12 Mart 2026 Perşembe

Katamaran Hümanizmi

Bazen insanlığın dayanışma kapasitesine bakıyorum ve umutlanıyorum… ama sonra karşıma bir video çıkıyor ve karmaşık hislere, gıcık bir kafa karışıklığına gark oluyorum.

Herkes hasta bir çocuk için destek çağrısı yapmış ama videoların neredeyse hepsi tekneden çekilmiş; denizin ortasından, güverteden, kaptan yerinden…

Derken benim içimde küçük bir iç muhasebe başlıyor: Bundan rahatsız olmam normal mi lan? Yoksa içimdeki sınıf kini insanlığımı mı gölgeliyor diye düşünüyorum.

Belki de insanlar gerçekten iyi niyetliler ve sadece denizin ortasında oldukları için videoyu oradan çekiyorlardır. Ama yine de aklımın bir köşesinde şu düşünce tekinsiz bir sokak serserisi gibi volta atıyor: İnsanlık gerçekten iyi niyetli bir tür mü, yoksa bazı kadrajların biraz pahalı olması mı gerekiyor?

Ve ben tam da bu noktada emin olamıyorum; sorun videolarda mı, yoksa benim içimdeki “bu işte bir sikkoluk var” radarı haybeye mi çalışıyor?

Dürüstçe söylemem gerekirse içimden şu geçiyor: Eğer ben hasta olsaydım ve insanlar benim için yardım çağrısı yaparken arka planda 40 feet’lik katamaranlarını romantik açıyla gösterseydi, muhtemelen iyileşmeden önce şu soruyu kesinlikle sorardım:

“Doktor bey, tedavi masrafı mı daha pahalı, yoksa bu insanların tekneleri mi?”

Evet lan, insanlık gerçekten iyi niyetli bir tür… ama bazen kadrajı biraz pahalı olabiliyor.

Hamiş; Bir de bu dayanışma için teknelerle kortej yapılacakmış. Yani çocuğun tedavisi için dua ederken aynı anda biraz mazot yakacağız gibi görünüyor.


Mithat Erdoğan

Mart 2026


21 Ocak 2026 Çarşamba

90'ların En İyi Progresif Rock Şarkısı Üzerine Bir Tez: Haluk Levent - Kağızman

Geçen gün kendimi "Reminiscence Bump" (Anımsama Tümseği), "Nöral Bağlanma" (Neural Consolidation) ve "Müzikal Donma" (Musical Freeze) kavramlarını araştırırken buldum. 12-20 yaş arasında dinlediğim müziklere sardığım bir dönemden geçiyorum diyebilirim. "Adanalı atağı" geçirdiğim bir gün Haluk Levent ve Feridun Düzağaç dinlerken, çalan Haluk Levent’in "Kağızman" yorumu ise aniden bir satori (ani aydınlanma) yaşamama vesile oldu. Şimdi sizinle yaşadığım bu ani aydınlanmayı paylaşacağım.

Progresif Rock dinleyicisini bilirsiniz. (Yazar burada ukalalık yapmak istemiştir. Progresif Rock dinleyicisini bilmeyenler de gitsin araştırsın valla her şeyi benden beklemeyin.) Genelde çekilmez insanlardır (Ben de dahil). Bir şarkının şarkı olabilmesi için illa içinde kuantum fiziği formülleri, 19/8’lik ritimler ya da Rick Wakeman’ın (Yes grubunun kalvyecisidir kendisi, kendisini bilmeyen, tanımayan zır cahiller için onu da belirteyim dedim.) pelerinli klavye soloları olması gerektiğini savunurlar. Pink Floyd dinlemeyi bir kişilik özelliği sanan, Dream Theater’ın notaya basma hızını “duygu” zanneden bu kitleye üzücü bir haberim var.

Artık kesinlikle eminim, Dünya üzerinde 1990’larda yapılmış en iyi progresif rock şarkısı İngiltere’den ya da Amerika’dan çıkmadı. O şarkı, Haluk Levent’in “Kağızman”ı!

Gülmeyin lan. Gayet ciddiyim. Hatta tüm samimiyetimle belirtmek isterim ki bu yazımdaki iddialarımın her biri, o çok sevdiğiniz Dream Theater albümlerinden daha gerçek be!

Müzik otoriteleri (!) yıllarca bizi uyuttular. Bize “Anadolu Rock” diye yutturulan şeyin aslında “Anadolu Prog” olduğunu görmezden geldiler. Üzülerek belirtmeliyim ki biz yıllarca elin İngiliz’inin “Bohemian Rhapsody”sindeki o koro bölümlerine (operatik vokal diyorlar hani) ağzımız açık bakmışız ama burnumuzun dibindeki polifonik devrimi görememişiz.

Girişteki o acapella açılışı hatırlayın. Enstrüman yok. Sadece ritmik bir nefes alışverişi ve üst üste binmiş vokaller: “Hey! Hey! Hey!”... E güzel kardeşim, Freddy Mercury yapınca “sanat” oluyor da Haluk Levent yapınca neden “türkü girişi” oluyor? O girişteki vokal harmonisi, insan sesinin enstrüman olarak kullanıldığı, modern insanın varoluşsal sancısını “Hey” nidasıyla dışavuran bir başyapıt değil de nedir? Arkada metronom gibi işleyen o nefes sesleri, Pink Floyd’un “Dark Side of the Moon”daki kalp atışı seslerinden daha gergin ve daha gerçek değil midir? Sentetik değil, organik üstelik. Hey yavrum hey! Samimiyetsiz ve hesaplı kitaplı stüdyo efektleri yok, ciğer var ciğer!

İşin teknik, yani o “nerd”lerin bayıldığı kısmına gelecek olursak; şarkıdaki elektro gitar tonuna hiç dikkat ettiniz mi kıvırmadan söyleyin? Gitarist orada gitar çalmıyor; elindeki Fender Stratocaster ile (yani Fender Stratocaster olduğunu düşünüyorum ben en azından) resmen kemençe simülasyonu yapıyor. O drive tonu, o tel çekme (bend) teknikleri... Gitar resmen "Ben aslında kemençeyim ama amfiye bağlandım" diye bağırıyor. Bu, enstrümanın kimliğini reddedişidir. Bu bir başkaldırıdır. Gitarın o hırçın distortion’ı ile kemençenin o kıvrak, mikrotonal yapısını harmanlamak; Jethro Tull’ın flütü rock müziğe sokmasından çok daha büyük bir vizyondur. "Nar gele" diye sözü olan anonim türkünün cover’ında resmen gitarı kemençe gibi çaldırıp, bas gitara funk/slap yaptırmışlar.

Ve siz bana gelip hala "E ama Mithat, Pink Floyd'un The Wall albümündeki tuğlalar..." diyeceksiniz. Demeyin. Kalbinizi kırarım ve hatta ağzımı da bozabilirim.

Liriklerdeki kaos ve ritmik matematik önünde ceketimin düğmelerini ilikliyorum. Türkünün sözlerine, o "Kağızman’a ısmarladım nar gele" kısmına gelelim. Şimdi burada sembolizm arayan entel dantel tayfa çıkacaktır: "Efendim nar burada bereketi, parçalanmışlığı, toplumun atomize yapısını simgeliyor" falan filan... Hadi oradan! Adam nar istemiş lan işte. Adamın canı nar çekmiş ya da birine nar göndermiş. Sembolizm denen o sinsi, o içten pazarlıklı anlatıma gerek yok. Şarkının olayı sözlerinde değil, o sözlerin ritmik yapısında.

Şarkı 4/4'lük batı müziği kalıbında giderken, araya giren o aksak ritimler, o 7/8'lik, 9/8'lik geçişler... Bu bir müzik değil, bu bir matematik problemidir. Dream Theater "Dance of Eternity" şarkısında 108 kere ritim değiştirince "Vay be adamlar ne çalmış" dersiniz ama Haluk Levent bunu 1996'da yapınca "Aaaaaouuuvvv! Halay potpurisi bu ya üfffffff ne kadar banal!" deyip geçiyorsunuz. Seyirciye, dinleyiciye neden bu kadar önyargı yüklüyorsunuz siz kuzum allasen?

"Guilty Pleasure" (Mahçup Zevk) tabirinden nefret ettiğimi daha önceki yazılarımdan birinde söylemiştim. Ben bu şarkıyı dinlerken mahçup falan da olmuyorum valla. 90'larda çocuk ve ergen idim lan ben. O zamanlar bu şarkı çalınca deli gibi tepindiğim olmuştu, şimdi dinleyince içindeki o progresif yapıyı, o teknik derinliği görüyorum ve yine tepiniyorum. Evet yine tepiniyorum. Değişen tek şey ise yaşım ve müzik kulağım.

Alın size felsefe: Kağızman şarkısı, Türk müzik tarihinin en "underrated" (değeri bilinmemiş) progresif rock operasıdır. Aksini iddia eden gitsin sabaha kadar Radiohead dinleyip depresyona girsin, benim keyfim yerinde.

Nar gele, nar gele...


Mithat Erdoğan 

Ocak 2026

20 Kasım 2025 Perşembe

Bir Ülkeye “Topluca Psikolojik Hastalık” Atfetmek – Yarı Cahil Özgüveni

“Klinik psikolojik sorun” denilen şey bireysel bir teşhis alanıdır. Bir toplum kolektif olarak klinik hasta olamaz. Bu, tıpkı:

  • “Latin Amerika’nın sorunu bipolar olmasıdır.”
  • “Avrupa paranoyaktır.”

demek kadar kategorik saçmadır.

Bu yaklaşım bilimsel olmaktan çıkıp sosyolojik ırkçılığa yakınsar: Bir toplum açıklanamazsa “hasta” ilan edilir. Bu, toplum bilimini bypass ederek kestirme bir küçümseme üretir.

Bir ülkenin sorunları:

  • hukuk düzeni,
  • iktisadi model,
  • gelir dağılımı,
  • kurumların çürümesi,
  • sınıfsal yapı,
  • dünya sistemine eklemlenme biçimi,
  • eğitim politikası,
  • demografi,
  • dış politika dengeleri

gibi katmanlarla açıklanır.

Bunların hepsini yok sayıp; “Biz büyümemiş çocuğuz, devlet baba da o yüzden var” demek, yaklaşık 300 yıllık modernleşme tarihini Freud’a sıkıştırmak gibidir. Neden sığ? Çünkü 20 değişkeni görmezden bırakır, 1 değişkende boğulur.

Vergi sistemi çökmüş, hukuk hiyerarşisi tutmuyor, gelir dağılımı bozuk, eğitim eşitsiz…
Ama yok, sorun “devlet baba” denmesi imiş!

Sanki bütçe açığı, merkez bankası rezervleri, kurumsal çürüme filan hep bizim “baba sevgisi açlığımızdan” kaynaklanıyor.

Freud'un külliyen suçu yani.

Evet, dil kültürü etkiler.

Ama:

  • Her toplumun dilinde paternalist metaforlar vardır (“founding fathers”, “motherland”, “papa Staat”).
  • Bu metaforların kullanımı toplumun her davranışını açıklamaz.
  • Hele ki güncel ekonomik sorunların sebebi olarak göstermek tamamen yanlıştır.

Dilsel metaforlar semptomdur, sebep değildir. Sebeple semptomu karıştırmak entelektüel bir hatadır.

O zaman İngilizler “Motherland” dediği için mi içki içip ağlıyor? Amerikalılar “founding fathers” dediği için mi her adımda anayasayı çıkarıyor?

Dil metaforları sebep değil, eski alışkanlıkların tortusudur.

Tortuyu sebep sanmak da ancak lisedeki amatör tiyatro grubunun sosyoloji yorumu kadar tutarlı olabilir.

Kolektif psikoloji tezi genelde şu gizli cümleyle biter:

“Ben olgun bireyim, diğerleri çocuk.”

Bu, toplumu anlamak değil, toplumu aşağılamak için kullanılır. Sosyolojik analiz değil, duygusal tatmin üretir. Demokrasi kültürü de böyle laflarla zaten gelişmez.

İnsanlar “otorite seviyor” diye ülkeler bu hale gelmez.

Otorite bağımlılığı şuralardan doğar:

  • Ekonomik güvencesizlik
  • Kurumsal zayıflık
  • Eğitime erişim eşitsizliği
  • Kırsal-kent farkı
  • Travmatik kolektif tarih
  • Güvensizlik kültürü

Bunların hepsi yapısal faktörlerdir. Psikolojiyi sebep gibi kullanıp yapısal faktörleri yok etmek, yanlışın ta kendisidir.

Toplumsal analizde tek bir disipline yaslanmak her zaman sığdır.

Sadece psikoloji sığ.
Sadece ekonomi
sığ.
Sadece k
ültür sığ.

Herhangi bir ülkeyi tek boyutlu okumak, bir MR raporunu tek kesitten okumak gibidir.

Kısacası: bir ülkenin sorununu ülke nüfusunun klinik psikolojik durumuna bağlamak, yüzlerce yıllık:

  • sosyoloji,
  • siyaset bilimi,
  • iktisat,
  • tarih,
  • antropoloji,
  • hukuk kuramı

literatürünü çöpe atıp tek satırda ahkâm kesmektir.

Toplumu anladığını değil, toplumdan yorulduğunu gösterir.

Bir ülkenin tüm problemlerine “psikolojik” damgası basmak, bozuk bir arabanın motoruna bakıp “Bu araba terk edilmekten korkuyor” demeye benzer.


Mithat Erdoğan

Kasım 2025

17 Kasım 2025 Pazartesi

Nordlandiya’da Büyük Açılış

Not: “Bu öyküde yer alan olaylar, mekânlar ve kişiler tamamen uydurmadır; zaten gerçek olanların akla sığması mümkün değildir.”

“Bunlar benim ilkelerim. Eğer beğenmezseniz… diğerleri de var.” (Groucho Marx)

Nordlandiya… Kuzey yarımkürenin rüzgârı bol, mantığı az ülkesi. Burada yüzyıllardır değişmeyen bir gelenek vardır: Kamu görevine gelenin özel hayatı mutlaka bereketlenir. Tıpkı kuzey ışıkları gibi — nasıl oluştuğu bilinmez ama göze hoş gelir. Bilimsel karşılığı yoktur; kültürel karşılığı ise fazlasıyla vardır.

Bu kez sahne, Kalmora kasabasının girişinde kurulan dev bir açılış alanıydı. Bando, “Viking temalı ama belediye bütçesine uygun” ezgiler çalıyor, yan tarafta dev bir tabela parıldıyordu: Nord-Fuel Maxime.

Adından etkilenmemek elde değil; insan “dünyayı kurtaran yakıt” falan sanıyor. Oysa dümdüz bir akaryakıt istasyonu. Pardon, düzeltiyorum: Nordlandiya literatüründe bu işin adı “Enerji ve Sürüş Hizmetleri Kompleksi.” Ne kadar gereksiz kelime, o kadar resmiyet.

Bu kompleksin sahibi kim? Tesadüfün böylesi: Kalmora Belediye Başkanı Arvid Stormborn. Tabii Nordlandiya’da “başkanların ticaretle de ilgilenmesi” kimseyi şaşırtmaz. Çünkü burada ticarete atılmak, genel olarak “kasabadaki en kârlı alana denk gelmek” anlamına gelir. Denk gelmekten kasıt: Tam isabet.

Ruhsat meselesi daha da şiirseldir:

  • Ruhsatı veren merci: Kalmora Belediyesi Enerji Kurulu
  • Kurulun başkanı: Arvid Stormborn
  • Başvuru sahibi: Stormborn Ailesi Enerji Yatırımları Ltd.

Her şeyin kendi kendini onayladığı bu sistem o kadar “verimlidir” ki, işlemler bazen öğleden önce bitmekte, kahvaltıya yetişmektedir. Modern bürokrasinin rüyası: Hem başvuran hem onaylayan hem töreni yapan aynı kişi. Verimlilikte çıta kuzey ışıkları.

Açılışta Arvid kalabalığa döner ve her zamanki o “iki şapkalı” özgüveniyle konuşur:

“Nordlandiya ekonomisine mütevazı katkımızı sürdürüyoruz.”

Buradaki “mütevazı” kelimesinin kime göre mütevazı olduğu belli değildir. Başkan Arvid’e göre kamu yatırımı; iş insanı Arvid’e göre özel girişim. Hangisi konuşuyor? Kimse bilmez. Nordlandiya’da gerçeklik, şapkaların gölgesinde kaybolan bir konsepttir.

Sonra o meşhur anons gelir:

“İlk enerji yüklemesini Belediye Başkanı Stormborn’un oğlu Eirik yapacak!”

Tabii. Nordlandiya’da her şeyin ilki aileden birine yaptırılır. Bu gelenek, “devamlılık” diye süslenmiş bir nepotizm folklorudur. Halkın hoşuna gider çünkü en azından tanıdık bir yüz görürler. Tanıdığa güven duymak, rasyonelliğe duyulan ihtiyaçtan daha yaygındır.

Arvid devam eder:

“Bu tesis kasabamıza prestij kazandıracak.”

Prestijin kaynağı yine meçhuldür. Tesis mi? Belediye mi? Aile mi? Yoksa Arvid’in “ben hem kamu hem özelim, hangisini isterseniz o olurum” tarzı mı? Kuzey ışıklarını izlerken de böyle bir his olur: Çok güzel ama ne olduğunu anlamaya çalışmak insanı üzer.

Stormborn, istihdamdan da bahseder:

“Bu tesiste yaklaşık 30 Nordlandiyalı çalışacak.”

Kasabalılar alkışlar; ama içlerinden bazıları, “Bu istihdam belediyenin başarısı mı, Stormborn ailesinin mi?” diye düşünür. Yalnız düşünürler tabii, sesli söylemezler. Nordlandiya’da soru sormak, ritmi bozmak sayılır. Halk, ritmi bozmamak için gerçeği biraz eğip bükmeye razıdır. Ritim, hakikatten kıymetlidir.

Tören bittiğinde herkes üç konuda hemfikirdir:

Bir: Yeni bir tesis açılmıştır.
İki: Ekonomiye katkı sağlayacağı söylenmektedir.
Üç: Bu katkıyı sağlayan kişinin kim olduğu konusunda bir tür dej-a-vu yaşamaktadırlar.

Kalmora’da her açılış, bir öncekinin aynısının biraz daha parlatılmış versiyonudur. Tıpkı kuzey ışıkları gibi: İnsan her seferinde farklı bir şey göreceğini düşünür; sonra bakar ki yine aynı gökyüzü, sadece renkleri değişmiş.

 

Mithat Erdoğan
Kasım 2025 / Fethiye

 

7 Kasım 2025 Cuma

Sinefil Olmak İstememiştim, Başka Çarem Yoktu

Benim festival filmi meraklısı olacağım zaten kaderimde yazılıymış. Yani kimse “neden arthouse izliyorsun” filan demesin… çünkü ilk sinema deneyimim bir Fransız dramıydı. Beş yaşında çocuk, elinde mısır kovası, hazır… Hayalet Avcıları 2’ye gidecek sanıyor… kader diyor ki: “Hayır kardeşim, senin ruhun Cannes’a ait.”

1989 sonuydu. Adana’dayız. Benim tek isteğim: Hayalet Avcıları 2 filmini izlemek, TV’de, gazetede reklamını görmüşüm, aklım çıkmış. Haftalarca babamın başının etini yemişim. Sonunda babam dedi ki, “Tamam oğlum, bu akşam sinemaya gidiyoruz.” Ben sevinçten deliriyorum. Hayaletleri yakalayacağız, proton pack’ler, Ecto-1 arabası filan…

Sinemaya vardık, Adana’daki meşhur Arı Sineması. Gişedeki adam babama bir şeyler dedi. Babam döndü, yüzünde o klasik “kötü haber” ifadesi var: “Oğlum Hayalet Avcıları 2 kalkmış.”

Ben: “Olsun, o zaman başka ne varsa onu izleyelim.” O yaşta sinemadan eli boş dönmek yok, prensip meselesi. Babam gişedeki adama tekrar döndü, adam şöyle dedi galiba:
“Abi, çocuklar için bir tek ‘L’Ours’ var.” Yani… Ayı.

İçeri girdik. Hayaletler, lazerler, “Who you gonna call?” vs. beklentisi ile geldiğim sinema salonunda içeride perdede manzara şu; sahnede ormanda yürüyen bir yavru ayı. Sonra başka bir ayı geldi. Sonra yine sessizlik. Ve filmde diyalog yok! İki saat boyunca ayı ASMR izledim!

Ben 5 yaşındayım, “babam bana bir mesaj mı veriyor acaba?” diye düşünüyorum. Film boyunca içimden “baba… ben mi yavru ayıyım?” diyorum. Babama bakıyorum, suratında ciddiyet: “Hayat böyledir oğlum. Ormanda yalnızsın, dikkat et, insanlar kötü.” Ben: “Yani Hayalet Avcıları yok, ama varoluş sancısı var…”

Yıllar sonra filmi tekrar izledim, gerçekten şaheser. Jean-Jacques Annaud çekmiş, yönetmenliği inanılmaz. Aynı adam Quest for Fire’ı da çekmiş. O filmde de konuşma yok, sadece “ilkel dil”. Dilbilimci Anthony Burgess yazmış. Yani çocukken ben farkında olmadan sinema sanatıyla inisiyasyon töreni yaşamışım.

Şimdi düşünüyorum: O gün Hayalet Avcıları 2’yi izleseydim, bugün Marvel filmlerine gülüyor olurdum. Ama ben o gün Ayı izledim. Ve artık hiçbir film bana o kadar travmatik gelemiyor. Yani ilk filmimde annesini kaybeden bir ayı vardı, şimdi Cannes’da “sessiz acı” temalı film izlerken gözüm doluyor, ama aynı zamanda diyorum ki: “Evet, bu plan sekansı gerçekten Tarkovski dokunuşu taşıyor.”

Ve hâlâ o günü hatırladıkça şunu diyorum: Bazen sinema seni seçer. Ve bazen o seçim… çok travmatik olur.

Benim sinemayla ilişkim Hayalet Avcıları’ndan başlayıp sessiz bir ayı filminde travmayla sonuçlandıysa… bu saatten sonra Fast & Furious izlemem zaten imkânsız. Ben artık sinemada konuşulmayan diyaloglara, olmayan sahnelere, bitmeyen plan sekanslara alıştım. Bazen arkada biri “bu film çok sıkıcı” diyor. Ben dönüp şöyle diyorum: “Shh... Sessizlik karakterin iç dünyasını anlatıyor.” …ve sonra içimden küçük bir ayı sesi geliyor: “Mırrr… yine travma başladı.”


Mithat Erdoğan

Kasım 2025

Fethiye - MUĞLA

 

31 Ekim 2025 Cuma

Meursault’nun Lüks Sergi Daveti: Sessizliğin Estetiği mi, Ayrıcalığın Simyası mı?

“Mother died today. Or yesterday maybe, I don’t know… That doesn’t mean anything.”

Albert Camus, The Stranger

"Annem bugün öldü. Ya da belki dün, emin değilim... Ama fark etmez — bunun hiçbir anlamı yok.

— Albert Camus, Yabancı

Bir zamanlar ölüm karşısında bile anlam aramayı reddeden Meursault, bugün bir sanat galerisine girseydi, muhtemelen aynı kayıtsızlıkla etrafa bakardı. Beyaz şarap kadehlerini birbirine tokuşturan, küratörün soyut cümlelerine başını sallayan davetlilerin arasında bir “yabancı” olurdu yine. Çünkü bu tür etkinliklerde sanat, duygusal bir ortaklık değil, sosyoekonomik bir şifre haline gelmiştir. “Katılım davetiyle sınırlı bir kamusallık”, tıpkı Meursault’nun toplumun ahlak kodlarına yabancılığı gibi, sanatın da kendi halkına yabancılaşmasıdır artık.

Sergi salonundaki spot ışıkları Meursault’nun üzerine düşen güneş kadar yakıcıdır; ama bu ışıklar gerçeği değil, vitrini aydınlatır. Sanatın tabana yayılması gerektiği yerde, sanatın tabanını oluşturan insanlar dışarıda bırakılmıştır — tam da Camus’nun anlattığı o “absürd” dünyanın estetik versiyonu gibi.

Estetikle Arınanlar Kulübü

Her şehirde olur: beyaz duvarlı, sessiz, steril, “yaratıcı enerjiyle dolu” olduğu iddia edilen bir yer. İçeri girmek için davetiye gerekmez; sadece davet edilmeye uygun görünmek yeterlidir. Sanatın herkese açık olması gerektiğini düşünenler için değil orası — sanatın herkesin seviyesinde olmaması gerektiğini düşünenler için.

İçeride sanat konuşulmaz, daha çok “sanat çevresi” konuşulur. Ve hemen herkes sanatçıdan çok sanatçının kimlerle takıldığını merak eder. Bir tablo değil, bir statü nesnesidir orada asılan şey: “Bakın, biz de sanatı destekliyoruz.”

Sanat mı, Sosyal Statü Aerobiği mi?

Gerçekten sanatı seven biriyle, sanatı seven biriymiş gibi davrananı ayırt etmek zordur. Ama genelde bir ipucu vardır: biri eserle konuşur, diğeri eserin yanında konuşur. Bu insanlar bir tablonun önünde durup “ışığın geçişi müthiş” derler. Sanki Picasso onların salondaki avizesini boyamış gibi davranırlar. Bir tabloyu anlamak yerine onu anlamış gibi görünmek, artık daha yüksek bir sanattır.

“Derin düşüncelere daldım.”

Hayır, fiyat listesine baktın sadece.

Yaratıcılık mı, Etkinlik mi?

Bu yerlerde sanat, üretim değil; bir etkinliktir. “Sanatla iç içe birkaç gün” — yani fırça, güneş gözlüğü ve selfie çubuğu aynı çantada. Sanatçılar etrafındaki doğadan ilham alırken, doğa “rica ederim, almayın” diyor sanki.

Her şeyin bir ritüeli var: Espresso makinesi ısınmadan ilham gelmiyor, Gösterişli kıyafetler giyilip gösterişli şapkalar ve hatta fularlar takılmadan üretim başlamıyor. Ve sonra o işler sergileniyor. Kimse ne anlatıldığını bilmiyor ama herkes “çok etkileyici” diyor — çünkü etkilenmemek ayıp sayılıyor.

Kutsal Üçlü: Şarap, Şapka, Şekil

Birileri “sanatın dönüştürücü gücü”nden bahsediyor. Diğeri “yerel halkla bağ kurmanın önemi”nden. Tabii bunlar söylenirken en yakın yerel halk, otoparktaki güvenlik görevlisi ya da o bölgedeki kafe ve restoranlardaki garson ya da barista oluyor. Bu kadar estetik içinde, gerçekliğe yer yok. Politika kirletir, emek terletir, halk kalabalıktır —bu yüzden hepsi uzakta tutulur.

Sanat burada bir kaçış simülasyonu. Bir tür vicdan masajı.

Baudrillard haklıydı:

Burada sanatın kendisi değil, simülasyonu sergileniyor.

Ve belki de sanatın bugünkü hali tam olarak budur:

Toplumun ortasında durup, hiçbir şeye karışmadan bakan bir Meursault. Farkı şu ki o, güneşin altında bir cinayet işlemişti; biz o gösterişli ve şatafatlı galerilerdeki soğuk ışıkların altında anlamı öldürdük.

Sanatın Gerçek Sahibi Dışarıda

O sırada dışarıda biri, duvarına eski bir afiş parçasını yapıştırıyor. Bir başkası, hurdadan heykel yapıyor. Kimse onlara “sanatçı” demiyor ama onlar gerçekten bir şey anlatıyor. Çünkü sanat, klimanın altında değil, terin içinde doğar. Bütçesi yoktur, bahanesi de. Gerçek sanatın sponsoru yoktur, çünkü o kimsenin malı değildir.

Zenginler Arasında Ölmek Üzere Olan Sanat

Sanatın ruhu, hâlâ bir yerlerde hayatta. Ama bazen, steril ve şatafatlı salonlarda oksijensiz kalıyor. “Estetikle arınmak” bahanesiyle vicdanını yıkayanların arasında, sanat da duşta kayıp gidiyor.

George Carlin yaşasaydı şöyle derdi:

“Sanatı parayla desteklemek, ormana yangın çıkarıp sonra bir fidan dikmek gibidir.”

Biz yine de çay bahçesinde oturur, plastik sandalyede Van Gogh tartışırız. Hem orada klimanın sesi değil, denizin sesi var. Ve ilham hâlâ ücretsiz.


Mithat Erdoğan

Ekim 2025

Fethiye


16 Ekim 2025 Perşembe

Küçük Şeyler Sevindirir Ruhumu

Bu sabah Antalya’da kaldığım otelden müşterime giderken, sıkışık trafiğin içinde yanımdaki bir araç dikkatimi çekti. Siyah bir Tesla’ydı. Direksiyonun başında, elektronik sigara içen bir adam oturuyordu. Füme renkli kazağını omzuna atmış, boynundan geçirip bağlamıştı. Üzerinde düz beyaz bir tişört vardı. Otuzlarının sonu, belki kırklarının başındaydı. Sol elindeki elektronik sigarayı sık sık ağzına götürüp içine çekiyor, sonra gözlerini uzakta bir noktaya dikip o noktaya uzun uzadıya bakıyordu.

Elektronik sigara cihazının gövdesinde yanıp sönmekte olan neon yeşili ışıklar vardı. İçine çekip üflediği duman, sigara dumanından çok pişmekte olan bir yemeğin buharına benziyordu. Tatsız bir görüntüydü. Derken bir anda yoğun sabah trafiğinin keşmekeşi esnasında aracı gözden kaybettim.

Birkaç dakika sonra ise yanıma soluk bordo renkli bir Kartal yanaştı. Ön camları açıktı. Direksiyonda, siyah kumaş pantolonunun üzerine açık mavi yakalı tişört ve tişörtün altına beyaz atlet giymiş, kafasında bir tarım ilacı markasının eşantiyon şapkası olan, neredeyse tamamen beyazlamış kirli sakallı bir adam vardı. Gür kaşlarının altındaki yüzü ellili yaşlarının ortasında görünüyordu.

Trafik durunca, yan koltuktaki sigara paketine uzandı. Tekel 2000 Kırmızı Uzun. Paketten bir sigara çıkardı, yaktı. Kallavi bir nefes çekip dumanın tamamını aracın içine üfledi. Karşıdan vuran güneş ışığının hareleri sigara dumanının içinde dans ediyordu. O an, yanımdaki araçta nikotin bağımlısı bir derviş oturuyormuş gibi geldi bana.

Önce Tesla’daki, sonra Kartal’daki adam… İkisi de kendi stereotiplerinin birer temsili gibiydi. Arka arkaya iki ayrı klişeye denk gelmem, sıkışık trafiğin ızdırabını ilginç biçimde hafifletmişti. 

Mutlu hissettim. Sigarayı bırakmamış olsam, belki ben de o an bir tane yakardım. Ama hayatım boyunca direksiyon başında sigara içen biri ol(a)madım.

“Ben hangi stereotipe uyuyorum lan acaba?” diye düşünürken, arkamdan gelen korna sesleriyle irkildim. Trafik açılmıştı. Düşüncelerimden sıyrılıp yola devam ettim.

 

Ekim 2025 - Antalya

Mithat Erdoğan