31 Ekim 2025 Cuma

Meursault’nun Lüks Sergi Daveti: Sessizliğin Estetiği mi, Ayrıcalığın Simyası mı?

“Mother died today. Or yesterday maybe, I don’t know… That doesn’t mean anything.”

Albert Camus, The Stranger

"Annem bugün öldü. Ya da belki dün, emin değilim... Ama fark etmez — bunun hiçbir anlamı yok.

— Albert Camus, Yabancı

Bir zamanlar ölüm karşısında bile anlam aramayı reddeden Meursault, bugün bir sanat galerisine girseydi, muhtemelen aynı kayıtsızlıkla etrafa bakardı. Beyaz şarap kadehlerini birbirine tokuşturan, küratörün soyut cümlelerine başını sallayan davetlilerin arasında bir “yabancı” olurdu yine. Çünkü bu tür etkinliklerde sanat, duygusal bir ortaklık değil, sosyoekonomik bir şifre haline gelmiştir. “Katılım davetiyle sınırlı bir kamusallık”, tıpkı Meursault’nun toplumun ahlak kodlarına yabancılığı gibi, sanatın da kendi halkına yabancılaşmasıdır artık.

Sergi salonundaki spot ışıkları Meursault’nun üzerine düşen güneş kadar yakıcıdır; ama bu ışıklar gerçeği değil, vitrini aydınlatır. Sanatın tabana yayılması gerektiği yerde, sanatın tabanını oluşturan insanlar dışarıda bırakılmıştır — tam da Camus’nun anlattığı o “absürd” dünyanın estetik versiyonu gibi.

Estetikle Arınanlar Kulübü

Her şehirde olur: beyaz duvarlı, sessiz, steril, “yaratıcı enerjiyle dolu” olduğu iddia edilen bir yer. İçeri girmek için davetiye gerekmez; sadece davet edilmeye uygun görünmek yeterlidir. Sanatın herkese açık olması gerektiğini düşünenler için değil orası — sanatın herkesin seviyesinde olmaması gerektiğini düşünenler için.

İçeride sanat konuşulmaz, daha çok “sanat çevresi” konuşulur. Ve hemen herkes sanatçıdan çok sanatçının kimlerle takıldığını merak eder. Bir tablo değil, bir statü nesnesidir orada asılan şey: “Bakın, biz de sanatı destekliyoruz.”

Sanat mı, Sosyal Statü Aerobiği mi?

Gerçekten sanatı seven biriyle, sanatı seven biriymiş gibi davrananı ayırt etmek zordur. Ama genelde bir ipucu vardır: biri eserle konuşur, diğeri eserin yanında konuşur. Bu insanlar bir tablonun önünde durup “ışığın geçişi müthiş” derler. Sanki Picasso onların salondaki avizesini boyamış gibi davranırlar. Bir tabloyu anlamak yerine onu anlamış gibi görünmek, artık daha yüksek bir sanattır.

“Derin düşüncelere daldım.”

Hayır, fiyat listesine baktın sadece.

Yaratıcılık mı, Etkinlik mi?

Bu yerlerde sanat, üretim değil; bir etkinliktir. “Sanatla iç içe birkaç gün” — yani fırça, güneş gözlüğü ve selfie çubuğu aynı çantada. Sanatçılar etrafındaki doğadan ilham alırken, doğa “rica ederim, almayın” diyor sanki.

Her şeyin bir ritüeli var: Espresso makinesi ısınmadan ilham gelmiyor, Gösterişli kıyafetler giyilip gösterişli şapkalar ve hatta fularlar takılmadan üretim başlamıyor. Ve sonra o işler sergileniyor. Kimse ne anlatıldığını bilmiyor ama herkes “çok etkileyici” diyor — çünkü etkilenmemek ayıp sayılıyor.

Kutsal Üçlü: Şarap, Şapka, Şekil

Birileri “sanatın dönüştürücü gücü”nden bahsediyor. Diğeri “yerel halkla bağ kurmanın önemi”nden. Tabii bunlar söylenirken en yakın yerel halk, otoparktaki güvenlik görevlisi ya da o bölgedeki kafe ve restoranlardaki garson ya da barista oluyor. Bu kadar estetik içinde, gerçekliğe yer yok. Politika kirletir, emek terletir, halk kalabalıktır —bu yüzden hepsi uzakta tutulur.

Sanat burada bir kaçış simülasyonu. Bir tür vicdan masajı.

Baudrillard haklıydı:

Burada sanatın kendisi değil, simülasyonu sergileniyor.

Ve belki de sanatın bugünkü hali tam olarak budur:

Toplumun ortasında durup, hiçbir şeye karışmadan bakan bir Meursault. Farkı şu ki o, güneşin altında bir cinayet işlemişti; biz o gösterişli ve şatafatlı galerilerdeki soğuk ışıkların altında anlamı öldürdük.

Sanatın Gerçek Sahibi Dışarıda

O sırada dışarıda biri, duvarına eski bir afiş parçasını yapıştırıyor. Bir başkası, hurdadan heykel yapıyor. Kimse onlara “sanatçı” demiyor ama onlar gerçekten bir şey anlatıyor. Çünkü sanat, klimanın altında değil, terin içinde doğar. Bütçesi yoktur, bahanesi de. Gerçek sanatın sponsoru yoktur, çünkü o kimsenin malı değildir.

Zenginler Arasında Ölmek Üzere Olan Sanat

Sanatın ruhu, hâlâ bir yerlerde hayatta. Ama bazen, steril ve şatafatlı salonlarda oksijensiz kalıyor. “Estetikle arınmak” bahanesiyle vicdanını yıkayanların arasında, sanat da duşta kayıp gidiyor.

George Carlin yaşasaydı şöyle derdi:

“Sanatı parayla desteklemek, ormana yangın çıkarıp sonra bir fidan dikmek gibidir.”

Biz yine de çay bahçesinde oturur, plastik sandalyede Van Gogh tartışırız. Hem orada klimanın sesi değil, denizin sesi var. Ve ilham hâlâ ücretsiz.


Mithat Erdoğan

Ekim 2025

Fethiye


16 Ekim 2025 Perşembe

Küçük Şeyler Sevindirir Ruhumu

Bu sabah Antalya’da kaldığım otelden müşterime giderken, sıkışık trafiğin içinde yanımdaki bir araç dikkatimi çekti. Siyah bir Tesla’ydı. Direksiyonun başında, elektronik sigara içen bir adam oturuyordu. Füme renkli kazağını omzuna atmış, boynundan geçirip bağlamıştı. Üzerinde düz beyaz bir tişört vardı. Otuzlarının sonu, belki kırklarının başındaydı. Sol elindeki elektronik sigarayı sık sık ağzına götürüp içine çekiyor, sonra gözlerini uzakta bir noktaya dikip o noktaya uzun uzadıya bakıyordu.

Elektronik sigara cihazının gövdesinde yanıp sönmekte olan neon yeşili ışıklar vardı. İçine çekip üflediği duman, sigara dumanından çok pişmekte olan bir yemeğin buharına benziyordu. Tatsız bir görüntüydü. Derken bir anda yoğun sabah trafiğinin keşmekeşi esnasında aracı gözden kaybettim.

Birkaç dakika sonra ise yanıma soluk bordo renkli bir Kartal yanaştı. Ön camları açıktı. Direksiyonda, siyah kumaş pantolonunun üzerine açık mavi yakalı tişört ve tişörtün altına beyaz atlet giymiş, kafasında bir tarım ilacı markasının eşantiyon şapkası olan, neredeyse tamamen beyazlamış kirli sakallı bir adam vardı. Gür kaşlarının altındaki yüzü ellili yaşlarının ortasında görünüyordu.

Trafik durunca, yan koltuktaki sigara paketine uzandı. Tekel 2000 Kırmızı Uzun. Paketten bir sigara çıkardı, yaktı. Kallavi bir nefes çekip dumanın tamamını aracın içine üfledi. Karşıdan vuran güneş ışığının hareleri sigara dumanının içinde dans ediyordu. O an, yanımdaki araçta nikotin bağımlısı bir derviş oturuyormuş gibi geldi bana.

Önce Tesla’daki, sonra Kartal’daki adam… İkisi de kendi stereotiplerinin birer temsili gibiydi. Arka arkaya iki ayrı klişeye denk gelmem, sıkışık trafiğin ızdırabını ilginç biçimde hafifletmişti. 

Mutlu hissettim. Sigarayı bırakmamış olsam, belki ben de o an bir tane yakardım. Ama hayatım boyunca direksiyon başında sigara içen biri ol(a)madım.

“Ben hangi stereotipe uyuyorum lan acaba?” diye düşünürken, arkamdan gelen korna sesleriyle irkildim. Trafik açılmıştı. Düşüncelerimden sıyrılıp yola devam ettim.

 

Ekim 2025 - Antalya

Mithat Erdoğan