“Mother died today. Or yesterday maybe, I don’t know… That doesn’t mean anything.”
— Albert Camus, The Stranger
"Annem bugün öldü. Ya da belki dün, emin değilim... Ama fark etmez — bunun hiçbir anlamı yok.
— Albert Camus, Yabancı
Bir zamanlar ölüm karşısında bile anlam aramayı reddeden Meursault, bugün bir sanat galerisine girseydi, muhtemelen aynı kayıtsızlıkla etrafa bakardı. Beyaz şarap kadehlerini birbirine tokuşturan, küratörün soyut cümlelerine başını sallayan davetlilerin arasında bir “yabancı” olurdu yine. Çünkü bu tür etkinliklerde sanat, duygusal bir ortaklık değil, sosyoekonomik bir şifre haline gelmiştir. “Katılım davetiyle sınırlı bir kamusallık”, tıpkı Meursault’nun toplumun ahlak kodlarına yabancılığı gibi, sanatın da kendi halkına yabancılaşmasıdır artık.
Sergi salonundaki spot ışıkları Meursault’nun üzerine düşen güneş kadar yakıcıdır; ama bu ışıklar gerçeği değil, vitrini aydınlatır. Sanatın tabana yayılması gerektiği yerde, sanatın tabanını oluşturan insanlar dışarıda bırakılmıştır — tam da Camus’nun anlattığı o “absürd” dünyanın estetik versiyonu gibi.
Estetikle Arınanlar Kulübü
Her şehirde olur: beyaz duvarlı, sessiz, steril, “yaratıcı
enerjiyle dolu” olduğu iddia edilen bir yer. İçeri girmek için davetiye
gerekmez; sadece davet edilmeye uygun görünmek yeterlidir. Sanatın herkese açık
olması gerektiğini düşünenler için değil orası — sanatın herkesin seviyesinde
olmaması gerektiğini düşünenler için.
İçeride sanat konuşulmaz, daha çok “sanat çevresi” konuşulur. Ve hemen herkes sanatçıdan çok sanatçının kimlerle takıldığını merak eder. Bir tablo değil, bir statü nesnesidir orada asılan şey: “Bakın, biz de sanatı destekliyoruz.”
Sanat mı, Sosyal Statü Aerobiği mi?
Gerçekten sanatı seven biriyle, sanatı seven biriymiş gibi davrananı ayırt etmek zordur. Ama genelde bir ipucu vardır: biri eserle konuşur, diğeri eserin yanında konuşur. Bu insanlar bir tablonun önünde durup “ışığın geçişi müthiş” derler. Sanki Picasso onların salondaki avizesini boyamış gibi davranırlar. Bir tabloyu anlamak yerine onu anlamış gibi görünmek, artık daha yüksek bir sanattır.
“Derin düşüncelere daldım.”
Hayır, fiyat listesine baktın sadece.
Yaratıcılık mı, Etkinlik mi?
Bu yerlerde sanat, üretim değil; bir etkinliktir. “Sanatla
iç içe birkaç gün” — yani fırça, güneş gözlüğü ve selfie çubuğu aynı çantada. Sanatçılar
etrafındaki doğadan ilham alırken, doğa “rica ederim, almayın” diyor sanki.
Her şeyin bir ritüeli var: Espresso makinesi ısınmadan ilham gelmiyor, Gösterişli kıyafetler giyilip gösterişli şapkalar ve hatta fularlar takılmadan üretim başlamıyor. Ve sonra o işler sergileniyor. Kimse ne anlatıldığını bilmiyor ama herkes “çok etkileyici” diyor — çünkü etkilenmemek ayıp sayılıyor.
Kutsal Üçlü: Şarap, Şapka, Şekil
Birileri “sanatın dönüştürücü gücü”nden bahsediyor. Diğeri
“yerel halkla bağ kurmanın önemi”nden. Tabii bunlar söylenirken en yakın yerel
halk, otoparktaki güvenlik görevlisi ya da o bölgedeki kafe ve restoranlardaki garson ya da
barista oluyor. Bu kadar estetik içinde, gerçekliğe yer yok. Politika kirletir,
emek terletir, halk kalabalıktır —bu yüzden hepsi uzakta tutulur.
Sanat burada bir kaçış simülasyonu. Bir tür vicdan masajı.
Baudrillard haklıydı:
Burada sanatın kendisi değil, simülasyonu sergileniyor.
Ve belki de sanatın bugünkü hali tam olarak budur:
Toplumun ortasında durup, hiçbir şeye karışmadan bakan bir Meursault. Farkı şu ki o, güneşin altında bir cinayet işlemişti; biz o gösterişli ve şatafatlı galerilerdeki soğuk ışıkların altında anlamı öldürdük.
Sanatın Gerçek Sahibi Dışarıda
O sırada dışarıda biri, duvarına eski bir afiş parçasını yapıştırıyor. Bir başkası, hurdadan heykel yapıyor. Kimse onlara “sanatçı” demiyor ama onlar gerçekten bir şey anlatıyor. Çünkü sanat, klimanın altında değil, terin içinde doğar. Bütçesi yoktur, bahanesi de. Gerçek sanatın sponsoru yoktur, çünkü o kimsenin malı değildir.
Zenginler Arasında Ölmek Üzere Olan Sanat
Sanatın ruhu, hâlâ bir yerlerde hayatta. Ama bazen, steril ve şatafatlı salonlarda oksijensiz kalıyor. “Estetikle arınmak” bahanesiyle vicdanını
yıkayanların arasında, sanat da duşta kayıp gidiyor.
George Carlin yaşasaydı şöyle derdi:
“Sanatı parayla desteklemek, ormana yangın çıkarıp sonra bir
fidan dikmek gibidir.”
Biz yine de çay bahçesinde oturur, plastik sandalyede Van Gogh tartışırız. Hem orada klimanın sesi değil, denizin sesi var. Ve ilham hâlâ ücretsiz.
Mithat Erdoğan
Ekim 2025
Fethiye