Geçen gün kendimi "Reminiscence Bump" (Anımsama Tümseği), "Nöral Bağlanma" (Neural Consolidation) ve "Müzikal Donma" (Musical Freeze) kavramlarını araştırırken buldum. 12-20 yaş arasında dinlediğim müziklere sardığım bir dönemden geçiyorum diyebilirim. "Adanalı atağı" geçirdiğim bir gün Haluk Levent ve Feridun Düzağaç dinlerken, çalan Haluk Levent’in "Kağızman" yorumu ise aniden bir satori (ani aydınlanma) yaşamama vesile oldu. Şimdi sizinle yaşadığım bu ani aydınlanmayı paylaşacağım.
Progresif Rock dinleyicisini bilirsiniz. (Yazar burada
ukalalık yapmak istemiştir. Progresif Rock dinleyicisini bilmeyenler de gitsin
araştırsın valla her şeyi benden beklemeyin.) Genelde çekilmez insanlardır (Ben
de dahil). Bir şarkının şarkı olabilmesi için illa içinde kuantum fiziği
formülleri, 19/8’lik ritimler ya da Rick Wakeman’ın (Yes grubunun kalvyecisidir
kendisi, kendisini bilmeyen, tanımayan zır cahiller için onu da belirteyim dedim.)
pelerinli klavye soloları olması gerektiğini savunurlar. Pink Floyd dinlemeyi
bir kişilik özelliği sanan, Dream Theater’ın notaya basma hızını “duygu”
zanneden bu kitleye üzücü bir haberim var.
Artık kesinlikle eminim, Dünya üzerinde 1990’larda yapılmış
en iyi progresif rock şarkısı İngiltere’den ya da Amerika’dan çıkmadı. O şarkı,
Haluk Levent’in “Kağızman”ı!
Gülmeyin lan. Gayet ciddiyim. Hatta tüm samimiyetimle
belirtmek isterim ki bu yazımdaki iddialarımın her biri, o çok sevdiğiniz Dream
Theater albümlerinden daha gerçek be!
Müzik otoriteleri (!) yıllarca bizi uyuttular. Bize “Anadolu
Rock” diye yutturulan şeyin aslında “Anadolu Prog” olduğunu görmezden geldiler.
Üzülerek belirtmeliyim ki biz yıllarca elin İngiliz’inin “Bohemian
Rhapsody”sindeki o koro bölümlerine (operatik vokal diyorlar hani) ağzımız açık
bakmışız ama burnumuzun dibindeki polifonik devrimi görememişiz.
Girişteki o acapella açılışı hatırlayın. Enstrüman yok.
Sadece ritmik bir nefes alışverişi ve üst üste binmiş vokaller: “Hey! Hey!
Hey!”... E güzel kardeşim, Freddy Mercury yapınca “sanat” oluyor da Haluk
Levent yapınca neden “türkü girişi” oluyor? O girişteki vokal harmonisi, insan
sesinin enstrüman olarak kullanıldığı, modern insanın varoluşsal sancısını
“Hey” nidasıyla dışavuran bir başyapıt değil de nedir? Arkada metronom gibi
işleyen o nefes sesleri, Pink Floyd’un “Dark Side of the Moon”daki kalp atışı
seslerinden daha gergin ve daha gerçek değil midir? Sentetik değil, organik
üstelik. Hey yavrum hey! Samimiyetsiz ve hesaplı kitaplı stüdyo efektleri yok,
ciğer var ciğer!
İşin teknik, yani o “nerd”lerin bayıldığı kısmına gelecek olursak; şarkıdaki
elektro gitar tonuna hiç dikkat ettiniz mi kıvırmadan söyleyin? Gitarist orada
gitar çalmıyor; elindeki Fender Stratocaster ile (yani Fender Stratocaster
olduğunu düşünüyorum ben en azından) resmen kemençe simülasyonu yapıyor. O
drive tonu, o tel çekme (bend) teknikleri... Gitar resmen "Ben aslında
kemençeyim ama amfiye bağlandım" diye bağırıyor. Bu, enstrümanın kimliğini
reddedişidir. Bu bir başkaldırıdır. Gitarın o hırçın distortion’ı ile
kemençenin o kıvrak, mikrotonal yapısını harmanlamak; Jethro Tull’ın flütü rock
müziğe sokmasından çok daha büyük bir vizyondur. "Nar gele" diye sözü
olan anonim türkünün cover’ında resmen gitarı kemençe gibi çaldırıp, bas gitara
funk/slap yaptırmışlar.
Ve siz bana gelip hala "E ama Mithat, Pink Floyd'un The
Wall albümündeki tuğlalar..." diyeceksiniz. Demeyin. Kalbinizi kırarım ve
hatta ağzımı da bozabilirim.
Liriklerdeki kaos ve ritmik matematik önünde ceketimin
düğmelerini ilikliyorum. Türkünün sözlerine, o "Kağızman’a ısmarladım nar
gele" kısmına gelelim. Şimdi burada sembolizm arayan entel dantel tayfa
çıkacaktır: "Efendim nar burada bereketi, parçalanmışlığı, toplumun
atomize yapısını simgeliyor" falan filan... Hadi oradan! Adam nar istemiş
lan işte. Adamın canı nar çekmiş ya da birine nar göndermiş. Sembolizm denen o
sinsi, o içten pazarlıklı anlatıma gerek yok. Şarkının olayı sözlerinde değil,
o sözlerin ritmik yapısında.
Şarkı 4/4'lük batı müziği kalıbında giderken, araya giren o
aksak ritimler, o 7/8'lik, 9/8'lik geçişler... Bu bir müzik değil, bu bir
matematik problemidir. Dream Theater "Dance of Eternity" şarkısında
108 kere ritim değiştirince "Vay be adamlar ne çalmış" dersiniz ama
Haluk Levent bunu 1996'da yapınca "Aaaaaouuuvvv! Halay potpurisi bu ya
üfffffff ne kadar banal!" deyip geçiyorsunuz. Seyirciye, dinleyiciye neden
bu kadar önyargı yüklüyorsunuz siz kuzum allasen?
"Guilty Pleasure" (Mahçup Zevk) tabirinden nefret
ettiğimi daha önceki yazılarımdan birinde söylemiştim. Ben bu şarkıyı dinlerken
mahçup falan da olmuyorum valla. 90'larda çocuk ve ergen idim lan ben. O
zamanlar bu şarkı çalınca deli gibi tepindiğim olmuştu, şimdi dinleyince
içindeki o progresif yapıyı, o teknik derinliği görüyorum ve yine tepiniyorum.
Evet yine tepiniyorum. Değişen tek şey ise yaşım ve müzik kulağım.
Alın size felsefe: Kağızman şarkısı, Türk müzik tarihinin en
"underrated" (değeri bilinmemiş) progresif rock operasıdır. Aksini
iddia eden gitsin sabaha kadar Radiohead dinleyip depresyona girsin, benim
keyfim yerinde.
Nar gele, nar gele...
Mithat Erdoğan
Ocak 2026
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder