15 Nisan 2026 Çarşamba

“Dümdüz” Dünyacılar

Dünya, orangutan şeklindeki oyuncağa “Orangutan” adını veren insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor. Her şeye zekâ gösterisi muamelesi yapmaya gerek yok bazen. Bazen gerçekten düz olmak lazım. Orangutan şeklindeki bir oyuncağa “Orangutan” adını vermekte hiçbir beis yok. Hatta yer yer erdem var.




















Ben düzlüğü severim. Dünyanın düz olduğuna inanan düz dünyacıları değil tabii; gerektiğinde hayatı düz yaşayan, lafı dolandırmayan, orangutana orangutan diyebilen insanları. Çünkü bazı anlarda incelik değil, açıklık; yaratıcılık değil, isabet gerekir. Her şeyin illa ikinci katmanı olmak zorunda değil. Bazen bir şey, gerçekten sadece o şeydir. Ve çoğu zaman, insanı rahatlatan da budur.

Zaten hayat yeterince karmaşık: ilişkiler, vergiler, sabah alarmla uyanmak zorunda olmak… Bir de oyuncağa isim koyarken varoluşsal bir kriz yaşamaya gerek yok. 

Mithat Erdoğan 
Nisan 2026

26 Mart 2026 Perşembe

Instagram da Instagrammış Ha (Edip Cansever'e büyük bir saygı ve sevgi ile)

Geçen yaz her hafta sonu eşimle birlikte gittiğimiz plajda bir öğleden sonra yaşandı bu olay. Şezlongda bir yandan polisiye roman okuyor bir yandan da kahvemi yudumluyordum. Zeytin ağaçlarının altında ve çimlerin üstünde denize bir, bir buçuk adım uzaklıkta şezlongların olduğu çok güzel bir plajda idik. 

Derken yan şezlonglardan birine iki kadın geldi. Hem de ne gelmek... Dev bir prodüksiyon ile birlikte geldikleri yanlarındaki çantaları ve üstlerindeki aksesuar ve takılardan anlaşılıyordu. Biz plajı terk edene kadar iki buçuk saat onları gözlemleme fırsatım oldu (en azından denizde yüzmediğim zamanlarda) ve tüm huzurum kaçtı diyebilirim. 

Plaja eğlenmeye, kafa dinlemeye, güzel vakit geçirmeye değil de eğlendiklerini, kafa dinlediklerini, güzel vakit geçirdiklerini ve ne kadar da güzel göründüklerini(!) belgelemeye gelmiş gibiydiler. Ben de kendimce fotoğraf çekip hayatımı görsel bir günlük ile belgelemeye meraklıyımdır ama benim motivasyonumun onlarınkinden çok farklı olduğunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim.

Neyse, birazdan paylaşacağım, Edip Cansever'in "Masa Da Masaymış Ha" isimli çok sevdiğim şiirinin uyarlamasını söz konusu kadınların davranışlarım duyduğum öfke ve tiksinmenin verdiği ilham ile kaleme aldığımı belirtmek isterim.


INSTAGRAM DA INSTAGRAM’MIŞ HA

(Edip Cansever’e selamla)

 

Kadın bir yaşam gösterisi içinde

Instagram’a havlusunu koydu

Kokteyl bardağını, deniz kabuğunu koydu

Güneş kremini, havlu üstü kitaplarını koydu

Ayaklarının yanındaki gölgeyi koydu

Köpüklü kahve sesini, bluetooth hoparlör sesini

Tatlı bir şarkı, acı bir kelime şakası, hepsini koydu

Kadın Instagram’a

Aklında olup bitenleri değil ama

Kadrajda güzel duranları koydu

Ne yapmak istiyordu hayatta

Storylere onu koymadı

Kimi seviyordu kimi engellemişti

Kadın Instagram’a onları da süzerek koydu

Üç kere üç dokuz ediyordu

Dokuz tane emoji koydu altına

Güneş batıyordu, gökyüzü pembeydi

Uzandı Instagram’a sonsuz filtreyi koydu

Bir tatil daha istiyordu kaç zamandır

Bir sponsorlu içerik daha koydu

Uykusuzluğunu gizledi, ışıltısını koydu

Açlığını gizledi, avokado tostunu koydu

 

Instagram da Instagram’mış ha

Bana mısın demedi bu kadar poza

Bir iki “bağlantı hatası” verdi

Kadın ha babam koyuyordu.


Mithat Erdoğan - 2025 yazı

13 Mart 2026 Cuma

Kavurmada Kariyer Krizi

Bugün Mersin’de bir aşevinde hazırlanan kavurmadan at eti çıktığı haberi yayıldı. Yetmedi, iddiaya göre bu at da öyle sıradan bir at değilmiş; yarış kazanmış, hatta üç kez şampiyon olmuş bir safkanmış. Ve tabii ki sosyal medyada tepki seli başladı. Ama tepkilerin bazılarının tonu gerçekten çok tuhaftı: Bir kaç tepki videosunda insanların gıda güvenliğine, denetimsizliğe ya da kamu sorumluluğuna kızmaktan ziyade, sanki emekli bir sporcunun kariyerine saygısızlık yapılmış gibi bir yerden öfke kustuğunu gördüm. Ortaya şöyle bir dramatik çerçeve çıktı yani: “Üç kez şampiyon olmuş bir atın sonu kavurma mı olmalıydı?” Sanki mesele bir gıda skandalı değil de spor tarihine yapılmış bir saygısızlıkmış gibi.

Haliyle at eti meselesinin kendisinin değil, verilen tepkilerin mantık örgüsünün daha saçma olduğu sonucuna vardım. Bazı insanlar öfkeyle “Ama o at üç kez şampiyon olmuştu!” diye yazmış. Lan oğlum siz mal mısınız? Yani sorun at etinden kavurma yapılması değil de, kavurması yapılan atın parlak sayılabilecek CV’si mi? Kurulan bu absürt mantık resmen şu noktaya geliyor: Eğer kavurmadan çıkan at kariyerinde pek bir şey başaramamış sıradan bir at olsaydı, mesele bu kadar büyümeyecekti. Hatta“Bu at Anadolu’nun mütevazı orta sıra koşucularındandı, çok da dramatize etmeyelim” mi diyecektik şampiyonluğu olmayan bir atın etinden yapılmış kavurmayı yeseydik? Tepkinin dayandığı yer tam olarak bu oksimoron: Etik itiraz gibi görünen şey aslında başarı fetişizmi yahu. 

Sanki hayvanın değeri biyolojik varlığından değil de madalya sayısından türemiş gibi davranılıyor. Bu mantıkla bakarsak sorun kavurmada at eti çıkması değil; kavurmaya giren atın az da olsa “prestijli” olması. Yani mesele gıda güvenliği falan değil, adeta spor tarihi skandalı: “Üç kez kazanan safkan nasıl menüye girdi?” İnsanlar farkında olmadan etiği değil, istatistiği savunuyor. Bu da başlı başına trajikomik bir oksimoron: Vicdanı spor sayfası mantığıyla kurmaya çalışmak nedir lan el insaf!?

Hayır bütün bunları görünce insan ister istemez şu sonuca da rahatlıkla varabilir: Demek ki mesele gerçekten hayvanın yenmesi falan değil; mesele yenen hayvanın özgeçmişi. Eğer et yiyeceksek bari kariyeri vasat, kupa görmemiş, mütevazı bir hayvanın etini yiyelim ki vicdanımız az da olsa rahat etsin. Yani hayvanın hayatına değil de özgeçmişine saygı gösterelim. Etiğe ulaşamadık bari özgeçmişe hürmette kusur etmeyelim. Çünkü belli ki bazı insanlar için ahlakın asgari standardı şu: Yediğin şeyin özgeçmişi zayıf olsun.

Neyse, hepinize ziyade olsun.

Mithat Erdoğan
13 Mart 2026



12 Mart 2026 Perşembe

Katamaran Hümanizmi

Bazen insanlığın dayanışma kapasitesine bakıyorum ve umutlanıyorum… ama sonra karşıma bir video çıkıyor ve karmaşık hislere, gıcık bir kafa karışıklığına gark oluyorum.

Herkes hasta bir çocuk için destek çağrısı yapmış ama videoların neredeyse hepsi tekneden çekilmiş; denizin ortasından, güverteden, kaptan yerinden…

Derken benim içimde küçük bir iç muhasebe başlıyor: Bundan rahatsız olmam normal mi lan? Yoksa içimdeki sınıf kini insanlığımı mı gölgeliyor diye düşünüyorum.

Belki de insanlar gerçekten iyi niyetliler ve sadece denizin ortasında oldukları için videoyu oradan çekiyorlardır. Ama yine de aklımın bir köşesinde şu düşünce tekinsiz bir sokak serserisi gibi volta atıyor: İnsanlık gerçekten iyi niyetli bir tür mü, yoksa bazı kadrajların biraz pahalı olması mı gerekiyor?

Ve ben tam da bu noktada emin olamıyorum; sorun videolarda mı, yoksa benim içimdeki “bu işte bir sikkoluk var” radarı haybeye mi çalışıyor?

Dürüstçe söylemem gerekirse içimden şu geçiyor: Eğer ben hasta olsaydım ve insanlar benim için yardım çağrısı yaparken arka planda 40 feet’lik katamaranlarını romantik açıyla gösterseydi, muhtemelen iyileşmeden önce şu soruyu kesinlikle sorardım:

“Doktor bey, tedavi masrafı mı daha pahalı, yoksa bu insanların tekneleri mi?”

Evet lan, insanlık gerçekten iyi niyetli bir tür… ama bazen kadrajı biraz pahalı olabiliyor.

Hamiş; Bir de bu dayanışma için teknelerle kortej yapılacakmış. Yani çocuğun tedavisi için dua ederken aynı anda biraz mazot yakacağız gibi görünüyor.


Mithat Erdoğan

Mart 2026


21 Ocak 2026 Çarşamba

90'ların En İyi Progresif Rock Şarkısı Üzerine Bir Tez: Haluk Levent - Kağızman

Geçen gün kendimi "Reminiscence Bump" (Anımsama Tümseği), "Nöral Bağlanma" (Neural Consolidation) ve "Müzikal Donma" (Musical Freeze) kavramlarını araştırırken buldum. 12-20 yaş arasında dinlediğim müziklere sardığım bir dönemden geçiyorum diyebilirim. "Adanalı atağı" geçirdiğim bir gün Haluk Levent ve Feridun Düzağaç dinlerken, çalan Haluk Levent’in "Kağızman" yorumu ise aniden bir satori (ani aydınlanma) yaşamama vesile oldu. Şimdi sizinle yaşadığım bu ani aydınlanmayı paylaşacağım.

Progresif Rock dinleyicisini bilirsiniz. (Yazar burada ukalalık yapmak istemiştir. Progresif Rock dinleyicisini bilmeyenler de gitsin araştırsın valla her şeyi benden beklemeyin.) Genelde çekilmez insanlardır (Ben de dahil). Bir şarkının şarkı olabilmesi için illa içinde kuantum fiziği formülleri, 19/8’lik ritimler ya da Rick Wakeman’ın (Yes grubunun kalvyecisidir kendisi, kendisini bilmeyen, tanımayan zır cahiller için onu da belirteyim dedim.) pelerinli klavye soloları olması gerektiğini savunurlar. Pink Floyd dinlemeyi bir kişilik özelliği sanan, Dream Theater’ın notaya basma hızını “duygu” zanneden bu kitleye üzücü bir haberim var.

Artık kesinlikle eminim, Dünya üzerinde 1990’larda yapılmış en iyi progresif rock şarkısı İngiltere’den ya da Amerika’dan çıkmadı. O şarkı, Haluk Levent’in “Kağızman”ı!

Gülmeyin lan. Gayet ciddiyim. Hatta tüm samimiyetimle belirtmek isterim ki bu yazımdaki iddialarımın her biri, o çok sevdiğiniz Dream Theater albümlerinden daha gerçek be!

Müzik otoriteleri (!) yıllarca bizi uyuttular. Bize “Anadolu Rock” diye yutturulan şeyin aslında “Anadolu Prog” olduğunu görmezden geldiler. Üzülerek belirtmeliyim ki biz yıllarca elin İngiliz’inin “Bohemian Rhapsody”sindeki o koro bölümlerine (operatik vokal diyorlar hani) ağzımız açık bakmışız ama burnumuzun dibindeki polifonik devrimi görememişiz.

Girişteki o acapella açılışı hatırlayın. Enstrüman yok. Sadece ritmik bir nefes alışverişi ve üst üste binmiş vokaller: “Hey! Hey! Hey!”... E güzel kardeşim, Freddy Mercury yapınca “sanat” oluyor da Haluk Levent yapınca neden “türkü girişi” oluyor? O girişteki vokal harmonisi, insan sesinin enstrüman olarak kullanıldığı, modern insanın varoluşsal sancısını “Hey” nidasıyla dışavuran bir başyapıt değil de nedir? Arkada metronom gibi işleyen o nefes sesleri, Pink Floyd’un “Dark Side of the Moon”daki kalp atışı seslerinden daha gergin ve daha gerçek değil midir? Sentetik değil, organik üstelik. Hey yavrum hey! Samimiyetsiz ve hesaplı kitaplı stüdyo efektleri yok, ciğer var ciğer!

İşin teknik, yani o “nerd”lerin bayıldığı kısmına gelecek olursak; şarkıdaki elektro gitar tonuna hiç dikkat ettiniz mi kıvırmadan söyleyin? Gitarist orada gitar çalmıyor; elindeki Fender Stratocaster ile (yani Fender Stratocaster olduğunu düşünüyorum ben en azından) resmen kemençe simülasyonu yapıyor. O drive tonu, o tel çekme (bend) teknikleri... Gitar resmen "Ben aslında kemençeyim ama amfiye bağlandım" diye bağırıyor. Bu, enstrümanın kimliğini reddedişidir. Bu bir başkaldırıdır. Gitarın o hırçın distortion’ı ile kemençenin o kıvrak, mikrotonal yapısını harmanlamak; Jethro Tull’ın flütü rock müziğe sokmasından çok daha büyük bir vizyondur. "Nar gele" diye sözü olan anonim türkünün cover’ında resmen gitarı kemençe gibi çaldırıp, bas gitara funk/slap yaptırmışlar.

Ve siz bana gelip hala "E ama Mithat, Pink Floyd'un The Wall albümündeki tuğlalar..." diyeceksiniz. Demeyin. Kalbinizi kırarım ve hatta ağzımı da bozabilirim.

Liriklerdeki kaos ve ritmik matematik önünde ceketimin düğmelerini ilikliyorum. Türkünün sözlerine, o "Kağızman’a ısmarladım nar gele" kısmına gelelim. Şimdi burada sembolizm arayan entel dantel tayfa çıkacaktır: "Efendim nar burada bereketi, parçalanmışlığı, toplumun atomize yapısını simgeliyor" falan filan... Hadi oradan! Adam nar istemiş lan işte. Adamın canı nar çekmiş ya da birine nar göndermiş. Sembolizm denen o sinsi, o içten pazarlıklı anlatıma gerek yok. Şarkının olayı sözlerinde değil, o sözlerin ritmik yapısında.

Şarkı 4/4'lük batı müziği kalıbında giderken, araya giren o aksak ritimler, o 7/8'lik, 9/8'lik geçişler... Bu bir müzik değil, bu bir matematik problemidir. Dream Theater "Dance of Eternity" şarkısında 108 kere ritim değiştirince "Vay be adamlar ne çalmış" dersiniz ama Haluk Levent bunu 1996'da yapınca "Aaaaaouuuvvv! Halay potpurisi bu ya üfffffff ne kadar banal!" deyip geçiyorsunuz. Seyirciye, dinleyiciye neden bu kadar önyargı yüklüyorsunuz siz kuzum allasen?

"Guilty Pleasure" (Mahçup Zevk) tabirinden nefret ettiğimi daha önceki yazılarımdan birinde söylemiştim. Ben bu şarkıyı dinlerken mahçup falan da olmuyorum valla. 90'larda çocuk ve ergen idim lan ben. O zamanlar bu şarkı çalınca deli gibi tepindiğim olmuştu, şimdi dinleyince içindeki o progresif yapıyı, o teknik derinliği görüyorum ve yine tepiniyorum. Evet yine tepiniyorum. Değişen tek şey ise yaşım ve müzik kulağım.

Alın size felsefe: Kağızman şarkısı, Türk müzik tarihinin en "underrated" (değeri bilinmemiş) progresif rock operasıdır. Aksini iddia eden gitsin sabaha kadar Radiohead dinleyip depresyona girsin, benim keyfim yerinde.

Nar gele, nar gele...


Mithat Erdoğan 

Ocak 2026