Benim festival filmi meraklısı olacağım zaten kaderimde yazılıymış. Yani kimse “neden arthouse izliyorsun” filan demesin… çünkü ilk sinema deneyimim bir Fransız dramıydı. Beş yaşında çocuk, elinde mısır kovası, hazır… Hayalet Avcıları 2’ye gidecek sanıyor… kader diyor ki: “Hayır kardeşim, senin ruhun Cannes’a ait.”
1989 sonuydu.
Adana’dayız. Benim tek isteğim: Hayalet Avcıları 2 filmini izlemek, TV’de,
gazetede reklamını görmüşüm, aklım çıkmış. Haftalarca babamın başının etini
yemişim. Sonunda babam dedi ki, “Tamam oğlum, bu akşam sinemaya gidiyoruz.” Ben
sevinçten deliriyorum. Hayaletleri yakalayacağız, proton pack’ler, Ecto-1
arabası filan…
Sinemaya vardık, Adana’daki
meşhur Arı Sineması. Gişedeki adam babama bir şeyler dedi. Babam döndü, yüzünde
o klasik “kötü haber” ifadesi var: “Oğlum Hayalet Avcıları 2 kalkmış.”
Ben: “Olsun, o
zaman başka ne varsa onu izleyelim.” O yaşta sinemadan eli boş dönmek yok,
prensip meselesi. Babam gişedeki adama tekrar döndü, adam şöyle dedi galiba:
“Abi, çocuklar için bir tek ‘L’Ours’ var.” Yani… Ayı.
İçeri girdik. Hayaletler,
lazerler, “Who you gonna call?” vs. beklentisi ile geldiğim sinema salonunda
içeride perdede manzara şu; sahnede ormanda yürüyen bir yavru ayı. Sonra başka
bir ayı geldi. Sonra yine sessizlik. Ve filmde diyalog yok! İki saat boyunca
ayı ASMR izledim!
Ben 5 yaşındayım,
“babam bana bir mesaj mı veriyor acaba?” diye düşünüyorum. Film boyunca içimden
“baba… ben mi yavru ayıyım?” diyorum. Babama bakıyorum, suratında ciddiyet:
“Hayat böyledir oğlum. Ormanda yalnızsın, dikkat et, insanlar kötü.” Ben: “Yani
Hayalet Avcıları yok, ama varoluş sancısı var…”
Yıllar sonra filmi
tekrar izledim, gerçekten şaheser. Jean-Jacques Annaud çekmiş, yönetmenliği
inanılmaz. Aynı adam Quest for Fire’ı da çekmiş. O filmde de konuşma
yok, sadece “ilkel dil”. Dilbilimci Anthony Burgess yazmış. Yani çocukken ben
farkında olmadan sinema sanatıyla inisiyasyon töreni yaşamışım.
Şimdi düşünüyorum:
O gün Hayalet Avcıları 2’yi izleseydim, bugün Marvel filmlerine gülüyor
olurdum. Ama ben o gün Ayı izledim. Ve artık hiçbir film bana o kadar
travmatik gelemiyor. Yani ilk filmimde annesini kaybeden bir ayı vardı, şimdi
Cannes’da “sessiz acı” temalı film izlerken gözüm doluyor, ama aynı zamanda
diyorum ki: “Evet, bu plan sekansı gerçekten Tarkovski dokunuşu taşıyor.”
Ve hâlâ o günü
hatırladıkça şunu diyorum: Bazen sinema seni seçer. Ve bazen o seçim… çok
travmatik olur.
Benim sinemayla ilişkim Hayalet Avcıları’ndan başlayıp sessiz bir ayı filminde
travmayla sonuçlandıysa… bu saatten sonra Fast & Furious izlemem
zaten imkânsız. Ben artık sinemada konuşulmayan diyaloglara, olmayan sahnelere,
bitmeyen plan sekanslara alıştım. Bazen arkada biri “bu film çok sıkıcı” diyor.
Ben dönüp şöyle diyorum: “Shh... Sessizlik karakterin iç dünyasını anlatıyor.” …ve
sonra içimden küçük bir ayı sesi geliyor: “Mırrr… yine travma başladı.”
Mithat Erdoğan
Kasım 2025
Fethiye - MUĞLA
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder