31 Ekim 2025 Cuma

Meursault’nun Lüks Sergi Daveti: Sessizliğin Estetiği mi, Ayrıcalığın Simyası mı?

“Mother died today. Or yesterday maybe, I don’t know… That doesn’t mean anything.”

Albert Camus, The Stranger

"Annem bugün öldü. Ya da belki dün, emin değilim... Ama fark etmez — bunun hiçbir anlamı yok.

— Albert Camus, Yabancı

Bir zamanlar ölüm karşısında bile anlam aramayı reddeden Meursault, bugün bir sanat galerisine girseydi, muhtemelen aynı kayıtsızlıkla etrafa bakardı. Beyaz şarap kadehlerini birbirine tokuşturan, küratörün soyut cümlelerine başını sallayan davetlilerin arasında bir “yabancı” olurdu yine. Çünkü bu tür etkinliklerde sanat, duygusal bir ortaklık değil, sosyoekonomik bir şifre haline gelmiştir. “Katılım davetiyle sınırlı bir kamusallık”, tıpkı Meursault’nun toplumun ahlak kodlarına yabancılığı gibi, sanatın da kendi halkına yabancılaşmasıdır artık.

Sergi salonundaki spot ışıkları Meursault’nun üzerine düşen güneş kadar yakıcıdır; ama bu ışıklar gerçeği değil, vitrini aydınlatır. Sanatın tabana yayılması gerektiği yerde, sanatın tabanını oluşturan insanlar dışarıda bırakılmıştır — tam da Camus’nun anlattığı o “absürd” dünyanın estetik versiyonu gibi.

Estetikle Arınanlar Kulübü

Her şehirde olur: beyaz duvarlı, sessiz, steril, “yaratıcı enerjiyle dolu” olduğu iddia edilen bir yer. İçeri girmek için davetiye gerekmez; sadece davet edilmeye uygun görünmek yeterlidir. Sanatın herkese açık olması gerektiğini düşünenler için değil orası — sanatın herkesin seviyesinde olmaması gerektiğini düşünenler için.

İçeride sanat konuşulmaz, daha çok “sanat çevresi” konuşulur. Ve hemen herkes sanatçıdan çok sanatçının kimlerle takıldığını merak eder. Bir tablo değil, bir statü nesnesidir orada asılan şey: “Bakın, biz de sanatı destekliyoruz.”

Sanat mı, Sosyal Statü Aerobiği mi?

Gerçekten sanatı seven biriyle, sanatı seven biriymiş gibi davrananı ayırt etmek zordur. Ama genelde bir ipucu vardır: biri eserle konuşur, diğeri eserin yanında konuşur. Bu insanlar bir tablonun önünde durup “ışığın geçişi müthiş” derler. Sanki Picasso onların salondaki avizesini boyamış gibi davranırlar. Bir tabloyu anlamak yerine onu anlamış gibi görünmek, artık daha yüksek bir sanattır.

“Derin düşüncelere daldım.”

Hayır, fiyat listesine baktın sadece.

Yaratıcılık mı, Etkinlik mi?

Bu yerlerde sanat, üretim değil; bir etkinliktir. “Sanatla iç içe birkaç gün” — yani fırça, güneş gözlüğü ve selfie çubuğu aynı çantada. Sanatçılar etrafındaki doğadan ilham alırken, doğa “rica ederim, almayın” diyor sanki.

Her şeyin bir ritüeli var: Espresso makinesi ısınmadan ilham gelmiyor, Gösterişli kıyafetler giyilip gösterişli şapkalar ve hatta fularlar takılmadan üretim başlamıyor. Ve sonra o işler sergileniyor. Kimse ne anlatıldığını bilmiyor ama herkes “çok etkileyici” diyor — çünkü etkilenmemek ayıp sayılıyor.

Kutsal Üçlü: Şarap, Şapka, Şekil

Birileri “sanatın dönüştürücü gücü”nden bahsediyor. Diğeri “yerel halkla bağ kurmanın önemi”nden. Tabii bunlar söylenirken en yakın yerel halk, otoparktaki güvenlik görevlisi ya da o bölgedeki kafe ve restoranlardaki garson ya da barista oluyor. Bu kadar estetik içinde, gerçekliğe yer yok. Politika kirletir, emek terletir, halk kalabalıktır —bu yüzden hepsi uzakta tutulur.

Sanat burada bir kaçış simülasyonu. Bir tür vicdan masajı.

Baudrillard haklıydı:

Burada sanatın kendisi değil, simülasyonu sergileniyor.

Ve belki de sanatın bugünkü hali tam olarak budur:

Toplumun ortasında durup, hiçbir şeye karışmadan bakan bir Meursault. Farkı şu ki o, güneşin altında bir cinayet işlemişti; biz o gösterişli ve şatafatlı galerilerdeki soğuk ışıkların altında anlamı öldürdük.

Sanatın Gerçek Sahibi Dışarıda

O sırada dışarıda biri, duvarına eski bir afiş parçasını yapıştırıyor. Bir başkası, hurdadan heykel yapıyor. Kimse onlara “sanatçı” demiyor ama onlar gerçekten bir şey anlatıyor. Çünkü sanat, klimanın altında değil, terin içinde doğar. Bütçesi yoktur, bahanesi de. Gerçek sanatın sponsoru yoktur, çünkü o kimsenin malı değildir.

Zenginler Arasında Ölmek Üzere Olan Sanat

Sanatın ruhu, hâlâ bir yerlerde hayatta. Ama bazen, steril ve şatafatlı salonlarda oksijensiz kalıyor. “Estetikle arınmak” bahanesiyle vicdanını yıkayanların arasında, sanat da duşta kayıp gidiyor.

George Carlin yaşasaydı şöyle derdi:

“Sanatı parayla desteklemek, ormana yangın çıkarıp sonra bir fidan dikmek gibidir.”

Biz yine de çay bahçesinde oturur, plastik sandalyede Van Gogh tartışırız. Hem orada klimanın sesi değil, denizin sesi var. Ve ilham hâlâ ücretsiz.


Mithat Erdoğan

Ekim 2025

Fethiye


16 Ekim 2025 Perşembe

Küçük Şeyler Sevindirir Ruhumu

Bu sabah Antalya’da kaldığım otelden müşterime giderken, sıkışık trafiğin içinde yanımdaki bir araç dikkatimi çekti. Siyah bir Tesla’ydı. Direksiyonun başında, elektronik sigara içen bir adam oturuyordu. Füme renkli kazağını omzuna atmış, boynundan geçirip bağlamıştı. Üzerinde düz beyaz bir tişört vardı. Otuzlarının sonu, belki kırklarının başındaydı. Sol elindeki elektronik sigarayı sık sık ağzına götürüp içine çekiyor, sonra gözlerini uzakta bir noktaya dikip o noktaya uzun uzadıya bakıyordu.

Elektronik sigara cihazının gövdesinde yanıp sönmekte olan neon yeşili ışıklar vardı. İçine çekip üflediği duman, sigara dumanından çok pişmekte olan bir yemeğin buharına benziyordu. Tatsız bir görüntüydü. Derken bir anda yoğun sabah trafiğinin keşmekeşi esnasında aracı gözden kaybettim.

Birkaç dakika sonra ise yanıma soluk bordo renkli bir Kartal yanaştı. Ön camları açıktı. Direksiyonda, siyah kumaş pantolonunun üzerine açık mavi yakalı tişört ve tişörtün altına beyaz atlet giymiş, kafasında bir tarım ilacı markasının eşantiyon şapkası olan, neredeyse tamamen beyazlamış kirli sakallı bir adam vardı. Gür kaşlarının altındaki yüzü ellili yaşlarının ortasında görünüyordu.

Trafik durunca, yan koltuktaki sigara paketine uzandı. Tekel 2000 Kırmızı Uzun. Paketten bir sigara çıkardı, yaktı. Kallavi bir nefes çekip dumanın tamamını aracın içine üfledi. Karşıdan vuran güneş ışığının hareleri sigara dumanının içinde dans ediyordu. O an, yanımdaki araçta nikotin bağımlısı bir derviş oturuyormuş gibi geldi bana.

Önce Tesla’daki, sonra Kartal’daki adam… İkisi de kendi stereotiplerinin birer temsili gibiydi. Arka arkaya iki ayrı klişeye denk gelmem, sıkışık trafiğin ızdırabını ilginç biçimde hafifletmişti. 

Mutlu hissettim. Sigarayı bırakmamış olsam, belki ben de o an bir tane yakardım. Ama hayatım boyunca direksiyon başında sigara içen biri ol(a)madım.

“Ben hangi stereotipe uyuyorum lan acaba?” diye düşünürken, arkamdan gelen korna sesleriyle irkildim. Trafik açılmıştı. Düşüncelerimden sıyrılıp yola devam ettim.

 

Ekim 2025 - Antalya

Mithat Erdoğan

 


19 Ağustos 2025 Salı

Sanatın Üzerine Sıkılan Parfüm: Beyaz Türklük ve Kokteyl Tarifleri

Sanat kimin elinde parlıyor? Kimin elinde kokteyle dönüşüyor? Daha dün internette önüme bir kitap düştü: sanatçıların özel hayatlarından anekdotlarla kokteyl tariflerini, müzik listelerini bir araya getirmiş. Yani düşünün, Van Gogh kulağını kesiyor ama siz o trajediyi “günün önerilen içkisi” eşliğinde deneyimliyorsunuz. Sanat tarihinin acısı, dramı, sancısı; kadehin yanına konan atıştırmalık gibi sunuluyor.

Sanatın çilesi, kanı, teri… bunların hepsi bir yana, bizde sanat artık “Instagram story’ye uygun” hale getirilmiş durumda. Sanatçının hayatı da, eserleri de, acısı da dekor: Yeter ki salondaki sehpanın üstünde güzel dursun. İşte “beyaz Türklük” tam da böyle bir şey değil mi? Sanatı yaşamak değil, sanatı aksesuar gibi taşımak.

Beyaz Türk Estetiği: Sanat = Lifestyle

“Beyaz Türk” dediğin kesim sanatı hiçbir zaman sanat olduğu için sevmedi. Onlar için sanat, “bakın ne kadar kültürlüyüz”ün en şık kanıtıydı. 

Boğaz manzaralı villada Picasso reprodüksiyonunun önünde kadeh kaldırmak. Açılışta birkaç satır sanatçı biyografisi okumak ve ardından “çok etkilendim” demek.

Şimdi sadece ambalaj değişti: şarap kadehinden kokteyl bardağına, katalogdan Instagram feed’ine geçildi. Ama öz aynı: Sanat, bir aksesuar. Evet, bu ülkede sanat bir aksesuar! Yaka iğnesi gibi, Hermes çanta gibi. Taktın mı kültürlü görünürsün.

Ambiyansın Sanatın Önüne Geçtiği Mekânlar

Bir de şu mekânlar var, kendini “sanatla iç içe” diye pazarlayan ama aslında butik tatil köyü estetiğiyle işleyen yerler. Taş duvarlar, rustik dekor, loş ışıklar, el yapımı seramikler… Sanat değil, “ambiyans” satıyorlar.

Etkinlikleri düşünün: sabah yoga, öğlen brunch, akşam sergi açılışı. Tabii ki serginin kendisi değil, orada kadehle çekilen fotoğraf önemli. Çünkü sanat burada bir aksesuar değilse bile, en azından bir arka plan dekoru. Resmin, heykelin ne dediği önemli değil; önemli olan fotoğrafın filtreyle daha iyi parlayıp parlamadığı.

Samimiyet mi? Hadi Oradan…

Sanatın derdi, insanın derdiyle buluştuğunda anlam kazanır. Ama bu tarz yaklaşımlarda derdi satıyorlar. 

Van Gogh’un kulağı, Kafka’nın yalnızlığı, Frida’nın acısı… hepsi birer “ürün hikâyesi.” O acıları yaşamak değil, o acıları Instagram caption’ına dönüştürmek marifet olmuş.

Sanat artık “acıyla yoğrulmuş ifade” olmaktan çıkıp “cool görünme aracı”na indirgeniyor. Beyaz Türk şımarıklığı tam da bu: Acıdan estetik çıkar, estetiği içkine kat, üstüne bir de Spotify listesi öner. İşte sana kültür.

George Carlin olsa, “sanatı bile tüketim toplumuna indirdin ya, aferin lan sana sikik medeniyet!” derdi. Ve haksız da sayılmazdı.

Sonuç: Parfümlenmiş Sanat

Benim derdim tek tek kitaplarla, mekânlarla değil. Benim derdim, sanatın bu kadar steril, risksiz, parfümlenmiş hale getirilmesi. 

Sanat dediğin biraz rahatsız etmeli, biraz kanamalı, biraz göze batmalı. Ama burada sunulan sanat, en fazla sehpa üstüne şık bir obje.

Ve evet, bütün bunlar bana beyaz Türklüğün sanata dair özeti gibi geliyor: Acının kendisi değil, estetize edilmiş Instagram versiyonu.

Sonuç?

Sanatı içmek istiyorsanız, kokteyl tariflerine değil; hâlâ kendi kanıyla resim yapan birilerinin gözlerine bakın.

 

 Mithat

18 Ağustos 2025 Pazartesi

Diaspora Muhalefeti: Like’lı, Risksiz, Kalorisiz!

Bugün Ezhel, “Utanıyorum” adlı yeni şarkısını yayınladı — kadın cinayetleri, adaletsizlik ve toplumsal travmalar üzerinden... Tabii ki gayet anlamlı; Berlin’in indie kulislerinden değil, sokakların acısından doğmuş bir çığlık gibi. Ancak o çığlık, ironiktir ki hâlâ büyük çoğunlukla Türkiye’deki dinleyicilere hitap ediyor.

Ben kimsenin yurtdışına gitmesine karışmam. Ezhel’in Berlin’de rap yapması da normaldir, Can Dündar’ın Almanya’da gazete çıkarması da. İnsan nefes almak ister, özgür olmak ister. Bu tercihe tabi ki itirazım yok.

Ama mesele şu: Bütün o “vatansever muhaliflik” imajı kime satılıyor? Almanya’daki insanlara mı? Hayır. Ezhel’in dinleyicisinin çoğu hâlâ Türkiye’de yaşıyor. Can Dündar’ı da Almanya’daki komşusu değil, Türkiye’deki muhalifler okuyor. Yani sahnede veya yazıda “biz vatan için buradayız” derken aslında Berlin’deki birine değil, İstanbul’daki birine hitap ediyorlar. Para da, şöhret de, destek de yine Türkiye’den geliyor.

İşte paradoks burada: Türkiye’de kalmayı göze almayıp, dışarıdan Türkiye’ye muhaliflik satıyorsun ve alıcın yine Türkiye’de kalan insanlar. Bu bana biraz samimiyetsiz geliyor. Çünkü içerideki insan, gerçekten o vatanseverliğin bedelini ödüyor: işinden oluyor, gözaltına alınıyor, susturuluyor. Sen ise dışarıdan aynı bedeli ödemeden kahramanlık hikâyesi anlatıyorsun. Hem beğeni topluyorsun, hem risk almıyorsun. Yani bildiğimiz diyet tatlısı gibi: Kalori yok, ama tatlı yiyorsun.

Belki sorun onların gitmiş olmaları değil, gitmiş olmalarına rağmen hâlâ “vatanseverlik dersi” verme konforunu kendilerinde bulmaları. Çünkü işin gerçeği şu: Ezhel’in Berlin sahnesinden söylediği sözler, Can Dündar’ın Almanya’dan yazdığı yazılar, içeridekilerin riskleri sayesinde hâlâ anlam buluyor. Ama dışarıdakiler bunu bir “marka”ya dönüştürdüklerinde, işte orada midemde bir samimiyetsizlik ekşimesi oluyor.

Sonuçta mesele şu: Vatan sevgisini bana Berlin’deki bir konserden ya da Köln’deki bir gazete köşesinden pazarlayabilirsiniz. Ama o sevgiyi satın alanların çoğu hâlâ Türkiye’de yaşıyorsa, o zaman bu iş bir muhalefet eylemi olmaktan çok, cilalı bir ticari paket gibi görünmeye başlıyor. Ve ben, şahsen, bu paketi satın almıyorum.


Mithat


27 Şubat 2025 Perşembe

Mazeret Sunmuyorum (VI)

“İnsanlar artık ‘ofis asistanı’ yerine ‘sekreter’ diyemiyor. Ama ‘insan kaynakları’ bölümü seni işten atarken hâlâ ‘kovuldun’ diyebiliyor.”

 Ricky Gervais

 

1.      Emniyet güçleri tarafından yapılan operasyonda sahte içki satışı yapılan bir mekân basıldı.

Baskında sahte içki üretip satan bir çete ve sahte içki satışından sahte KDV ve sahte ÖTV tahsil eden başka bir çete çökertildi.

Sahte içki alan ve bu işlem esnasında sahte KDV ve sahte ÖTV ödeyen alıcılar ise; “ödediğimiz vergilerin iadesini alabilecek miyiz?” diyerek emniyet güçlerinin sabrını zorladı.


2.      O kadar başarısız bir öğrenci idi ki girdiği DNA testini bile geçememişti.


3.      Sevgili eşim bu sene tezsiz yüksek lisans yapmaya başladı. Haftada 2-3 günlüğüne İstanbul’a gidiyor bu yüzden de.

Bana her seferinde gelip “bu hafta dersim var” dediğinde, “Dersim değil Tunceli diyeceksiniz! Herkes akıllı olacak!” şakası yapıyorum. Ben de böyle mikro bir ulusalcıyım.


4.      Sorumluluklarımı erteleme sorunumun boyutunu şöyle izah edeyim; geçen gün önemli bir işi yapmaya başlamak için alarm kurmayı unutmamak adına alarm kurdum. Alarmın adına da “o işi yapmaya başlamak için alarm kurmayı unutma” dedim. Sonra da alarm kurmayı unutmamak için kurduğum alarm çalınca 10 dakika ertele tuşuna bastım.


5.      İyi bir polisiye eserinin olmazsa olması karanlıkta yakılan el feneridir.


6.      Para harcamak; çok fazla parası olanlar için tam zamanlı bir iştir.


7.      Politik doğruculuk konusunda çok hassas bir arkadaşım var. Beyaz eşya alacağı zaman ırkçı söylemde bulunmamak için “beyaz eşya” tabirini kullanmaktan imtina eder ve alacağı ürünün spesifik adını söylemeyi tercih eder.


8.      Terapi için gittiğim psikiyatrda hasta koltuğunun önündeki sehpada duran kocaman peçetelik ve kâğıt havluyu her gördüğümde ergenlik anılarım depreşiyor ve erekte oluyorum. Anksiyete için gittiğim terapide çocukluğuma değil de ergenliğime mecburi bir dönüş yapıyorum.


9.      İkili ilişkilerde çok başarısız olduğunu düşünen bir arkadaşıma “ikili ilişkilerden uzak dur, ne bileyim mesela grup seks partilerine git” tavsiyesi verdim. Beni dinledi ve artık çok mutlu, frengi ve AIDS’i var ama ilişki sorunu çözüldü.


10.   Geçen gün komedyen bir arkadaşımla konuşuyorduk ve bana yazdığı bir şakayı gösterdi.

Şaka; “insan kadınlara bayan diyemiyoruz ya dişi kedilere bayan diyebiliyor muyuz?” 

şeklinde idi.

Biraz düşündüm ve “Bu konuda benim yorum yapmam doğru olmaz” dedim.

Arkadaşım; “Neden lan?” diye sorunca;

“Kediler mevzu bahis olduğu için ‘kedinin beyanı esastır’ diye düşünüyorum” dedim ve bir süre sustuk.


11.   Arkadaşım İhsan ile sokakta yürürken ne zaman havada bir uçak görsem; "Bak! İhsansız hava aracı" şakasını yapma dürtüme engel olamıyorum.


12.   Basketbol maçı esansında top taşıma (traveling) kuralını ihlal eden bir oyuncu gördüğümde hep “oyuncunun bu eylemine 'work & travel' diyebiliriz bence lan!” düşüncesine kapılıp uzaklara dalıyorum.


Duman - Dönek

Mithat Erdoğan

27 Şubat 2025

Fethiye / MUĞLA

19 Şubat 2025 Çarşamba

Mazeret Sunmuyorum (V)

 

"Gelecek harika görünüyor
Bu, bir iş adamının sana mal satmak için kurduğu komplonun harikası
Kimse umursamıyor
Ah, sen umursuyorsun, biliyorum
Sen umursuyorsun, biliyorum
Sen umursuyorsun, biliyorum
Bir süreliğine unuttum"

(Belle and Sebastian- The Loneliness of a Middle Distance Runner)

 

       Son bir kaç aydır bir quiz night etkinliği için soru ve cevap hazırlıyorum. Soruları eğlenceli hale getirmek için şıkların içine kendi hazırladığım metinleri ekliyordum. Quiz night dediğimiz şey neticede test gecesi, quiz night dememizin sebebi Türkçesinin kulağa o kadar da havalı gelmemesi!

Uzunca süre test hazırlamak ile hemhal olunca (bu kelimeyi hep cümle içinde kullanmak istemişimdir, spiritüalistlerin ve “bakın ben ne kadar da entelektüel ve derin birisiyim” şovu peşindekilerin vazgeçilmez kelimelerindendir ha, boru değil!) bir şey aklıma takıldı ve bu konuyu hiç araştırmadığımı fark ettim.

Anadolu Lisesi ve Fen Lisesi sınavında dört şık, ÖSS’de (o dönemki üniversiteye giriş sınavı) ise beş şık mevcuttu ve bu sınavlarda sırası ile "Üç yanlış bir doğruyu götürür" ve “Dört yanlış bir doğruyu götürür” kuralı vardı. Bizi sürekli; “bilmiyorsanız sallamayın” diye uyarırdı öğretmenlerimiz ve ebeveynlerimiz. Ben şimdiye kadar bize verilen bu tavsiyeyi, uyarıyı hiç sorgulamadığımı fark ettim ve bunun matematiksel olarak nerede durduğunu araştırmak için hesaplamaya başladım.

Bizi yiyip yemediklerini merak ediyordum ve gecenin bir yarısı kalkıp bunun matematiksel ispatını hesaplamaya başladım, çünkü neden başlamayayım?

Önce dört şıklı bir testte, üç yanlış bir doğruyu götürüyor kuralı altında, cevabını bilmediğiniz bir soruya rastgele cevap vermek ile soruyu boş bırakmak arasındaki beklenen getiriyi karşılaştırdım.

Sonra da beş şıklı bir testte, dört yanlış bir doğruyu götürüyor kuralı altında, cevabını bilmediğiniz bir soruya rastgele cevap vermek ile soruyu boş bırakmak arasındaki beklenen getiriyi karşılaştırdım.


Dört şıklı testte;

Bir soruyu doğru yapmanın getirisi: +1 puan

Bir soruyu yanlış yapmanın maliyeti: −1/3​ puan (çünkü 3 yanlış bir doğruyu götürüyor)

Soruyu boş bırakmanın getirisi: 0 (sıfır) puan

Sorunun doğru cevabını bilmediğimiz için rastgele cevap verirsek doğru cevabı bulma olasılığı: 1/4​

Yanlış cevap verme olasılığı: 3/4


Rastgele Cevap Verme Durumu:

Beklenen değer (E), tüm olasılıkların ağırlıklı ortalaması alınarak hesaplanır:

E = (doğru cevap olasılığı × doğru cevap getirisi) + (yanlış​ cevap olasılığı × yanlış​ cevap maliyeti)

 E=P(Dogru)×(+1)+P(Yanlıs¸)×(1/3)


E=14×1+34×(13)E = \frac{1}{4} \times 1 + \frac{3}{4} \times \left(-\frac{1}{3}\right)
E=14312E = \frac{1}{4} - \frac{3}{12} E=1414=0E = \frac{1}{4} - \frac{1}{4} = 0

Hesaplayınca; rastgele cevap vermenin beklenen getirisi 0 (sıfır) puandır.


 Soruyu Boş Bırakma Durumu:

Soruyu boş bırakmanın getirisi her zaman 0 (sıfır) puandır.


Karşılaştırma:

Beş şıklı bir testte bu hesaplamayı aynı şekilde yaptığımızda da rastgele cevap verme durumu ile soruyu boş bırakma durumunun beklenen getirisi eşit çıkıyor. 

Yani yine iki alternatifin de beklenen getirisi 0 (sıfır) !


Sonuç;

Ya işte böyle! Matematiksel olarak bilmediğiniz bir soruda, dört şıklı ya da beş şıklı bir testte kafadan sallamanın beklenen getirisi ile soruyu boş bırakmanın beklenen getirisi birbirine eşit!

Sınav stratejisi, olası ceza, moral yönetimi vb. faktörler yüzünden bizi yıllarca bilmediğimiz soruda sallamaktan alıkoymuşlar, 

Sallamanın matematiksel getirisi ile boş bırakmanın matematiksel getirisinin aynı olduğunu bizden gizlemişler. (biz de sığır gibi hiç hesaplamamışız gerçi ama o ayrı bir konu.) 

Bizim "risk almanın tadına varmamıza" ket vurmuşlar, 

Bizim çılgın ruhumuzu örselemişler…


The Loneliness of a Middle Distance Runner


Mithat Erdoğan

19 Şubat 2025

Fethiye / MUĞLA

22 Kasım 2024 Cuma

Mazeret Sunmuyorum (IV)

I've seen things you people wouldn't believe. Attack ships on fire off (the) shoulder of Orion. I watched C-beams glitter in the dark near the Tannhäuser Gate. All those moments will be lost in time, like tears in rain. Time to die.

(Siz insanların inanamayacağınız şeylere tanık oldum. Orion’un omzunun ötesinde yanan saldırı gemileri gördüm. Tannhäuser Kapısı’nın yakınlarında karanlıkta parıldayan C-ışınlarını izledim. Bütün bu anlar, yağmurda süzülen gözyaşları gibi, zamanın içinde yitip gidecek. Artık veda vakti.)

Tears in Rain Monologue 

(Yağmurda Gözyaşları Monoloğu) – Blade Runner

1-      Biz büyürken sürekli bireyin özgüvenini koruması ve kendi değerlerini başkalarının yargılarından bağımsız olarak belirlemesi gerektiğini vurgulamak adına; “Başkalarının seninle ilgili ne düşündüklerine kulak asma" diye bir laf dolaşırdı ortalıkta. Bu tür bir yaklaşımın, dış onay bağımlılığını azaltarak kişinin kendini daha özgür, güçlü ve mutlu hissetmesine olanak tanıyacağı ifade edilirdi. Bana mantıklı gelen bir düşünce idi. Kendi hayatımda da çoğu zaman bu deyiş paralelinde davranmaya gayret ettim.

Fakat geldiğimiz noktada; “Başkalarının seninle ilgili ne düşündüklerine kulak asma" lafındaki “başkalarının” tam olarak kimleri / neleri kapsadığını sorgulamaya başladım. Sanırım sadece insanları kapsamıyor. İnsanları diğer insanların kendileri ile ilgili ne düşündükleri de kesmiyor olacak ki artık yapay zekanın kendileri ile ilgili algısını da merak etmeye başlamışlar.

Eminim bu yazıyı okuyanların içinde de “Chat GPT'ye ''Hakkımda bildiklerine dayanarak, hayatımın şu an nasıl göründüğüne dair bir resim çizer misin?'' diye sorduk.” tren(d)ine atlayanlar olmuştur. Lan oğlum yapmayın lan. "Chat GPT hıyar" diyene bir avuç tuz kapıp gitmeyin.

Çok değil ha, 2022 yılında herkes telefonundan Whatsapp uygulamasını siliyordu. O dönem Whatsapp’ın kişisel verileri koruma politikasını mahremiyetin ihlali olarak nitelendirerek dünyanın en tırt aktivistliklerinden birine imza attı insanlar Whatsapp uygulamasını telefonlarından silerek. Herkes gaza gelmişti. Üzerinden üç – dört ay geçmeden ne oldu peki? Aynı yıl içerisinde, yine 2022’de, Whatsapp’ın kişisel verileri koruma politikasını mahremiyetin ihlali olarak nitelendirerek Whatsapp uygulamasını telefonlarından silen o insanlar yapay zekaya yüzlerini taratarak yapay zekanın portrelerini çizmesine izin verdiler ve bunu sosyal medyada paylaşmaya başladılar.

Sonra ben “insanlar geri zekâlıdır” dediğimde çevremdeki insanlar bana tepki gösteriyor. Whatsapp uygulamasını telefonundan silip özgürlük mücadelesi başlatan ancak sonra yapay zekaya gül cemalini taratarak portresini çizdiren binlerce, on binlerce hatta belki yüzbinlerce insanın yüzü şu anda darkweb denilen platformda porno videolarda şekilden şekle giriyor muhtemelen.

Ben Chat GPT’ye; “Hakkımda bildiklerine dayanarak, hayatımın şu an nasıl göründüğüne dair bir resim çizer misin?'' diye sormadım. Sormayı da düşünmüyorum. Bir insanın böyle bir şeyi merak uyandırıcı bulmasını da anlamıyorum. Anlamak da istemiyorum. Böyle bir şeyi sadece Chat GPT’den değil, kanlı – canlı bir ressam ya da illüstratörden de talep etmem. Bana; “Hayatının şu an nasıl göründüğüne dair bir resme bakacak cesaretin ve özgüvenin yok belki de lan senin!” derseniz size “Evet, yok.” derim. Sizinle bu konuyu tartışmam.

Benim sürekli selfie fotoğrafımı instagram hesabımda paylaşacak cesaretim de yok. Benim seyir halinde olmayan bir otomobilin içinde herhangi bir konu hakkında ahkam keserken kendimi videoya çekip bunu sosyal medyada paylaşacak cesaretim de yok. Benim spor salonuna her antrenman yapmaya gittiğimde antrenman yaparken kendimi videoya alıp bunu paylaşacak cesaretim de yok. Bazı konularda cesaret sahibi olmamakta fayda vardır diye düşünüyorum.

Az evvel Instagram’da birisinin story paylaşımında, Atatürk’ün yapay zeka ile konuşturulduğu bir video gördüm. Videonun başlığı da “Atatürk’ün Yapay Zekası Ülkeyi Daha İyi Yönetir” idi. Uzun saçlı ve top sakallı bir adam, buğulu ve romantik sesi ile “Atam” diyerek başladığı cümlelerle Yapay zekanın seslendirdiği Atatürk’e ülkenin problemlerini soruyor ve Yapay Zeka’nın Atatürk sesi ile verdiği cevapları pür dikkat dinliyor. Yapay Zeka’nın seslendirdiği Atatürk’e “Suriyeli mülteciler hakkında ne düşünüyorsun Atam?” dediği noktada videoyu kapattım, daha fazla izleyemedim. Atatürk ve Atatürkçülüğün sömürülmesinde yapay zekanın kullanılmaya başladığı dönemi yaşıyoruz aslında özetle. Yorumlar kısmına ise göz atmaz olaydım. Bu ucuz sömürünün o kadar çok alıcısı var ki! Gözleri dolanlar ve hıçkırıklara boğularak izleyenlerden geçilmiyordu. Bir an yorumlar kısmına; “Nutuk’un tamamını okudunuz mu acaba hiç?” yazmak istedim ama sonra buna da cesaretim olmadığı gerçeği ile yüzleştim.

2-      Tesla, Türkiye'de 2023 yılında 12.150 adet, 2024 yılında ise şimdiye dek 8.100 adet Tesla Y modeli elektrikli otomobil satışı gerçekleştirebilmiş.

Tesla yönetimi gelinen bu  noktada, Türkiye’de hala arka camında Osmanlı Tuğrası mevcut Tesla araç görülmediği için Tesla satış ekibine Türkiye pazarında yeterince satış yapılmadığı konusunda baskı yapmakta imiş.

3-      Adana Otogarında


Şoförler yürüyor. 

Yolcular oturuyor. 

Kebapçı ve tatlıcılar

acısıyla tatlısıyla bağırıyor. 


Şoförler oturuyor. 

Yolcular bekliyor. 

Boyun yastığı 

acaba ne işe yarıyor? 

 

Adana otogarında

sıcağın altında

on yıllık uçak fobim bile 

terden sırılsıklam olmuş 

hatta dile gelmiş;

bu havada otobüsle

seyahat edilir mi!?

diye söyleniyor...


Tears in Rain Monologue 


Mithat Erdoğan

22 Kasım 2024

Fethiye / MUĞLA