19 Ocak 2018 Cuma

Rahat Bırakın Beni

Satır başlarını tutmuş
laf kalabalıklarından
can havliyle
kaçtıktan sonra  
en çok da
açık kalmış 
sırt çantamdan 
fırlayan cümlelerime 
hayıflanmıștım. 

Kapımı kapatıp
dört  ayaklı masamın 
üç ayaklı sandalyesine 
kendimi bıraktığımda,  
üç - beş noktanın 
hesabını yapamazdım. 

O sinirle bir anda
imla kılavuzumu
imha etmiş 
ve tüm tırnak işaretlerimi
özensizce kesmişim. 
Farkında değildim.

Neyse ki;
çay kendini demlemiș, 
soba kendini yakmıș, 
tütün kendini sarmış
sigara kağıdına da
sakinleşebildim. 
Hatta biraz da olsa
huzur buldum. 


Mithat Erdoğan 
19 Ocak 2018
Kayaköy - Fethiye 



9 Ocak 2018 Salı

Üç Aylık

Arkamdan birisinin “Rıfat!” diye bağırdığını duyduğumda öğretmenler odasının önündeki merdiven olmasına aldırış etmeksizin merdivenlerden aşağıya yürümek yerine tırabzanın üzerine oturup aşağı kaymak sureti ile inmekteydim.

Merdivenlerin sonuna gelince çevik bir şekilde yere atladım ve sesin geldiği tarafa doğru kafamı çevirdim. Bağıran Kaan idi.
“Noldu lan?” diye yanıtladım.
Pantolonlarımın paçası tozlanmıştı, ben öne doğru eğilerek paçalarımı çırparken Kaan da merdivenden aşağıya koşarak inmişti ve şimdi tam karşımda durmaktaydı.

Her zaman ortadan ikiye özenle ayırdığı saçları bir hayli bozulmuştu ve yüzü gözü boncuk boncuk ter içinde idi. Bu emareler buraya kadar da depar atarak geldiği anlamına geliyordu. Nefesini toparlayıp lafa girdi;
“Ön bahçede müdürün lacivert Concorde’u duruyor. Okulda sanırım.”
“Hasiktir!? Harbi mi lan?”
“Harbi oğlum hatta bizim Onur müdürü yemekhanenin yanındaki sundurmaların orada tadilat yapan işçilerle konuşurken görmüş.”
“O ibne nerde?!”
“O bahçeye inmiştir bile, habeş beygiri gibi koştu Müdür’ün okulda olduğunu fark edince.”
“E hadi biz de herif dellenmeden gidelim yanına da üç aylıkları alalım.

Üç aylıklar, Anadolu Lisesinde okuyan öğrencilerden Devlet Parasız Yatılı sınavına girip burs almaya hak kazananlara Anadolu Lisesi boyunca ödenen karşılıksız bir burs idi. Okulun açık olduğu süre boyunca üç ayda bir yapılan bir ödeme düzeni vardı. Anneciğim sağ olsun Anadolu Lisesi, Öz-De-Bir, Özel Okullar sınavları vb. ne kadar sınav varsa beni hepsine soktuğu için bu sınavı da kazanıp burs almaya hak kazanmıştım. Hazırlık ve orta okul boyunca dört senedir çok işimi görmüştü bu para. Şimdi lise birinci sınıfa geçmiştim ve bu senenin ilk bursunu alacaktım. Etrafta liseye geçince alacağımız bursun normalden biraz daha artacağına dair söylentiler vardı ama üst sınıfların bizimle taşak geçmek için uydurdukları bir şey de olabileceğini düşündüğümden pek ümitlenmemeye çalışıyordum.

Kaan ile birlikte İkinci kattan zemin kata kadar depar attık ve ana kapıdan çıkıp bahçeye inen merdivenlerin başına gelince zınk diye durduk.
“Bak işte arabası şurada” diyerek bana yemekhanenin hemen yanında park halinde duran lacivert Concorde’u gösterdi Kaan.
“Arabayı gördüm tamam ama Müdür nerede oğlum? Bahçede hiç kuyruk görüyor musun?”
Ben böyle deyince Kaan sağ elini kaşlarının üstüne siper yapıp gözlerini kısarak bahçeye bakmaya başladı”
“Sen gözlüğünü niye takmadın lan? Bir de gözlerini kısıyor… Oturduğun yerden tahtayı göremiyorsun ibne!”
“Sus da bak lan sağa sola.”

Normalde bizi odasına çağırıp tek tek listeden ismimize bakıp bize imza attırdıktan sonra bursumuzu teslim etmesi gereken Müdürümüz her üç aylık burs ödeme zamanında bizi peşinden koşturur ve en az iki üç hafta geciktirmeden burslarımızı teslim etmezdi. Muhtemelen tembelliği ve dağınıklığından böyle yapıyordu ama hakkında bir sürü söylenti vardı. Burs paraları ile kumar oynadığını, paraları repo’ya ya da vadeli mevduata yatırıp beklettiğini filan söyleyenler vardı. Ben en çok repoya takılmıştım. Reponun ne olduğunu bilmiyordum ve bu çok sinirimi bozuyordu. Gerçi çok uzun sürmüyordu, unutup gidiyordum. Ama her üç aylık döneminde bu repo kelimesi aklıma takılıyordu. Babama sorsam çözülecek bir mevzu idi ama mevzu daha okulun bahçesinden çıkar çıkmaz buhar olup havaya karıştığından henüz babama taşıyamamıştım.

Ben kafamda bu düşüncelerle dalgın dalgın sağa sola bakarken Kaan bir anda çığlık attı.
“Allahıma gördüm, aha orada, sundurmaların arkasında işçilerle konuşuyor, bizimkiler de arkasında kuyruk yapmışlar ama arada işçiler olduğundan görmemişiz.”,
“Koş koş koş Kaan efendi”

Bahçeye inen merdivenleri ikişer üçer atlayıp rüzgar gibi uçarak sıranın en arkasına girdik. Arkasında biriken kalabalığın uzadığını gören Müdür, işçilerden bir sandalye istedi ve oturdu. Sonra kuyruğa bakıp “Teker teker gelin bakayım” dedi ve kendi yaptığı espriye güldü. O gülünce biz de güldük çünkü bu keyfi yerinde demekti. Gri takım elbisesinin içinden çıkardığı bir tomar parayı ve paralara sarılı A4 kağıdını hemen yanındaki tabureye koydu.

Üzerinden kalem çıkmayınca sıranın en önündeki çocuğa “Kalemin var mı?” diye sordu. Bir anda şaşıran ve korkan çocuk “Var ama sınıfta hocam” deyince sıranın tamamı titreşime alınan bir telefon gibi titredi ve boğuk bir gülüşme sesi telin hemen arkasındaki baraj gölüne doğru helezonik bir biçimde yayıldı. “Sınıftaki kalemi napayım ben evladım? Yanında kalemin var mı?!” diye sesini yükselten Müdür sinirlenmiş gözüküyordu. Hepimiz çocuğa sövüyorduk şu an. Çocuk da o kadar korkmuştu ki bembeyaz yüzündeki kıpkırmızı sivilceler kendi kendine patlayacak diye korktum bir an.

Müdürün yerli yersiz attığı dayaklar çok meşhur olduğundan sizinle sakin sakin konuştuğunda bile geriliyordunuz. Kabahatiniz olmasa da sanki dayak yiyebilirmişsiniz gibi hissedersiniz. Bahsettiğim dönemin 1990’ların sonu olduğunu belirtmek isterim. Şimdi ki gibi gereksiz bir öz güven ile şımartılarak büyütülmüş çocuklar o kadar fazla değil idi. Ayrıca çağdaş anne baba olacağım gazıyla çocuklarına sesini yükselten öğretmenleri dahi okul yönetimine şikayet eden veliler yoktu.

Misal benim babama göre öğretmen çoğu zaman haklı idi. Adana Erkek Lisesinden 1971 yılında mezun olmuş birine öğretmenin kabahatli olduğunu izah edemezsiniz. Ben denedim, edemiyorsunuz. Öğretmenler en fazla dümbüklük yapabilirler ya da iyi bir öğretmen olmayabilirlerdi ama dayak yediysen ya da azar işittiysen “muhakkak bir kabahat işlemişsindir” kuralı geçerli idi bizim evde.

Sırada bu gergin bekleyiş devam ederken bizim Onur; “Bende kalem var hocam.” dedi ve siyah bir tükenmez kalem sıranın ortalarından elden ele uzatılarak Müdüre ulaştırıldı. Onur bize dönüp yılışık bir şekilde göz kırptı. Ben ve Kaan da bilmukabele aynı yılışıklık gülüşle göz kırpmasına yanıt verdik. Müdürün siniri uzun sürmemişti. Rahatlamıştık.

Sıranın kendimize gelmesini beklerken Kaan’ı kolumla dürttüm ve;
“Bu sundurmalar, bu kadar işçi ne iş lan? Ne yapacaklar buraya biliyor musun?”
“Yemekhane ve kantindeki yemeklere alternatif olsun diye buradan da kebap satışı yapılacakmış. Baksana kocaman mangallar var işçilerin çalıştığı yerin arkasında, bir iki güne de onları takacaklar Müdürün sandalyeye oturduğu tarafta.”
“Okulda kebap mı satılacak artık öğlen arasında?”
“Kebap ve döner”
“İyiymiş de kaça satacaklar acaba?”


Bu durum; “Adana’da Anadolu Lisesi okumanın sür-realizminden bir tutam nasiplenmek” olarak açıklanabilir sanırım sadece. Hali hazırda yemekhanede sulu yemek ve kantinde de tost ile hamburger satılmasına rağmen kebaptan taviz vermiyorduk ve okul yönetimi de bunu makul bulabiliyordu. Koca şehir resmen kebabın etrafında dönüyordu. Adana; uydusu kebap olan küçük bir gezegendi!

Kuyruk hızla ilerlemekteydi ve bir kaç kişi sonra sıra bize gelecekti. O esnada Müdürün bana bir kaç saniye dikkatlice baktığını gördüm ve içimden bir “Hassiktir!” çektim. Derken sonunda sıra bana geldi. Müdür üç aylık tutarını sol eline aldı ve sağ eliyle A4 kağıdı önüme uzatarak, “Adın ne senin” dedi.
Yutkundum ve “Rıfat” dedim.
“Listeden adını bul da imzala, hangi sınıftasın sen?”
Boynumdan kulaklarıma doğru bir sıcaklık hissettim, dövmese bari dileğinde bulunarak;
“9-E’deyim hocam” diye yanıtladım.

Tırsmamın sebebi geçen hafta yaptığımız bir futbol maçından kaynaklanmaktaydı. Son bir kaç haftadır perşembe günleri okuldan sonra okulun yarı toprak yarı çim futbol sahasında maç yapmak için izin almıştık ve sekize sekiz kıran kırana maçlar yapıyorduk. Felsefe hocamız İsmail hoca da bir okul çıkışında bizim maçlardan birini seyretmiş ve ertesi gün bize “Şu yaşımızda takım çıkarsak sizi yeneriz lan!” diye takılmıştı. Derken bir sonraki perşembe için öğretmenler - öğrenciler maçı organize edilmişti.

Maç günü sadece altı öğretmen maça katılmak istediğinden öğrencilerden bir kaleci ve bir defans oyuncusu da öğretmenlerin takımında oynuyordu. Ben de evim okulun hemen karşısında olduğu için bu maçlara sürekli iştirak ediyordum. O gün de öğrencilerin takımında orta sahada oynuyordum. Maç başladıktan beş dakika sonra bir anda nereden çıktığını anlamadığımız bir biçimde koyu lacivert parlak bir eşofman takımı ve ayağında bembeyaz spor ayakkabılar ile Müdür sahaya daldı. Ağzımız açık kalmıştı, okulun tarihinde Müdürü spor yaparken gören yoktu. Defans oynayan öğrenci kenara alındı ve Müdür öğretmenlerin takımında stoper olarak maça dahil oldu. Fena da oynamıyordu.

Bazı hocalar ile az çok samimiyetimiz olduğundan çekinmeden ikili mücadeleye girebiliyorduk ama Müdürü karşısında gören Daniel Amokachi’nin hücum pres yaptığı stoper misali saçmalıyor ve çekiniyordu. Takıma bir tutukluk hakim olmuştu. Oyun bu şekilde on dakika devam ettikten sonra bizim takım sağ taraftan bir korner kazandı. Korneri atmak üzere topun başına Ali İhsan geçti. Ben de ceza sahası dışından penaltı noktası yönüne hareketlenip ön direk tarafındaki altı pasın biraz gerisinden sıçramak üzere pozisyon aldım. Rafet korneri kullandığında da aynen öyle yaptım. Güzelim ayak içi kavisli ve hafif sert orta da tam benim koşup zıplayacağım noktaya doğru gelmekteydi. İki ayağım ile olduğum yerde topa sıçrarken ön direk savunması yapan Müdür’ün de topa doğru hareketlenip zıpladığını fark ettim ama geç kalmıştı, ben çoktan yükselmiştim. Topa kafayı vurdum ve golü attım fakat topa kafayı vurduktan sonra sol yanağım ile çenemin köşesinin olduğu kısım hava topuna geç çıkan müdürün suratında patladı. Üstüne Müdür bir de bana çarptıktan sonra benim ivmem daha fazla olduğundan yere kapaklandı.

Gole sevinemeden; “Hocam iyi misiniz?” diyerek Müdüre doğru eğildim. Müdür’ün gözlüğü bir kaç adım öteye uçmuş ve kırılmıştı ve iki eliyle burnunu tutuyordu. Diğer öğretmenler beni hemen kenara çekip Müdürü yerden kaldırdılar ve okulun girişinde tepede konuşlanmış çeşmeye yüzünü gözünü yıkamak üzere götürdüler. Arkama dönüp bizimkilere baktığımda Kaan ile göz göze geldik ve Kaan gülerek “Yarrağı yedin oğlum sen!” dedikten sonra hepimiz birden kahkahalara boğulduk. Gülüyordum ama götüm de atıyordu. Allah'tan maç orada bitti ve Müdür tekrar sahaya dönmedi. Gözlüğü kırıldığından ve iki eliyle de yüzünü kapattığından olayın kahramanının ben olduğumu da görememişti. Maçı benim müdürün gözlüğünün kırılıp burnunun kanamasına sebep olan kafa golümle 1-0 kazanmıştık ama bu galibiyetin bedeli benim için çok ağır olabilirdi.


Şimdi tırsmamın sebebi de bu talihsiz olaydı. Bir anda o malum kafa topu mücadelesindeki öğrencinin ben olduğumu anımsarsa diye "Yusuf Yusuf" moduna geçmiştim. A4 kağıda imzamı attım, üç aylığımı aldım ve Müdür’ün yüzüne son bir kez korku içinde baktıktan sonra eliyle devam et hareketi yaptığını gördüm. Dayak yememenin verdiği rahatlıkla attığım her adımın tadını çıkararak okul binasına doğru yöneldim.

Arkamdan koşarak gelen Kaan’ı fark edince durup bana yetişmesini bekledim. Yanıma geldi ve “Müdür seni çağırıyor. Seni hatırlamış. Yeni gözlüğünün parasını senin üç aylığından kesecekmiş.” dedi.
“Siktir lan yavşak!” diye yanıtladım ve güldük.
Elimizdeki paraları dikkatle ve merak içerisinde sayarken öğlen arasının çoktan bittiğinin emaresi olan öğretmenler zili çalmakta idi.




x

Mithat Erdoğan
9 Ocak 2018
Kayaköy - Fethiye / Muğla    

5 Ocak 2018 Cuma

Sahil Şeridi

Yarım saatlik bir dinlence ve kahve molası için oturduğum kafede haddinden fazla zaman geçirdiğimi fark etmiştim. Masanın üstündeki kitap, defter, kalem ve fotoğraf makinelerinden mütevellit dağınıklığımı hızlıca toparladım. Garson kızdan jest ve mimiklerim vasıtası ile istediğim hesabı beklerken çantamı sırtıma takmıştım bile. Dört gün sürecek bir seminerin ikinci gün programına katılmak için Mali Müşavirler Odası’na gitmem gerekiyordu. Hava çok güzeldi, yürümeyi tercih etmiştim. Sahil boyunca gerçekleştirilecek otuz dakikalık bir yürüyüş hedefime varmamı sağlıyordu. Üstelik deniz kenarından yürüyecektim.

Hesabı ödedikten sonra, sol tarafımda uzanan deniz kenarında balık tutan yerli-yabancı, profesyonel-amatör birçok balıkçı gördüm. Benim gibi sabırsız biri için hiç de uygun olmayan balıkçılık ile asla aram iyi olmamıştı. On iki, on üç yaşında iken arkadaşlarımla bir yaz tatilinde balık tutmaya gitmiştim. O dönem yaşadığımız lojman bir baraj gölünün kıyısında idi.  Bir akşam üstü, göl kenarına yürümüş ve ikişer-üçer misinalarımızı sazan tutmak için uzağa fırlatmıştık. Sonrasında ise kayaların arasına sıkıştırdığımız misinaları gerip uçlarına tepelerinde minik çanlar olan demir çubuklardan takmıştık. Olur da sazan oltaya gelirse bu çanlar ötüyordu ve gidip çekebiliyordunuz.

Arkadaşlarım sabaha kadar orada kalırlardı. Oltaları hazırlama işini hallettikten sonra kayaların arkasındaki çam ağaçlarının dibine, pürlerin üzerine uzanırlar ve orada sabaha kadar kah sohbet edip kah uyuyarak balık beklerlerdi. Benim sıkılmam için iki saat yetmişti. “Sikerim sazanını da çanlı misinasını da!” diyerek hava karardıktan sonra tek başıma eve dönmüş, Micro Genius isimli atarimdeki ördek avı oyununu açıp yakalayamadığım balıkların hıncını atari oyunundaki ördeklerden almıştım.Bu ilk ve son balık tutma maceram olmuştu.

Yanlarından geçtiğim balıkçılar da birbirleri ile ahenk içerisinde görünmekteydiler. Hepsinin çok eğlendiği yüzlerinden okunuyordu. Buna yine anlam verememiştim. Anlam veremediğim şeylere dudak büküp geçmeye, üzerinde çok kafa patlatmamaya çalışıyorum şu sıralar. Tabi çok ilginç bir şey ise istisna uygulayabiliyorum. Derken sağımdan hızla bir bisiklet geçti. Balıkçılara odaklandığım için geldiğini fark etmedim ve irkildim. Arkasından bakınca bisiklet kullanıcısının bisikletini iki eli de gidonda değilken kullanan, at kuyruklu kocaman sırt çantalı birisi olduğunu görebilmiştim. Sağ elindeki cep telefonunu kulağına götürmüştü ve sol eli ile de sağ dirseğinin hemen aşağı kısmını kaşımakta idi. Uzaklaşırken attığı gevrek kahkahayı sürüş güvenliğini hiçe saymasından mıdır nedir küfür gibi algılamıştım.

Biraz daha ilerde üç kadın motosikletlerini park etmiş, kasklarını zemine yan yana koymuş ellerindeki koyu yeşil piknik sandalyelerini açmakla uğraşmaktaydılar. Bu esnada içlerinden biri diğer ikisine iş yerindeki o bet suratlı kadına ağzının payını nasıl verdiğini iştahlı bir şekilde anlatmaktaydı. Gıybetin rutubetli kokusu havadaki yosun kokusuna karışmıştı. Kadının hikayesini anlatırken ki iştahı takdire şayandı. "İşini de aynı şevkle yapıyor mudur acaba?" diye düşündüm ve güldüm.

Deniz tarafına bakmaktan sıkılıp kafamı aksi istikamete çimenlik alana doğru çevirdim ve fotoğrafını çekecek ilginç bir kare aramaya başladım. Kulaklıklarımı takıp biraz müzik dinlemeye karar vermiştim. İyi bir melodinin insana her zaman perspektif katacağına inanırım. 2000’lerde çok dinlediğim şarkılardan oluşan listemde karar kılıp rastgele çal modunu açtım. Beni karşılayan şarkı “The Smashing Pumpkins - Today” olmuştu. Leziz bir başlangıç...

On - on beş adım ilerlemiştim ki hemen ilerde hızlıca koşarak parendeler atan bir silüet gözüme çarptı. Bu silüet dairesel bir şekilde koşuyor ve devamlı bir biçimde parende atıyordu. Çimlerin üstünde olmanın da getirdiği konfor ile pervasızca hızlanıp atlıyor, ellerini çim zemine koyarken yatacağı yeri hazırlayan bir kedi kadar özenli davranıyordu. Çizdiği dairesel rotanın tam ortasında oturan başka bir silüet daha vardı. O tarafa doğru adımlarımı hızlandırdım. Yaklaştıkça silüet olmaktan çıkıp detaylıca ayırt edilebilecek figürlere dönüşüyorlardı. Oturan kişinin bağdaş kurmuş olduğunu anlayabiliyordum artık mesela. Biraz daha ilerleyince kafasını önüne eğmiş ileri geri sallandığını fark edecektim.

Bu esnada dairesel rotada koşarak parendeler atanın on - on iki yaşlarında bir erkek çocuğu olduğunu gördüm. Koştuğu gibi hızlı bir şekilde durmuştu birden. Ellerindeki çimleri silkeliyor ve hızlı hızlı nefes alıyordu. Uzun boynu, dar omuzları, yeni belirmeye başlayan adem elması ile fiziksel olarak tam bir ergenliğe giriş timsali idi. Yürümeye devam ediyordum, şimdi neredeyse aynı hizada idik ve artık adımlarımı yavaşlatmıştım. Yerde oturan kişi bir kadın idi. Kulağında kulaklık vardı ve elindeki kalem ile önündeki deftere bir şeyler yazıyor ya da çiziyordu.

Oturan kadına doğru yürümeye devam ettim. Parende atma tutkunu ergen şimdi de olduğu yerde bir kaç adım atarak amuda kalkmaya çalışmaya başlamıştı. İki ayağı üzerinde durmaktan pek hoşlanmadığından emin olmuştum. Kadına doğru beş on adım atmıştım ki gördüğüm manzara yutkunmamı sağlamıştı. Bağdaş kurmuş bir şekilde öne doğru kaykılarak oturmuş ve oturduğu yerde ileri geri sallanan kadının kot pantolonu ve t-shirt’ü arasından görünen beli ve sırtındaki tüyler tam arkasından vuran güneş ışığı altında parlamaktaydılar. Pantolonunun üzerine çıkmış siyah iç çamaşırının dantelleri de güneş ışığı altında yüksek kontrastlı bir kompozisyonun ana unsuru olarak göze çarpmaktaydı.

Olayı sadece fotoğraf açısından değerlendirdiğimi söyleyecek kadar riyakar ve sahte biri değilim. Erkeklik içgüdülerimin de tesiri ile yutkunmuştum tabi ki. İçimde hala bir fotoğraf çekme dürtüsü vardı fakat nedense acele etmiyordum. O an salt bir gözetleme dürtüsünün hakimiyeti altındaydım. Sonunda birkaç kare fotoğraf çekmeye niyetlendim ama kendimi fark ettirmeden fotoğraf çekebileceğim menzili çoktan geride bırakmıştım. Çok daha yakındaydım. Dolayısıyla, çekeceğim karenin kahramanı ile iletişime geçmem gerekecekti ve kendimi buna hazır hissetmiyordum.

Yürümeye devam ettim ve kadının önüne geçtikten sonra yüzümü ona döndüm. Şimdi kadını tam cepheden görebiliyordum. Yirmili yaşlarının ortalarında, koyu kestane rengi uzun ve hafif dalgalı saçlı, geniş, yuvarlak ama düzgün biçimli bir burna sahip, kahverengi gözlü ve nispeten zayıf bir kadın vardı karşımda. Üzerindeki gri t-shirt’ün önünde bir özel üniversitenin adı ingilizce olarak yazmakta idi. Bembeyaz kolları ve sivri dirsekleri hani neredeyse beyaz plastik çatal bıçakların gövde kısımlarını andırmaktaydı.

Yüzüne dikkatlice bakınca Bernardo Bertolucci’nin The Dreamers filminde Eva Green tarafından canlandırılan Isabelle karakterini anımsattığını fark ettim. Bahsettiğim şey fiziksel bir benzerlik değil, hal ve hareketlerinde, mimik ve jestlerinde mevcut bir benzerlik idi. O kadar ki birden kafamın içinde Jimi Hendrix - Third Stone From The Sun çalmaya başladı desem yalan olmaz. Bir kaç dakika olduğum yerde dikilip fotoğraf makinesini kurcalar gibi yaptıktan sonra kendi kendimden rahatsızlık duydum. Bir anda kendimi Nabokov’un Lolita’sındaki Humbert Humbert ile özdeşleştirmiştim. Evet belki kadın Lolita olarak nitelendirilemeyecek kadar genç, ben de Humbert Humbert karakteri kadar yaşlı değildim ama gözetleme işini abartmayı pek sağlıklı bulmuyordum. Ayrıca kendimi bir Nabokov karakteri ile özdeşleştirecek olsam bu, Humbert Humbert değil de Lujin Savunması kitabının kahramanı Aleksandr İvanoviç Lujin olurdu.

Kafamın içinde uçuşan düşünceler ve bir anda meydana gelen çağrışım anaforundan bunalmış ve bitkin bir şekilde olduğum yere, çimlerin üstüne oturdum. Third Stone From The Sun şarkısını tamamını tüm dikkatimi vererek dinlemek üzere açtım. Yüzümü denize dönüp suya ve yoldan geçenlere bakarak şarkının bitmesini bekledim. Şarkı bittikten sonra seminere geç kalmamak için yerimden kalktım ve iki üç adım yürüdükten sonra bir anda geriye dönüp yerde oturan kadına doğru kendimden emin bir biçimde ilerlemeye başladım. Yürürken bir yandan da fotoğraf makinemi çalıştırmış; diyafram açıklığı ve örtücü hızı ayarlarını yapıyordum. Kadının önünde durup elimle selam verdikten sonra kendi kulaklıklarımı hızlıca kulağımdan çıkardım ve onun da kulaklıklarını kulağından çıkarmasını bekledim.

Kadın şaşkın bir şekilde selamıma karşılık verdikten sonra hızlıca lafa girip gülümseyerek; “Size bir şey soracaktım; ulaşmaya çalıştığınız giz basitlik mi? İnsanı en karmaşık büyüden daha fazla etkileyen uyumlu basitlik mi?”* dedim. Daha sonra ise utanmadan sıkılmadan, hatta kendimden pek beklemeyeceğim bir şekilde kadının cevap ya da tepki vermesini beklemeden yüzünün aldığı ifadenin fotoğrafını çektim. Tam kendimi ifade etmeye hazırlanıyordum ki arkamdan bir ses “Ablaaa, abla bak sonunda amuda kalkabildim!” diye bağırdı. İki ayağı üzerinde durmaktan pek hoşlanmayan yeni yetme ergen sonunda kendi evrimini tamamlamış ve iki ayak üzerinden iki eli üzerine geçiş yapmıştı. Gerçi ayaklarını henüz dimdik tutamıyordu, bacaklarının arası bir hayli açıktı ve bacakları sağa sola doğru hareket ediyordu ama ben o kadarını dahi beceremediğim için çocuğun bu muvaffakiyetinden etkilenmiştim.

Çocuğa gülümseyerek; “O şekilde yaklaşık otuz - kırk dakika daha durabilirsen denizin üzerine doğru alçalmaya başlamış Güneş bacaklarının arasından batacak!” diye seslendim.


Mithat Erdoğan

5 Ocak 2018 Cuma


Kayaköy - Fethiye / Muğla.

*Vladimir Nabokov - Lujin Savunması'ndan bir alıntı

11 Kasım 2017 Cumartesi

Tavuklar- Horozlar - Sincaplar

Bu satırları yazarken güneş tam arkamdan enseme vuruyor. Üç gün evvel taşındığımız evimizin verandasında üzeri rengarenk boya lekeli emektar ahşap masamızda oturmuş etrafa bakınıyor, yine arkamdan esen hafif serin rüzgarın kulaklarıma vurmasının tadını çıkararak dinleniyor ve boş boş etrafa bakınıyorum.


Toprak zeminden yaklaşık yarım metre yükseklikteki verandanın hemen aşağısında parçalanmış bir nar kabuğunu yemek için kavga eden iki tane tavuk var. Birisi soluk siyah, diğeri ise sarıya yakın kahverengi. Arkalarından yaklaşan horozun henüz farkında değiller. Parlak yeşil kuyruklu, altın sarısı tüylü, iri kıyım ve gayet formda gözüken horozu fark eder fark etmez tamamen zıt yönlere doğru hızla kaçıyorlar. Olay yerindeki nar kabuklarını inceleyerek ne olduğunu anlamaya çalışan horoz ise ilgisini çok çabuk kaybediyor ve başka bir tavuğu kovalamaya başlıyor.


Tam bu esnada bahçenin diğer ucunda bir çitin üstüne çıkıp avazı çıktığı kadar ötmeye başlayan başka bir horozun sesine daha fazla tahammül edemiyor ve kablosuz hoparlörümü telefonuma bağlayıp müzik açıyorum. Rastgele çal butonuna tıklayınca çalmaya başlayan ilk parça REM’den “Man On The Moon” oluyor. Bir an için haddimi bilmeyerek kendimi Andy Kaufman ile özdeşleştirebiliyorum. Heyhat! Man at the Kayaköy! Ha ha ha!


Hemen sağımdaki kocaman incir ağacının yaprakları birden usul usul dökülmeye başladı. Mevsimsel döngünün belli başlı prensipleri var ve havanın on dokuz derece olması aylardan Kasım olmasından tabi ki daha önemli değil. Yapraklar incir ağacının hemen altındaki toprak zeminde konuşlanmış üç adet çanak antenin üzerine dökülüyorlar. Kontrast ve güzel bir görüntü... Elim masanın üzerindeki fotoğraf makinesine uzanıyor ama oturduğum yerden baktığımda gördüğüm kadraj pek istediğim gibi değil. Yerimden kalkmak da istemediğimden fotoğraf çekmekten vazgeçiyorum.


Kasım ayında olduğumuzu fark edince yaşımı hesaplama ihtiyacı hissediyorum ve daha sonra ay cinsinden hesaba yönelip tam üç yüz doksan sekiz küsür aydır yaşadığımın farkına varıyorum. Üç Ocak 2018 tarihinde Dünya üzerindeki dört yüzüncü ayımı tamamlamış olacağım.


Büyük şehirden kırsala, taşraya taşınma ile ilgili beylik laflar etmek ve malumatfuruş bir tavra bürünmek niyetinde değilim, korkmayın. (Bu Holden Caulfield’esk cümleyi çok sevdim niyeyse.) Burada geçirdiğim çok kısa süre içerisinde (ki geleli daha dört gün oldu) en çok hoşuma giden şey ise daha şimdiden son on beş senedir (yüz seksen ay) İstanbul’da yaşamamış gibi hissetmeye başlamam oldu. Bu benim için çok önemli, çok rahatlatıcı ve çok memnun edici bir gerçek.


Bunun kafama dank etmesi de şöyle oldu; dün köy meydanından öteberi almış eve doğru yürürken sol tarafımda kalan büyük arsanın ortasındaki ağacın yapraklarının bir kısmının kızıllığı ve bir kısmının da pastel mora yakın tonları ilgimi çektiği için ağaca yaklaşmaya karar vermiştim. Derken ağacın üstünde bir kaç farklı kıpırtı gözüme çarptı. Durdum ve olduğum yerden ağaca daha dikkatli bakınca kıpırtıların ağacın üzerindeki dört adet yavru ve bir adet yetişkin sincaba ait olduklarını idrak ettim. Kocaman ağacın dallarında ve gövdesinde bir oraya bir buraya koşturan dört adet yavru sincap ve onların gözünün önünde oynamasından memnun-muşçasına olduğu yerde sabit durarak onlara bakan yetişkin bir sincap…


Daha evvel bir kez Ihlamur Kasrında sincap görmüşlüğüm vardı ama oradaki sincaplar insan sayısının fazlalığı sebebi ile aşırı ürkek davranmaktaydılar. Dolayısıyla bu kadar rahat bir şekilde onları gözlemleme fırsatım olmamıştı. Şimdi uzun uzadıya bakınca çok enerjik ve komik görünüyorlardı. Hele yetişkin olanın kafasının iki üç katı büyüklüğündeki top şeklinde kuyruğu pek gülünç ve güzeldi.


Bu sefer kadraj da ışık da çok iyiydi ve fotoğraf çekmem artık kaçınılmaz sayılırdı. Deklanşöre bastım. Sonrasında ise hemen önümdeki taş duvar yıkıntısından kalan kısma oturup ağacı ve sincapları seyrettim. Sürekli boynumda fotoğraf makinesi olması sebebi ile beni turist sanan köylüler gelip geçerken bana selam verme zahmetine katlanmıyorlardı. Bu durumu (şimdilik) garip bir biçimde rahatlatıcı ve özgürleştirici buluyordum.


Taşınma telaşı, nefes alabildiğimiz kısımlarda bol bol çizgi roman ve fotoğraf makinesi boynumda asılı yapılan uzun yürüyüşler ile geçiyor şimdilik günlerim. Seda da ben de eve bir an evvel yerleşmeye ve eksikleri gidermeye çalışıyoruz. Evin eksikleri; odun sobası, odun, telefon, internet, ayakkabılık, TV sehpası ve güneş enerjisi tesisatı vs…


Bu eksikleri giderirken telaş göstermemeye gayret ediyoruz. Bir elinde mala, diğer elinde ıslak çimento tahtası, ağzındaki sigaranın dumanı yüzünden kısmak zorunda kaldığı bir gözü ile hiç acele etmeden işini yapan bir duvar ustası serinkanlılığı ile eksiklerimizi elimizden geldiğince, gücümüz yettiğince gidermek ve buradaki yaşamın tadını çıkarmak niyetindeyiz.


Acele etmiyoruz, siz de sakın acele etmemeye çalışın, tabi mümkünse...

"Oh! I got plenty of time.
Oh! You got light in your eyes
And you're standing here beside me.
I love the passing of time.
Never for money, always for love...
Cover up and say goodnight, say goodnight."




Mithat Erdoğan
7 Kasım 2017 Salı
Saat 13:41
Kayaköy - Fethiye - Muğla

Biterken; Talking Heads - This Must Be The Place çalıyordu





















i) R.E.M. - Man On The Moon

ii) Talking Heads - This Must Be The Place (Naive Melody)

18 Ekim 2017 Çarşamba

Maç Saati

Isınma hareketleri esnasında
coşkuya kapılıp
zorlamaya bağlı
yan diz bağları sakatlığı
geçirdiği için
maç kadrosundan çıkartılan,
geleceğin yıldızı
ve henüz on sekiz yaşında
genç bir futbolcunun
yaşadığı hayal kırıklığıyla
empati kurabiliyordum;
tam iki saat boyunca
gelmeni beklerken
taksim meydanındaki
anıtın altında.


Mithat Erdoğan
18 Ekim 2017
Akaretler / Beşiktaş

Biterken; "The Beatles - I've Got A Feeling" çalıyordu

Fotoğraf: Mithat Erdoğan 
Mart 2017 / Beylerbeyi Stadı

29 Eylül 2017 Cuma

Paydos (Foto Öykü)

Pera müzesinden çıkmış Tünel istikametine doğru Oteller Sokak üzerinde yürürken fotoğraf makinemin ayarlarını kurcaladığım esnada bir gürültü duydum. Kafamı kaldırıp baktığımda sırtındaki çuvalla birlikte yere yığılmış yirmili yaşlarının başında bir hamal gördüm. Tam yardım etmek için hamle yapacakken karşı kaldırımın önündeki otelin görevlilerinden biri olan hamal ile yaşıt bir genç gelip hamalı yerden kaldırdı, iyi olup olmadığını sorduktan sonra mesai arkadaşlarından su ve tatlı bir şeyler getirmelerini istedi.

Sokaktaki ışık, konumum ve kompozisyon çok iyi olduğu halde elim fotoğraf makinesine gitmedi, öylece durmuş olan biteni seyrediyordum. Kara kalın kaşlarını düşürmüş, kıstığı gözlerini açmaya çalışan dudaklarının kenarı çatlamış genç hamalın yüz ifadesi böğrüme oturmuştu. Gelen suyu korka korka içip parlak ambalajlı çikolatalardan bir tanesini ağzına attı ve kafasını arkasındaki, taşıdığı çuvala dayayarak ayaklarını kaldırımdan aşağıya uzattı. Başında duran otel görevlisi kendinde olup olmadığını anlamak için alelade sorular sorarken gülümsemeyi ve ona iyi olacağını söylemeyi ihmal etmiyordu.

Aklım hamalda kalmış bir şekilde Tünel istikametine doğru yürümeye devam ettim. Sağa sola boş boş bakıyordum, yukarıya Asmalımescit tarafına saptım. Ara sokaklardan Tünel’in tam önüne varmıştım. Galata Mevlevihane’sinin önünden Galata Kulesi’ne doğru yokuş aşağı salınırken içimden hala fotoğraf çekmek gelmiyordu. Sokaktaki kalabalığa az evvel kaybettiği annesini arayan küçük bir çocuk gibi meraklı gözlerle bakıyordum.

Az evvel şahit olduğum olayın etkisinden çıkma gayreti içimdeydim. Hamal çocukla aynı takımda futbol oynadığımızı düşündüm. Sol kanatta boş pozisyonda aldığım topu önüme açıyor ve ceza sahasına sert ve falsolu bir orta kesiyordum. Rakip stoperin üzerinden yükselen hamal şık bir kafa vuruşu ile golü atıyor ve bana koşuyordu. Maç sonunda bu sefer çok koşmaktan kurumuş ve çatlamış dudaklarını elindeki enerji içeceği şişesine dayıyor ve kana kana büyük yudumlarla içiyordu.

“Nasıl attım ama tam kafana topu?!" diyordum. “Ben de güzel yapıştırdım ama kafayı!” diye gururla yanıtlıyordu.

Tam bunları tahayyül ettiğim esnada birinin bana “Fotoğrafımızı çeker misin?” diye seslendiğini duydum.Kafamı sesin geldiği tarafa çevirdiğimde tadilattaki bir dükkânın içinde oturmakta olan iki kişiyi gördüm. Dükkânın içinde sağ tarafta oturmakta olan kırklı yaşlarında, kel, tombul ve bıyıklı abi idi bana seslenen. Elinde sigarası ve yüzündeki mahcup gülümsemesi ile fotoğraflarını çekip çekemeyeceğimi sordu tekrar. Hemen yanında derme çatma alçak bir sehpanın arkasında oturmakta ve elindeki yarım ekmek arası sandviçi yemekte olan yirmili yaşlarının başında bir genç vardı. Babacan bir usta ve mahcup çırağı gibi oturmuş bana bakıyorlardı karşımda.

“Tabi çekerim!” dedikten sonra boynumdaki fotoğraf makinemi elime alıp gülümseyerek “Çekiyorum” dedikten sonra arka arkaya beş altı kez deklanşöre bastım ve fotoğraf makinamı tekrar boynuma astım. Ne diyeceğimi bilemez bir halde onlara bakıyordum ki yaşlı olan abi “Teşekkürler” dedi. Olduğum yerde üç beş saniye dikildikten sonra söyleyecek bir şey bulamadım. “Ben teşekkür ederim" dedikten sonra yokuş aşağıya yürümeye devam ettim.


Garip bir şekilde az evvel tahayyül ettiğim ortayı yapmış ve hamal çocuk da kafayı vurup gol yapmış gibi hissediyordum. Birkaç dakika evvel kafamda canlandırdığım enstantane daha gerçek geliyordu artık. Kulaklıklarımı taktıktan sonra “Depeche Mode – I feel you” şarkısını açtım.  

Şarkının girişine ıslıkla eşlik ederken kendi kendime “Ben bunu yazayım en iyisi!” dedim.  


Mithat Erdoğan 
29 Eylül 2017 Akaretler / Beşiktaş


Fotoğraf : Mithat Erdoğan


19 Eylül 2017 Salı

Yevmiye (Foto Öykü)

“Hep Gazanfer ağanın işleri bunlar!” diye söylendi kendi kendine. Dün akşam Zeyrek’ten Fatih’e bekar odasına doğru seğirtirken yolda karşılaşmışlar, “Cemil, salı sabahı yanıma uğra bir boya işi var, seni de yollayayım.” demişti. Eminönü’nde yediği balık ekmek – helva sonrası çay isteği giderek arttığı için şaklattığı damağını bir kez de keyifle şaklatmış ve “İyi lan, yarının da yevmiyesi çıktı!” diye sevinmişti.
“İşin ne olduğunu sormak adetten değildir. Yevmiyeni çıkaracaksan gider çalışırsın ama bunun da bir adabı vardır. Kilise kapısı boyamak da nerden çıktı gardaş?” diye tepki vermiş ve teklifi reddetmişti Maraşlı Musa. Cık cık'layarak uzaklaşırken kendi kendine “Müslümanız Elhamdurillah” diye söylendiğini duyabiliyorlardı. Cemil ikirciklenmişti, işin parası iyiydi ama ucunda dile düşmek, bekar evinde diğer arkadaşları tarafından ayıplanmak ya da memleketindeki anasına kadar uzanacak bir reklam olma ihtimali mevcuttu.
“Bilemiyom ki Gazanfer ağa, bir bilene mi danışsak helal mi şimdi bu yevmiye, gavurun kilisesini boyayacaz neticede!?” dedi.
“Lan oğlum, sen emeğinin garşılığını alacan, sanane boyadığın kapı kiliseninmiş, apartımanınmış, dükkanınmış’ından? Hem o gevşek Musa’ya ne bakıyon sen, on beş günde bir yüksek kaldırımdaki garılarnan halvet olup üzerine halka tatlıları çifter çifter yerken Müslümanlığı aklına gelmiyor da şimdi mi Elhamdürillah Müslüman oldu, gösteriş peşinde oğlum o dümbük!” diye sakin ve sevecen bir şekilde yanıtladı yılların ustabaşısı Gazanfer ağa.
“Girişteki demir kapıyı boyayacaz, yevmiyemizi alacaz. Bitti gitti. Ötesini berisini düşünme sen. Hem parası da diğer işlerden iyi, ben seni düşündüğümden ısrar ediyorum, yoksa Tarlabaşı'ndan iki dakikada bulurum ecnebi bir ırgat, sen bilirsin” diye de ekledi.
Cemil kenara attığı parayı düşündü, birkaç haftadır kesat olan işleri düşündü. Üstelik şeker bayramına da az kalmıştı, köye cebinde üç-beş kuruş daha fazla parayla gitse fena mı olurdu? Hem bir kere kilise kapısı boyamaktan ne zarar çıkardı ki? Kendini bile tam olarak ikna edememişti gerçi ama yine de huzursuzlana huzursuzlana “Tamam Gazanfer ağa, yaz beni, ben çalışacam” dedi.
“Yarın sabah altı gibi Unkapanı çarşısının önündeki otobüs durağına çık. Bizim İlyas alacak seni de pikaplan. Akşama kalmaz bitiririz işimizi zaten. Hadi kal sağlıcakla” diye buyurduktan sonra çayların parasını masaya bırakıp kahveden hızlıca çıktı Gazanfer ağa.
Florasan ışığın altında parlayarak iyice moraran, beş liralık banknotun bir yüzündeki Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı’nın suretine dalgınlıkla bakarken okunan ikindi namazını geç de olsa farkedip ayak ayak üstüne atarak oturmayı bırakmış ve taburede doğrulurken iç çekerek “Aziz Allah şefaat ya Resulallah” demişti.
Yarın bir kilisenin dış kapısının demirlerini boyayacak ve yevmiyesini alacaktı. Gerisini düşünmemeye karar verdi.


Mithat Erdoğan
18 Eylül 2017 Pazartesi
Akaretler-Beşiktaş / İSTANBUL


Fotoğraf: Mithat Erdoğan
Leica Af-C1
Fuji C200
İstiklal Caddesi - Beyoğlu