14 Kasım 2024 Perşembe

Mazeret Sunmuyorum (III)

                                                     Turp günlerinden bir gün, sabah beş

                                                     Dilimde bir şarkı nasılsa beleş

                                                     Bendeniz Şekerler'in oğluyum, cebimde güneş

                                                     Misal düşmemiş bir kar tanesiyim

                                                     Varsay uykuda bir köy hanesiyim

                                                     İçim ihtiyar savaş gazisi

                                                     (Rehber – Ruh)

 

1.      Köpekler ve Sahipleri


Vaka 1;

Geçen hafta, hafta içi bir gece saat on sularında otomobil ile eve dönüyordum. Şehit Fethi Bey parkının kenarından geçip Kordon yoluna çıkmak üzere saptığım yolda ilerlerken -ki o yol biraz karanlıktır, sokak lambaları pek seyrektir- sağ tarafımda, yol kenarında kaldırımda ayakta duran küçük bir köpek gördüm. Yol karanlık olduğu için çok yavaş ilerliyordum ve dikkatlice bakma şansım oldu. Köpeğin boynunda mavi bir tasma vardı ve tasmadan aşağıya yere düşmüş, yerde duran iki – üç metre uzunluğunda mavi bir ip vardı.

İpi takip edince ipi tutan birinin olduğunu fark ettim. İpi tutan kişi ellili yaşlarının ikinci yarısında olan bir erkekti. Fakat ipi tutan ellili yaşlarının ikinci yarısındaki bu adam kaldırımda sırt üstü uzanmıştı ve ip sağ el bileğine geçirilmiş durumda idi. Tamamen sırt üstü uzanmış bir pozisyonda idi, çenesi ve gözleri gökyüzüne bakacak şekilde bir sırt üstü uzanmadan bahsediyorum. Gözlerinin açık mı kapalı mı olduğunu göremeyeceğim bir açıda idi dolayısıyla.

Otomobil ile yanlarından geçtim ama iki üç saniye sonra yerde yatan adamın bir sağlık sorunu yaşamış ya da yaşıyor olabileceğiden endişelendim ve yolun genişlediği kısımdan bir U dönüşü yapıp köpeği ve sahibini gördüğüm noktaya sürdüm otomobili. Şimdi onları gördüğüm noktada idim ama yolun karşı şeridinde olduğum için sol tarafımda kalmışlardı. Şöför penceresini açıp endişeli bir ses tonu ile yerde yatan adama seslendim;

“Pardon! Pardon! Beyefendi! İyi misiniz? Bir şey mi oldu?!”

Bu esnada adamın az evvel gördüğüm pozisyonda olmadığını, doğrulup oturduğunu gördüm. Köpeğin ipini tutmayan sol elini yere koyup destek almış biçimde oturuyordu yerde.

“İyiyim, iyiyim bir sorun yok.”

Şeklinde yanıtladı beni.

“Yerde sırt üstü yattığınızı görünce endişelendim de gelip kontrol etmek istedim.”

“Teşekkür ederim, bir şeyim yok.”

“…”

“…”

Susup kendisine soran gözlerle baktığımı fark etmiş olacak ki;

“Yerde yatmamın sebebi köpeği eğitmek… Köpeğe eğitim veriyorum da, bu da eğitimin bir parçası…”

Şeklinde bir ekleme yapma ihtiyacı hissetti.

Bu noktada önce adamın yüzüne uzun sayılabilecek bir süre boyunca baktım. Sonra bakışlarımı köpeğe yönelttim. Köpek hala ayakta, yani dört ayağının üzerinde ve dili dışarıda bir biçimde duruyordu. Köpek kendisine baktığımı hissetmiş olacak ki kafasını bana doğru çevirip arka ayaklarının üzerine oturdu. Kafasını bana çevirdi ve dilini dışarı çıkartarak bana sırıtmaya başladı. Sinirleri bozulmuş birinin gülümsemesi varddı köpeğin suratında. Size yemin ederim ki uydurmuyorum bunu. Alkollü filan da değildim, basketbol oynadıktan sonra eve dönerken başıma gelen bir olay bu, o esnada alkoll içecek değil ballı tarçınlı ve zencefilli süt içiyordum hatta.

Köpeğin sırıtışını görünce sinirilerim boşaldı. Köpek bana;

“Siktiğimin delisi, gecenin köründe eğiteceğim diye beni parka getirdi, biraz yürüttü şimdi de tasmayı elinden bırakmadan kaldırımda sırt üstü yatıp yattığı yerden bir şeyler söylüyor bana! Hareket etmeden duruyoruz burada on - on beş dakikadır. Issırır mısın, sabaha mı bırakırsın?!”

Dercesine bakıyordu sırıtarak.

Adama; “İyi geceler, kolay gelsin” dedim ve bastırdığım kahkahamı camı kapatıp otomobili hareket ettirdikten sonra serbest bıraktım ve hunharca bir kahkaha attım.

Vaka 2;

Dün gece, akşam yemeğimi yedikten sonra kahve içmek için gittiğim kahveciden çıkmış eve dönmek üzere otomobilime binmiştim. Yerguzlar caddesi üzerinde bir müddet ilerledikten sonra Yerguzlar caddesinin Barış Manço Bulvarı ile kesiştiği dörtyol ağzındaki ışıklara vardım. Yeşil ışığı kısa bir süre farkı ile kaçırmıştım. Kırmızı ışıkta en ön sırada sol şeritte ışığın yeşile dönmesini beklemekte idim.

Kırmızı ışıkta en ön sırada durmak beni niyeyse mutlu eden bir şey olmuştur hep. Anksiyete sorunu olan birisi olarak bir sonraki kırmızı ışığa yakalanmayacağımı bilmenin verdiği rahatlık beni çok sevindirir ve rahatlatır.

Turizm sezonunun bitmesi, okulların açılması ve kışın yaklaşması ile birlikte Fethiye sokakları tenhalaşmış ve sakinleşmişti. Fethiye, Fethiye’de yaşayanlara kaldığı dönemin ilk zamanlarını yaşamakta idi. Barış Manço bulvarı da bomboştu, kırmızı ışıkta beklerken önümden hiç araç geçmemişti. Derken önümden koyu kahverengi bir Golden Retirever köpek geçti. Koşarak geçti. Koşuyordu ama zik zak çizerek, hatta daireler çizerek koşuyordu. Koşarak geçti ve karşı kaldırımdaki sık ağaçlık bölgeye daldı hızla. Beş on saniye sonra aynı köpek yine önümden geçti. Bu sefer geldiği istikamete doğru aynı şekilde koşarak geçti ve gözden kayboldu.

Şaşırmıştım. Golden Retriever köpeklerin çok akıllı köpekler olmadıklarını bir yerde okumuştum ama bu köpek, cinsinin standartlarının üzerinde bir salaklığa sahip gibi davranıyordu. Derken aynı köpek aynı şekilde önümden yine geçti ama bu sefer biraz daha yavaş koşuyordu. Köpeğin arkasından köpeğin boynundan çıkardığı ipini sol el bileğine dolamış, sağ elinde bir şarap şişesi tutan sahibi yürüyerek geçti. Otuzlu yaşlarının sonunda, zayıf, uzun ve ince bacaklı, uzun saçlı, kirli sakallı bir adamdı. Elindeki şarap şişesinden sık sık yudum alıyor ve yudum almadığı aralarda da ıslıkla bir şarkı çalıyordu. Islıkla ne çaldığını duyamıyordum ama ıslık çaldığı için büzüşen dudaklarını ve çaldığı ezgiye eşlik maksatlı olarak çattığı kaşlarını görebiliyordum.

Adam belli ki sarhoş ya da çakır keyif idi. Ancak adamın yürüyüşü gayet muntazam idi. Sarhoş ya da çakırkeyf birinden bekleyeceğiniz yalpalama, sendeleme, zik zak çizme vs. yoktu yürüyüşünde.  Sarhoş birinden bekleyeceğiniz bu yürüyüş emarelerin tamamı adamın gezdirdiği Golden Retriever köpeğinde mevcut idi.

“Lan yoksa bu adam köpeğe de mi şarap içirdi?!” diye düşündüm bir an. Sonra da aklımdan; “Belki de köpek sandığımın aksine salak değil de çok akıllıdır ve birazdan sarhoş olacak olan sahibinin sarhoşken yürüyüşünün taklidini yapıyordur” şeklinde bir düşünce geçti. Golden Retriever’ın salak mı akıllı mı olduğu bir muamma idi. Kesin olan tek şey ise şişeden şarap içerek gecenin yarısında köpek gezdiren adamın sağ duyudan yoksun olduğu idi. “İnsanlar neden böyle lan?!” diye düşünürken yeşil ışık yandı. Gaza bastım ve yoluma devam ettim.

2.      Türkiye’de bir insanın en kolay olabileceği şey sizce nedir? Hemen söyleyeyim; “vergi mükellefi”… Evet, vergi mükellefi… Hemen açıklayayım; Türk Medeni Kanunu'nun 28. maddesi kapsamında kişi olabilmek yeterli vergi mükellefi olabilmek için. Gelir Vergisi mükellefi olacak “kişide” bunun için özel ehliyet dahi aranmıyor.

Vergi Usul Kanunu (VUK) 9. Madde uyarınca mükellefiyet ve vergi sorumluluğu için kanuni ehliyet şartı olmadığı belirtilmiş, hem de açıkça belirtilmiş. 18 yaşından küçük olsanız da, cezai ehliyete sahip olmasanız da vergi ödemek durumundasınız gerektiğinde.

Bu durumun absürtlüğünü göz önüne sermek için şöyle bir örnek vereyim hemen; hareket halindeki bir metrobüsün şoförünün üzerine atlayıp ısırarak metrobüsün kaza yapmasına ve onlarca insanın ölmesi ve yaralanmasına sebep olan bir kişi Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) kapsamında cezadan muaf olabiliyor cezai ehliyeti yoksa. Ancak aynı kişi kendisine miras kalınca vergi kanunları uyarınca vergi mükellefiyeti olduğu için veraset ve intikal vergisini çatır çatır ödüyor. Vergi kanunları “cezai ehliyet” filan umursamıyor.

 

Rehber - Ruh

Kurban - İnsanlar

Mithat Erdoğan

14 Kasım 2024

Fethiye / MUĞLA

7 Kasım 2024 Perşembe

Mazeret Sunmuyorum (II)

 II.           

 “Başımın üstünde albatros

Havada hareketsiz asılı durur

Ve derinlerde, dalgaların altında

Mercan mağaralarının labirentlerinde

Uzak bir zamanın yankısı

Kumların üzerinden savrulur”

(Pink Floyd – Echoes)

 

1.      Koşan insanlar ile ilgili ya çok iyi anladığım, ya da hiç anlamadığım bir husus var. Sadece koşmak için koşmak sizi neden kesmiyor sevgili düzenli olarak koşan insanlar? İlla bir şey için mi koşacaksınız? Sosyal sorumluluk kisvesi altında koşunca yaptığınız şey daha az sıkıcı mı oluyor? Kendinizi koşmak için ancak ulvi bir gaye güdüyorsanız mı motive edebiliyorsunuz? Bunun bisiklet versiyonuna denk gelmedim ben pek. Genelde koşanlar hep bir şey için koşuyor. Farkındalık yaratmak, hayır işi yapmak ve bazı sorunlara, eksikliklere dikkat çekmek için koşuyorlar. Sosyal sorumluluk maksadı güden halı saha turnuvası, yamaç paraşütü etkinliği, jet ski yarışı, yelken müsabakası gördünüz mü siz hiç mesela? Bu saydıklarım koşmak ile kıyaslanınca eğlenceli aktiviteler çünkü! Eğlenceli olan bir şeyi yaparken sosyal sorumluluk peşinde “koşmak” pek yaygın değil, değil mi?

Dürüst olun ve deyin ki; “Evet lan, koşmak çok sıkıcı ve kendimizi motive etmek için bir şeyler bulmamız lazım. Bulduğumuz bu şey vicdanımızı rahatlatan bir sosyal sorumluluk projesi olunca koşmak için motive olabiliyoruz.” Deyin bunu ya! Bunu dediğinizde sizi yargılamam. Hatta bunu dediğiniz için sizi yargılayanlara denk gelirsem sizi ateşli bir şekilde savunurum. Yaparım bunu. Yeter ki dürüst olun, ayak yapmayın. Çok fena gaza geldim. Hemen bir sosyal sorumluluk projesi başlatacağım. “Koşmak için motivasyon bulamadığı zaman sürekli bir sosyal sorumluluk gayesi ile koşulara katılan koşucuların yaşadığı bu motivasyon sorununa dikkat çekmek için koşuyorum projesi” kapsamında bir koşu düzenleyeceğim.

2.      Yılın o zamanı geldi. “Burada hala yaz”, “Kasım ayında bilmem kaç derece”, “Ben hala yüzüyorum, bakın nasıl da yüzüyorum, evet açık havada, denizde yüzüyorum, en çılgın, en maceraperest ve en ehl-i keyf benim!” captionlı paylaşımlar içerisinde kalmaya ufaktan başladık. Hangi ay yüzdüğünüzün insanları etkileyebilmesi ve / veya çılgınlığınıza, maceraperestliğinize vurgu yapabilmesi için hangi yarımkürede olduğunuzu da belirtmeniz gerekir sevgili çılgın ve maceraperest insanlar! Kuzey yarımkürede sonbahar mevsiminin başlangıç tarihi 23 Eylüldür. Bunu bıkmadan, usanmadan her sonbahar & kış hatırlatırım. Benim zevkim de bunu hatırlatmak, malumatfuruşluk ve bilmişlik yapmak… Benim çılgınlığım ve maceraperestliğim de bu kadar işte heyhat!

3.      Paris Olimpiyatları'nda İtalyan boksör Angela Carini, maçın 1. dakikasında karşısındaki (Trans olduğu iddia edilen) sporcu olan Cezayirli Imane Khelif'e karşı maçtan çekilmişti.

Angela Carini maçtan sonra yaptığı açıklamada, "İlk yumruğunu yediğimde karı gibi vurmadığını fark ettim ve trans bir sporcu ile karşı karşıya olduğumu anladım" demiş.

Açıklaması esnasında Imane Khelif'in yanına gelip trans olmadığını söylemesi üzerine, "Çıkar göster!" diye bağıran Angela Carini Dünya'daki tüm feministleri karışık duygular içerisine gark etmiş.

Kime ne tepki vereceğini bilemeyen feministlerin doğru bir karar alabilmek adına etraflarındaki erkeklerden fikir aldığı ve bazı feministlerin "Angela Carini'nin yaptığını yapmak taşak ister"
cümlesini kurdukları iddialarının doğruluğu ise halen araştırılıyor.

Not: Bahsi geçen, Paris 2024 Olimpiyat Oyunları'nda boks branşı kadınlar 66 kiloda altın madalya kazanan Cezayirli boksör Imane Khelif'in XY kromozomuna sahip olduğu medikal bir raporla kanıtlanmış.

4.      Yaptığımız işi anlamlandırmak durumunda mıyız? Belki de ben mesleğimin doğası gereği anlamlandıramadığım bir işe sahibimdir. İnsanlığın doğasına çok uygun bir iş benim yaptığım iş… Vergi danışmanlığı! Anlamlandırmaya da hiç ihtiyaç duymadım yaptığım işi. İşe yarar olması kafi, anlamlı olmasına gerek yok çünkü... İnsanların yaptıkları işe anlam yüklemelerine değil de aşırı anlam yüklemelerine ve hani neredeyse yaptıkları işi yüceltmelerine anlam veremiyorum. Anlam konusunda cimri filan değilim ha, yanlış anlaşılmasın. Bu yazdıklarım anlamı olan şeyler bulmakta güçlük çeken bir nihilist olduğum anlamına gelirse de çok üzülürüm. Anlam karmaşası içerisinde filan da değilim. Bana “peki o zaman bu kadar şeyi yazmanın ne anlamı vardı ki?” diyerek beni eleştirebilirsiniz, sizi çok iyi anlıyorum. En azından anladığımı düşünüyorum.

5.      Karşımdaki kafenin içinde dev sırt çantaları ile seyahate çıkmış turistler var. Bir çift Avrupalı ve bir çift Uzak Doğulu turist gibi gözüküyorlar. En azından bu mesafeden ve genel geçer mantık yürütme sonucunda... Turist çiftlerin dev sırt çantalarının içinden metrelerce kablo çıktı. Laptop şarj kablosu, akıllı telefon şarj kablosu, portatif şarj ünitesi şarj kablosu ve fotoğraf makinesi pili şarj aleti şarj kablosu... Bu kabloları kafedeki tüm prizlere soktular ve şarj edilmesi gereken elektronik aletlerini şarj ediyorlar şu anda.

İhtiyaç molası denilen şey artık sadece doğal ihtiyaçların giderilmesinden ibaret değil, doğal olmayan ama elzem olan elektrik enerjisi ihtiyaçlarımızın da giderilmesi büyük bir önem teşkil etmekte

Bir insan bağırsağının uzunluğu bu kabloların toplam uzunluğundan tabi ki daha fazladır ama ikisi de bağırsaklarını ortaya dökmüş gibi görünüyorlar şu anda kafede kabloların arasında otururken.
Kablolara olan bağımlılığımız teknolojinin sandığımız kadar görkemli ve medeni bir şey olmadığını hatırlatır bana her defasında. Makineler dünyayı ele mi geçirecek? Kabloları keseriz, yavaş ele geçirsinler dünyayı.

Kablosuz aletlere ise hiç girmek istemiyorum. Kablosuz aletleri kullanmak için gerekli enerjiyi de enerjisini kablo vasıtası ile alan başka bir aletten elde ediyoruz. Aslında yine kabloya ihtiyacımız var yani. Kablosuz mouse, kablosuz klavye, kablosuz kulaklık…

Kablosuz aletlerin handikabı ise olmadık yerde pillerinin bitmemesi için şarj oranını sürekli kontrol etme konusunda yaşadığımız o endişe...


Pink Floyd - Echoes

                                                                                                         Mithat Erdoğan

                                                                                                         7 Kasım 2024

                                                                                                         Fethiye / MUĞLA

17 Ekim 2024 Perşembe

ve ünlüler farkındalığı yarattı...

Levent Üzümcü'nün konuştuğu bir video internette, sosyal medyada önünüze düşüyorsa bu, tatsız bir gelişme yaşandığı içindir. 

En son Açık Radyo'nun kapatılması ile ilgili olarak konuştuğu bir video yayınlamış. Kadına şiddet ile ilgili, tiyatrolara uygulanan yasaklar ve sansürler ile ilgili, bir hastalığa karşı farkındalık yaratmak ile ilgili vs. bir sürü konuşması mevcut geçmişte yine bu şekilde. 

Konuştuğu konulara itirazım yok ama ben artık Levent Üzümcü'yü görünce dinlemeden geçiyorum, tahammül edemiyorum. "Yine içim kararacak, gerek yok." diyorum. Şimdi bana "E bunda suç Levent Üzümcü'nün mü? Ülkenin geldiği, getirildiği nokta ortada, bizi bu hale sokanların hiç mi kabahati yok?" filan diyerek çıkışanlarınız olacaktır, tahmin edebiliyorum. 

Onlara şu şekilde cevap veririm ben de; "Valla ben ülkeyi bu hale getirenleri de görünce dinlemeden geçiyorum, onlara hiç tahammül edemiyorum. Kaldı ki bu iç karartıcı gelişmeleri zaten haber sitelerinden, gazete ve dergilerden vs. okuyarak öğreniyorum, canım sıkılıyor. Bir de Levent Üzümcü ve Levent Üzümcü türevi kendini duyarlılık elçisi, halkın vicdanı ilan etmiş insanların tiradını dinlemeye mecalim ve isteğim yok, sevmiyorum ya!"

Genelde tiyatro ve sinema eğitimi almış tiplerin, oyuncuların, yazarların ve müzisyenlerin vs. çıkıp ciddi bir yüzle ve düzgün bir diksiyonla, teatralliği yüksek tiratlar atmalarını da çoğu zaman samimi bulmuyorum. Büyük şirketlerin sevimli görünmek adına başlattıkları yardım kampanyaları ya da kültür sanat etkinliklerine sponsor olmaları gibi bir şey zira bu da...

Bir şeye dikkatlerinin çekilmesi için "ünlü" birilerinin çıkıp didaktik bir konuşma yapmasına ihtiyaç duyan insanlardan da hoşlanmıyorum. "Ünlü" merakını ve düşkünlüğünü de aptalca buluyorum. "Farkındalık yaratmak" tabirini duyunca midem kalkıyor. 

Zorla güzellik olmaz tabirini "Zorla farkındalık olmaz" olarak da kullanabiliriz diye düşünüyorum. Aldığınız temel eğitimle ve sonrasında yaşadıklarınızla yetişkin bir birey olarak kendi farkındalığınızı yaratamadıysanız zaten birey olamamışsınız demektir. Başka bir atasözünü daha uyarlamam gerekirse (cinsiyetçi bir atasözü ama kullanmak durumundayım, okuyan herkesten özür diliyorum.) "El farkındalığı ile duyarlılığa girilmez"

Misal bu konu hakkında bunları yazmak yerine ben de akıllı telefonumun karşısına geçip bunları konuşur ve konuştuğum videoyu sosyal medya hesaplarımdan yayınlayabilirdim ama yapmadım. Oturdum ve yazdım! 

Herkes kendini çok önemsiyor, seviyor ve beğeniyor. Ben kendimi bu kadar önemsemiyor, sevmiyor ve beğenmiyorum. Kendime dair bir hoşnutsuzluğumun olmaması bana yetiyor da artıyor bile. 

Yazmak yerine konuşmayı tercih eden insanlarla doldu taştı zaten her yer. İnsanlar okumak yerine izlemeyi tercih ettiği için de kimse yazmayı pek tercih etmiyor da olabilir tabi, tek bir faktöre bağlamak çok sağlıklı olmaz.

Otomobilin içinde konuşulan videolara zaten ayrıca... Neyse o başka bir konu, daha sonra o konu hakkında da bir şeyler karalarım belki.


Mithat Erdoğan 

Ekim 2024 - Fethiye / MUĞLA

4 Ağustos 2024 Pazar

Defter Tasdik Silsilesi Haikusu

 şirketler noter-

-liklere, noterlikler

hakimliklere…


Mithat Erdoğan

Temmuz 2024


Vergi Usul Kanunu’ndan 

alınan ilhamı asla

küçümsemeyin.

1 Ağustos 2024 Perşembe

Coşkusuzluk Düzlemi

Genel olarak coşku yoksunluğu çektiğimi düşünüyorum. En son ne zaman coşku dolu idim hatırlamıyorum. Coşkumu kaybetmiş olabilir miyim? Sevdiğim bir sürü şey var aslında ama coşkulu bir sevgiden bahsetmem mümkün değil.


Coşkuya kapılmaya çalışıyorum. Gerçekten uğraşıyorum ama olmayınca olmuyor. Hayatımdaki insanlara olan sevgimi coşkudan uzak bir biçimde kendimce gösterebiliyorum.

İtiraf etmeliyim ki, karşılaştıklarında, yüz yüze iken ya da sosyal medya paylaşımlarında birbirlerine ya da geçirdikleri bir güne - geceye coşku dolu cümlelerle sevgi sözleri saçan insanları ziyadesiyle garipsiyorum.

Coşku nakli diye bir şey mümkün müdür ki? Gerçi mümkünse bile coşku nakli konusunda da coşkulu bir tavır göstereceğimi zannetmiyorum.

Bu satırları Coşkun Sabah dinleyerek kaleme alıyorum.

Mithat Erdoğan
Ağustos 2024

Gol Sevinci Neydi?

Eski takımına gol atınca sevinmeme adetinden hoşlanmıyorum. Bir futbolcu daha evvel formasını giydiği kulübe karşı şu anda formasını giydiği kulüp forması altında iken gol atınca yüzünde mağrur ve vakur bir ifade ile, hani neredeyse matem havasında yere bakan hal ve hareketler sergileyince bende kayış kopuyor.


Bu davranış ya da tavır artık her ne ise gerçekten tahammül edemiyor ve bu şekilde davranan bir futbol oyuncusuna denk gelirsem "puh senin ben atacağın golü, oynayacağın futbolu, verdiğin mesajı sikeyim be!" şeklinde sövüyorum. Evet sövüyorum.

Bu hareket bir sürü farklı açıdan sinir bozucu ve ben bu harekete yapısöküm uygulamak sureti ile neden sinir bozucu olduğunu izah etmeye çalışmak niyetindeyim.

İlk olarak, "profesyonel futbol oyuncusu" kavramının tanımına bakalım.

Profesyonel Futbolcuların Statüsü ve Transferleri Talimatının 4. maddesine göre profesyonel futbolcu şu şekilde tanımlanmıştır: “Bir kulüple yazılı sözleşme yapmış olan ve kendisine futbol faaliyetleri kapsamında yaptığı harcamalardan daha fazla miktarda ödeme yapılan futbolcudur.”

Hayatını futbol oynayarak kazanan ve o an hangi kulüple anlaşması varsa o kulübe karşı sorumluluk ve yükümlülük sahibi olan kişidir profesyonel futbolcu.

Şimdi bir de futbolun temel dinamiklerini ortaya serelim en basit ve sade şekilde; Gol; futbolun oynanma sebebi olarak tanımlanabilir. Gol atmak ve gol yememeye çalışmak üzerine kurulu bir spordur futbol!

Rakibinizden daha fazla gol atarsanız kazanır, rakibinize gol atamaz ancak rakibinizden gol de yemezseniz ya da rakibiniz ile eşit sayıda gol atarsanız berabere kalır ve rakibiniz sizden daha çok gol atarsa kaybedersiniz.

Aslında gayet basit değil mi? Profesyonelliğin tanımı ve oyun kuralları ile belirlenmiş oyunun amacı çerçevesinde olaya bakınca sahada futbol oynayan yirmi iki adet futbolcu olduğu gibi yirmi iki adet de mesleğini icra eden, işini yapan insan var.

Mesleğinizi icra ederken bir önceki işvereninizi endişe konusu haline getirip vereceğiniz duygusal reaksiyonları bu endişe konusuna istinaden şekillendirdiğiniz oldu mu sizin hiç? Benim sanırım olmadı.

Bir bankacı eski bankasından da kredi başvurusu yapmış bir müşteriye ihtiyaç kredisini çalıştığı yeni bankada verdi diye sevinirken; "Dur şimdi çok sevinmeyeyim, eski bankama ayıp olmasın, mağrur ve vakur bir biçimde ve ağır başlı tavırlarla sevincimi yaşayayım." demez.

Bir barista, eski dükkanındaki bir müdavimi yeni çalıştığı dükkanın müdavimi olduğunda ve yeni çalıştığı dükkanın müdavimi olmasının sebebinin kendisinin baristalık maharetleri olduğunu belirttiğinde, eski dükkanına ayıp olmasın diye bu iltifatı mağrur ve vakur bir biçimde ve alçak gönüllülükle karşılamaz.

Olayın bir diğer boyutu da saygı hiyerarşisi aslında... Sen eski takımına gol attığında eski takımına ayıp olmasın diye gol sevinci yaşamıyorsan, yeni takımına ayıp ediyorsun demektir. Bu durumda şu soru akıllara gelir, neden eski takımına gösterdiğin saygı yeni takımına gösterdiğin saygıdan daha öncelikli?

Özet olarak, samimiyetine inanmadığım ve benim adıma bir futbolcunun karakterinin turnusol kağıdı işlevi gören bir tavırdır bu tavır. Bir futbolcu bu hal ve hareketleri sergiliyorsa, o futbolcunun karakterinden bir bok olmaz diye düşünmekteyim.

Bu kadar gereksiz bir konu ile ilgili düşünce ve hislerimi paylaştığım bu yazıyı buraya kadar okuyan herkese teşekkürü bir borç bilmem. Borç sevmem. O yüzden hemen teşekkür ederim. Teşekkürler! Kalın sağlıcakla...


Mithat Erdoğan
Ağustos 2024