ilk dokunan yarışı kazanacaktı. Benden de hakem olmamı
istediler. Biri ileri derece şeker hastası diğeri ise bir bacağı diğerinden
daha kısa olan iki adamın kısa mesafe koşu yarışına hakemlik yapıyordum. Bu
esnada Metin abi de saha kenarında ileri seviye ıslık çalma yeteneğini
konuşturarak Rocky’nin ilk filmindeki Gonna Fly Now’ı ıslıkla çalıyordu.
(*****) Gülmekten gözlerimden yaş geliyordu.
Yarışın start işaretini verdim. İkisi de kendilerinden
beklenmeyecek bir çabukluk ve azimle yerlerinden fırladılar. Daha iyi bir çıkış
yapan Çengel Fuat arayı bir iki boy açtı. Bacaklarının durumundan dolayı garip
görünen bir tarzı vardı ama gayet süratli idi. Fakat bir süre sonra Tostos
Turan da hızını aldı ve kafa kafaya koşmaya başladılar. Sonlara doğru Tostos
duran bir atağa kalktı ve bir buçuk iki boy farkla yarışı önde bitirip pota
direğine ilk dokunan o oldu.
Tostos Turan’ın abartılı galibiyet sevincine yarışı kaybeden Çengel Fuat da
dahil olmak üzere hepimiz eşlik ettik. Sahanın ortasında ellerimiz birbirimizin
omzunda bir halka oluşturduk ve tezahürat yaparak hoplayıp zıpladık bir süre boyunca.
Kaybeden yoktu, herkes seviniyordu. Sevinç faslı bitince basketbol sahasının
ortasındaki yuvarlağın etrafına sırt üstü yere yattık. Ben hariç herkes bir
sigara yaktı. Çengel Fuat sigarasından kallavi bir nefes çekip dumanını havaya
savurduktan sonra bana;
“Şu Batman filminin reklamındaki adam ne diyordu bir daha söylesene!”
Dedi.
Metin abinin eniştesinin müdürlüğünü yaptığı sinemada her hafta bu ekip
birlikte film izliyorduk. Film merakımın temellerinin atıldığı dönemleri
yaşamakta idim. Anadolu Lisesinde İngilizce eğitim almış bir velet olarak filmlerden
sonra caddede yürürken film fragmanlarında duyduğumuz dış sesin taklidini
yapıyordum ve gülüyorduk.
Çengel Fuat’ın isteğini kırmadım ve sesimi; 1997 tarihli Batman & Robin
filminin fragmanındaki tok sesli dayının ses tonuna benzetmeye çalışarak ve
onun tonlaması ile;
“Batman! Robin! aaaaaand The Batgirl!"
Dedim.
Dördümüz birden yeniden kahkaha atmaya başladık. Saat iyice geç olmuştu.
Lojmanda herkes hala dışarıda idi. Çoğu insan artçı deprem korkusu sebebi ile
evine girmeye henüz cesaret edememişti. Sıcak bir Haziran sonu gecesi idi.
Gökyüzünde tek bulut dahi yoktu. Zemine sırt üstü yattığımız için açık
gökyüzündeki bir sürü yıldızı rahatlıkla görebiliyorduk.
Benim ise keyfim çok yerinde idi. Çünkü hala,-tüm gün boyunca olduğu gibi- gökyüzüne zahmetsizce bakmak istiyordum.
Gökyüzüne bakmak için kafamı yukarı kaldırmak zahmetine bile katlanmak
istemiyordum. Yere sırt üstü uzanıp gökyüzüne bakmak istiyordum. Kafamı mümkün
olduğunca fazla oynatmadan benim kadrajıma giren kısmına bakmak istiyordum
gökyüzünün.
Manzaranın tadını çıkarırken birden aklıma deprem esnasında hemen
altında çimlere uzandığım beton ayaklı su deposunun içinde su olup olmadığı
düşüncesi geldi. İçi boş bir su deposu için beton ayaklı bir kule dikmek çok
manasız olurdu çünkü. İçi dolu olmalıydı. Bu düşünceye gark olmuşken içim geçti,
uyudum ve Brezilya – Şili maçını kaçırdım. Brezilya maçı 4 -1 kazanacaktı ve R9
biri penaltıdan olmak üzere iki gol atacaktı.
* Oasis – Color My Life
** No Doubt – Don’t Speak
*** Oasis – Wonderwall
**** Prodigy – Firestarter
***** Bill Conti – Gonna Fly Now
(Theme from Rocky)
Kasım 2024
Fethiye
/ MUĞLA