26 Nisan 2012 Perşembe

Arkadaşım Şeytan

Son birkaç gündür filimadamı.com'a fena sardım tekrar. Kafama göre filmden filme atlayarak gezerken bu filme denk geldim ve Atıf Yılmaz-Mazhar Alanson- Fantastik senaryo kelimelerini görünce gözlerim parladı. Bir şekilde filme hemen ulaştım ve ertesi gün izledim. 

Bir kere izlerken zerre sıkılmadım ve çok keyif aldım. Filmle ilgili yorumları okurken farkettiğim üzere çoğu insan gibi Hazzopulo geçidindeki uzun sahne özellikle çok hoşuma gitti. O geçitin bende çağrışımı üniversitedeyken okuldan çıkıp, otobüse binip TRT durağında inerek İstiklal caddesi'ne çıktığım geçit olmasının yanı sıra akabinde caddenin Tünel istikametine doğru yürüyüp cebimde yeterince param varsa Koskadan eser miktarda 100 gr lokum alıp götürdüğüm ve üstüne sigaramı yakarak sonlandırdığım Tarık Zafer Tunaya Kültür merkezi yolculuklarımdır. O yolculuğun sonunda ise çoğu zaman Tarık Zafer Tunaya'da izlediğim güzel bir film mevcut olmuş vehatta içimdeki sinefilinin temelleri o zamanlar atılmıştır. 


















Mazhar Alanson'un o sahnede icra ettiği "doldum doldum" şarkısını ise ayrıca sevmemin yanı sıra filmin ilgili sahnesinde, Şeytan rolündeki Ali Poyrazoğlu görünmeden evvel duyulan kedi miyavlaması sesi ve kucağındaki kedi de şu sıralar okumayı kafama koyduğum Mikhail Bulgakov romanı "Usta ve Margarita"ya gönderme yaptı ve suratımdaki aptal memnuniyet ifadesinin katlanarak artmasına sebebiyet verdi.

Filmi izlerken kendimle ilgili farkına vardığım başka bir husus ise filmin 80lerin sonunda çekilmiş omasından mütevellit sahip olduğu teknolojik yoksunluk ortamının beni ziyadesi ile sevindirmiş ve hoşuma gitmiş olması idi. Tamam her zaman teknoloji ile mesafeli olmuş hatta teknolojiye inceden uyuz olmuş ve ürkmüşümdür. Teknolojik gelişmenin logaritmik olarak ilerliyor oluşuna sövmüşlüğüm bile vardır, bunu yadsıyacak değilim. Ama kendimi "aha cep telefonu yok", "aha gazete binasındaki bilgisayarlar acaip eski model", "aha trafikte fazla araba yok, olanlar da manda kasa mercedesler ve murat 131ler", "aha unkapanı hala revaçta demek ki kasedin ebesini henüz s.kmemiş cd ve mp3ler" şeklindeki küçük nüanslara her tepki verişimde mal bulmuş mağribi gibi sevinmem ve tatmin olmam benim için bile kendimi daha iyi tanımam ve muhafazakarlığımın boyutlarını idrak edebilmem adına çığır açan yeni gelişmeler oldu.

Filmde içinde şeytan geçen muhtelif atasözleri üzerinden yapılan espriler, abartıya kaçmayan sade oyunculuklar, kara mizah unsurunun gayet tadında ayarlanmış dozajı, şeytana daha evvel ruhunu satanların yer aldığı portfolyoda Turgut Özal'ın da (ki dönemin başbakanıdır efendim) bulunması ve MFÖ'nün Ö'sü Özkan Uğur'un da bir zamanlar saçlı ve göbeksiz oluşunu gözlemleyebiliyor olmanız son olarak ise şeytan'ın bile kadınlar söz konusu olunca ayarsız olabilmesi ve "kadınları ben de çözemedim" demesi filme dair sevdiğim diğer detaylardı. Tek hoşuma gitmeyen şey ise sanırım şeytan'ın kahramanımıza mucizelerini sergilerken vücut bulmasını sağladığı gelinlik giymiş mankeni canlandıran Yaprak Özdemiroğlu'nun ağdalı ve aşırı teatral olmaya çalışırken zaman zaman gülünç bir hal alan oyunculuğu oldu. (ki kendisini beğenirim normalde)


plastik manken kadın: temizlik çamaşır ütü ille de yemek, bir kadın başka ne isteyebilir hayattan
fatih (kahramanımız): kusura bakmayın ama şu işin de bir ortalamasını tutturamadınız.
şeytan : sen nasıl bir kadın istediğini biliyor musun ? 

:)



biterken, 

Tom Waits -Downtown Train-

çalıyordu.

18 Ocak 2012 Çarşamba

Önyargı

Önyargılı olmanın zaman zaman çok keyifli olduğu kanaatini taşımaktayım. Evet, belki sürekli ön yargılı olmak biraz sığ bir davranış şekli ama bence insan hassasiyet göstermeyebilme inisiyatifine de sahip olmalı!
İnsan yıllar boyunca, hoşuna gitmeyen bir haber aldığında direk çirkinleşebilmiş bir varlıktır. Buna verilen tepki de mütemadiyen ön yargı barındırmıştır. Tabi ki soğukkanlılıkla tepki vermek sureti ile herhangi bir nefret krizi çerçevesinde ön yargıya kapılmadan durumu aklıselim şekilde değerlendirebilmek bir erdem, ama kendimizi kandırmayalım, çoğumuz çoğu zaman o kadar da erdemli olamayabiliyoruz. 
Bir de olduğu hali maskeleyerek ikinci ya da üçüncü şahıslara şov yapmak maksadı ile erdemli imiş gibi davranmaya çalışan insanlar var ki işte bence iki yüzlülük ve ön yargıdan bile daha beter olan da bu. Tabi her soğukkanlı davranıp ön yargılara kapılmadan tepki verebilen insan ikiyüzlüdür ön yargısı içerisinde bulunmadığımı da burada bir parantez açarak belirtmek isterim!
Ayrıca önyargılı olmanın içerisinde birden fazla unsur barındırabileceği gerçeği var. Gerçi birden fazla unsurlardan olumlu olanlara da önyargı diyebilir miyiz onu bilemedim şimdi, yani emin değilim. Mesela bir konu ile ilgili geçmişteki deneyimlerimiz ya da kulaktan dolma malumatlarımız sebebi ile olumlu bir kanıya sahip isek bu da ön yargı değil de sanki peşin hüküm olarak nitelendirilmeli gibi geliyor! Bilemiyorum belki de ön yargılı olmak ile peşin hükümlü olmak aynı şeydir diyeceğim ama yargı-hüküm karşılaştırmasına girince sanki olmaz gibi ama ola da bilir gibi geliyor. Değişik duygular içerisindeyim şu an bu konuyu daha fazla uzatmayacağım.
Farzı misal vermem gerekirse; bu hafta çalışmakta olduğum plazanın önündeki iki adet lüks restoranın iç kısmının ve bahçesinin nerede ise tamamen yandığını duyduğumda; “Eğer çalışan personelden birisine bir şey olmamışsa çok da sikimde olmaz. Zira müstahak o gösterişçi kodamanlara ve gösterişçi kodamanlar ve üç kuruş para ile çalıştırdıkları personel sayesinde ense kalınlıklarına katkıda bulunacak sermaye birikimini oluşturabilen mekân sahiplerine. Zaten kesin daha fazla kar edebilmek için gerekli güvenlik önlemini almamış ve yangının çıkmasına da mekan sahipleri sebep olmuştur” dedim.
Şimdi mesela bu önyargı “bence” sağlam temellere ya da verilere dayanmasa bile benim mekân sahipleri için üzülmememin kendimce haklı gerekçeleri var ve en önemlisi; son tahlilde; bu önyargı sadece beni bağlayan ve başkalarına etkimeyen bir önyargı.











Ama içinde ırkçılık ya da nefret söylemleri barındıran ve bir hayli yıkıcı bazı önyargılar olduğunu ve bu önyargıların çoğu zaman başkalarını incittiği gerçeğini de yadsımıyorum. Ha ülkemizde bir de belli mevkilere gelmiş ve sağduyu sahibi olmaları gerekirken kendilerince popülist bir şekilde herhangi bir konu üstünde lambır lumbur cahillikle bezenmiş ve zerre hümanizm ya da sağduyu barındırmayan saf önyargının feriştahı ile konuşan bireyler var ki bu sanırım yazımın konusu olan önyargı ile değil de “İnsanlığa Giriş” konusu ile ilişkilendirilmeli!

22 Aralık 2011 Perşembe

Yoğun bir günün ardından "Relativity" by David Herbert Lawrence

Göreliliği ve kuantum teorilerini seviyorum
çünkü onları anlamıyorum
ve bende sanki boşluk, sağa sola kayıyormuş hissini uyandırıyorlar.
Tıpkı bir yerlere yerleşemeyen,
kıpırdamadan durmayı ve ölçülmeyi reddeden bir kuğu gibi.
Sanki atom sürekli fikir değiştiren,
fevri bir şeymiş gibi.

D.H.Lawrence


Şimdi bugün yaklaşık 12 saat kadar çalışıp gayet suratsız ve keyifsiz bir şekilde eve geldim. Sonrasında adetim olduğu üzere yüz numaradaki değerli vaktimi hacetimi giderirken bir yandan da birşeyler okuyarak değerlendirmekte idim. Ve yukarıda paylaşmış olduğum alıntı bir anda bi hayli gülmemi ve kendimi iyi hissetmemi sağladı. Çünkü D.H.Lawrence resmen kuantum hususundaki hislerime o mükemmel ifade yeteneği ile tercüman olmuştu. Bu da benim "Saatleri ayarlama enstitüsü"nü okumak yerine salyalar akıtarak uyuduğum bu akşamki iğrenç vapur yolculuğumun vicdan azabını daha çabuk atlatmama vesile oldu.

Merak edenler için orjinalinin;

I like relativity and quantum theories
because I don't understand them
and they make me feel as if space shifted about
like a swan that
can't settle,
refusing to sit still and be measured;
and as if the atom were an impulsive thing
always changing its mind. 


şeklinde olduğunu belirtmekte bir beis görmüyorum.

Biterken "Oasis - Whatever" çalmakta idi...

17 Aralık 2011 Cumartesi

Herşey sermaye için sevgilim!

Yaklaşık bir iki aydır sabırsızlıkla beklediğim Kesmeşeker'in son albümü "Doğdum Ben Memlekette"yi sonunda bugün itibariyle edinip dinlemiş bulunmaktayım. Hayır son bir haftadır resmen en son on dört on beş yaşında ergenken yaşadığım "çıkacak bir albümü sabırsızlıkla bekleme" tribine girmiştim resmen yirmi yedi yaşında.

Cenk Taner üstad ve Kesmeşeker zaten malum, beklentiler had safhada. Albüm kapağında da Galatasaray'da 1970-73 seneleri arasında üç şampiyonluk yaşamış, zamanında ; "Halka en yakın yer neresi? Çizgi. Ben de çizgide beklerdim. Antrenör ve idarecilerin oldugu tarafta oynamayı sevmiyorum. Kapalının önünde oynamamak için bir devre sağ açık, bir devre de sol açık oynardım." şeklinde beyanda bulunmuş ve Türkiye'de ilk futbolcu sendikasını kurmak için çabalamış eski futbolcu Metin Kurt'u görünce "Hass.ktir!" diyerekten suratıma koca bir tebessüm oturtmuş bulunmuş ve hatta; "bir albüm kapağında bunu yapsa yapsa Kesmeşeker yapar" demiştim.


Albümü titreyerek laptop'a koyuş ve şevk ile dinlemeye başlayış.

Kesmeşeker yine Kesmeşekerdi.

Özellikle; herşey sermaye için sevgilim, atlar dönmedi, Metin Kurt yalnızlığı ve doğdum ben memlekette şarkıları kafadan "durduk yerde adamın a.ına koyan şarkılar" olarak nitelendirilmeleri gerektiklerini belli etmiş bulunmaktalar.

Son olarak Cenk Taner'in "Metin Kurt yalnızlığı" şarkısındaki da ifade ettiği üzere;

"...sıcak bir bira
patlak bir sigara
metin kurt gibi yalnızız ceza sahasında
ne güzel,ne güzel...ne güzel,ne güzel..."


Biterken tabi ki de "Kesmeşeker - Atlar Dönmedi" çalmakta idi...
 

3 Aralık 2011 Cumartesi

Önyargı candır, canandır!

"Hass.ktirin lan oradan yavşak lavuklar sizi!" dedi Beşiktaş-Kadıköy vapurunda iç kısımda başka boş yer bulamadığı için yanlarına oturmak zorunda kaldığı sıfatsızların sohbetine kulak misafiri olunca. Birbirlerini pohpohlayarak ve muntazam bir tecrübeye sahipçesine sevmedikleri insanlardan çok aşağılık, önemsiz mahlukatlarmış gibi bahsederek sohbetlerini sürdüren ve iki adet geçkin ergen olduklarının farkında olmayan iki tiptiler.

"Bu i.neler kesin üniversitede okuyolardır ve okuldaki bilmemne kulübünde aktif olarak üyelik faaliyetinde bulunuyor, hatta ilerde kulüp başkanlığına oynamayı planladıkları için ufak ufak palazlanmaya başlamayı tasarlıyorlardır" şeklinde iç geçirerek çantasından sabah afyonu patlamadığı için tamamın okumaya muvaffak olamadağı Uykusuz'unu  çıkararak okumaya yeltendi.

Ama ne, okuyamıyordu. Az evvelki öngörüsünde haklı çıkmıştı. Dallamaların ikisi de Yıldız Tenik üniversitesinde mühendislik okumaktaydı ve fotoğraf kulübüne üye idiler. Bunu duyduğunda ilkokul yıllarında pikniğe giderken annesinin acıktığında yesin diye hazırladığı yiyeceklerin içerisinde mevcut, ancak tüm gün yüzüne bile bakmadığı halde dönüş yolunda gayet fuzuli yere soğuk ve sarısı morarmış olduğu halde iken tükettiği haşlanmış yumurta halihazırda ağzında imiş gibi yüzünü buruşturdu ve "öyyykk" dedi sessizce.

Her ne kadar genelleme yapmanın çok sağlıklı olmadığının farkında olsa da üniversitedeki kulüplerin geneli ile ilgili genel kanısı pek olumlu değildi. Üniversite birinci sınıfta iken katılmaya teşebbüs ettiği İktisat Kulübü'nde üst sınıfların öncülüğü ve yönlendirmesi eşliğinde gerçekleşecek iktisat, sosyoloji, felsefe ve tarihsel süreç ile ilgili akademik sayılabilecek sohbetler ve entellektüel bir ortam beklerken kulübe tahammül edenlerin genellikle büyük şirketlerin yeni mezun olacak üniversite öğrencilerine gövde gösterisi yapabilmeleri için gerekli etkinliklerin organizasyonlarına ön ayak olarak onlara şirin görünüp sonra da ilgili şirketlere kapağı atarak götlerini kurtarmak ve bu esnada kulüpte kendileri gibi amaçsız ve gereksiz bir varoluş mücadelesi içerisinde olan bazı hatunlar ile yüzeysel ve tabular ile sınırlanmış ve cinsellik sosuna batırılmış ekstrem derecede sığ ilişkiler yaşayan abaza hemcinsleri  olan acınası zavallılar olduğunu  farkedince; "kulübünüze ossurayım emi!" demiş ve işine gücüne bakmak durumunda kalmıştı.
 Kulübün fotoğraf klübü olması haklı gerekçelere sahip ayrı önyargılar yumağına yelken açması için dürtülerini vakit kaybetmeden harekete geçirmişti.

En iyi arkadaşlarından birinin belirttiği üzere fotoğrafçılık ve sinema'nın teknik olarak ilgilenilmesi en kolay sanat dalları olmaları sebebi ile sempatizanlarının içinde eşşek ve mal tipleri barındırma olasılıkları diğer sanat dallarına göre daha kuvvetle muhtemel idi. Kastettiğim eşşek ve mal tipler ellerine bir fotoğraf makinesi alıp Umut Sarıkaya'nın karikatüründe çok güzel ifade etmiş olduğu üzere; marti, mendil satan çocuk ve ihtiyar insan resimleri çekip bunları siyah beyaz olarak tab ettirdikten sonra en baba magnum fotoğrafçısının a.ına koyabilecek gereksiz bir egoya sahip olabilme ya da bağımsız film festivallerinde sabahın köründe deli s.kmiş gibi bilet kuyruğunda bekleyip (bu bekleme kısmına karşı değildi ve gerçek sinema severleri , sinefilileri saygı ile selamlamakta idi. onun derdi gösterişçi tiplerdi.) yirmi küsür filme bilet aldıktan sonra ortalıkta Orson Welles, Sidney Lumet ya da Sergei Eisenstein gibi gezip ahkam kesebilme cüretine sahip olabilmekte idiler.

yemin ediyorum şurdaki bekleyiş daha anlamlı, daha gösterişsiz ve daha samimi

Yanlarına oturmak zorunda kaldığı iki s.k ustası bu kadarı ile de kalmamışlardı. Az sonra fotoğrafçılık sohbetini bırakarak bir anda birbirlerine gözlerine kestirdikleri kızları tarif edip envanter sayımında bulunurcasına aralarında kızların allokasyonunu yapmaya başlayınca dellendi ve vapurun büfesinden bir çay alıp alt kata inerek dışarı çıktı. Sıcak çay bardağını soğuk havanın da tesiri ile sımsıkı kavramış kulağındaki müzik eşliğinde Haydarpaşa garının karşısında denizin ortasındaki duvara tünemiş karabataklara boş gözler ile bakmaya başladı.

Çayından bir yudum alıp; "sanırım yaşlanıyorum." dedi

3 Aralık Cumartesi 00:34

Biterken "The Replacements'dan here comes a regular " çalmakta idi

28 Kasım 2011 Pazartesi

can sıkıntısı , karbonhidrat, Albert Camus vs...

Hani böyle hiçbirşey yapmadan malak gibi mal mal oturup durduğunuz ve hiçbirşey yapmadan oturmaktan sıkılıp bunun ne kadar aptalca olduğunu farkettiğiniz ve birşey yapmış olmak ve güne bir nebze anlam katmak için eyleme geçtikçe daha da mallaştığınızı ve saçmaladığınızı kabullenmek durumunda kaldığınız günler olur ya (ya da ne bileyim belki bir tek bana oluyordur!) bugün işte öyle bir gündü.

Bu pazar da yine sabah sekiz buçukta uyandım. Sanırım emekli bir TSK mensubu ya da daha genelleştirmek gerekirse otuz beş yıllık kamu hizmeti sonucu emekliye ayrılmış bir devlet memuru kafasına ulaşmak üzereyim. Ne sikime hizmet bu saatte uyanıyorum bilmiyorum ve şikayetçi de değilim. Sanırım tek şikayetim bu durumdan şikayetçi olmamam deyip bir paradoks patlatsam mı diye düşünmeden geçmediğimi de ayrıca belirtmek isterim.

Kalktıktan sonra standart bir kahvaltıyı müteakiben mal mal oturma ve konsantrasyonunu hiçbir aktivitede yirmi dakikadan daha fazla tutamama rekorunu açık ara kırdıktan sonra (Ayfer Tunç'un "bir deliler evinin yalan yanlış anlatılan kısa tarihi"ni okumayı denemek, "The Assassination Jesse James by the Coward Robert Ford" filmini izlemeye yeltenmek, temizlik yapmaya girişmek, farklı şarkıları çalmaya çabalamak saiki ile davulun başına oturmak ve gardrobu düzenlesem mi acaba düşüncesine gark olmak vs...) hiçbirşey yapmamayı kabullendim ve çocukken yaptığım üzere yatağa duvar dibinden sırt üstü yatıp bacaklarımı yukarıya, duvara dayayıp başımın dönmesini bekledim ve bunu yaparken de Ennio Morricone'nin efsanevi spagetti western filmleri müziklerini ıslık ile çalmayı da ihmal etmedim.

Bu şekilde saati ancak üç edebildim ve kalkıp yemek yapmak için malzeme almak ve bol sütlü filtre kahve içmek için Kadıköy'e indim ( ev ile kadıköy çarşı arasında bir rakım farkı mevcut mu emin değilim ama evet indim çünkü belli bir müddet sonra kendimi dağda ikamet eden bir yabani gibi hissetmeye başlamıştım)

Açık hava bünyeme nüfuz eder etmez  dışarıya çıkmanın çok akıllıca bir fikir olduğu konusunda kendimi hızlıca ikna ettim ve ağır aksak adımlar ile yürümeye başladım. Takıntılı bir birey olarak her dışarı çıktığımda yaptığım gibi rotamı kafamda kesinleştirmenin rahatlığı ile sırıtarak ve şarkı söyleyerek boğa heykeline doğru yol aldım.

Dışarısı tabi ki çok kalabalıktı. "Ben ne zamandan beri kalabalıktan rahatsız oluyorum?" başlığı altında kendimi sonuçsuz kalan manasız bir sorguya çektim ve bu esnada alışveriş yapacağım markete vardım. İçerde yine elli farklı alternatifi gözden geçirip kendimi makarna sosu, makarna ve süzme yoğurdun besleyiciliğine emanet ederek ve karbonhidratın anasına avradına küfür edip marketten dışarı çıktım. Kahvemi aldığım yerdeki hatunun gülümseyerek sorduğu "bol sütlü filtre kahve mi?" sorusu ile bir "bana herzamankinden ver joe!"daki "cool"luk ile karışık "Truman Burbank" "sıkıcılığı" hissiyatına haiz olmuş bir şekilde kahvemi yudumlayarak eve dönüş yoluna koyuldum.

Bahariye caddesindeki kalabalığa daha fazla tahammül edemeyip aşağıdaki tenha sokaklara saptım. Aşırı sessiz sokaktan yürürken kendimi en son askerliğim esnasında beş ay süresince nöbette gerçekleştirdiğim bir monoloğun içinde buldum. Kendi kendimi tüm samimiyetimle Camus ve Sartre'ı mezarında ters döndürecek sığlıkta bir ontolojik hesaplaşmaya ve hedef, amaç belirleme seansına maruz bıraktım. Mevzu şu an hayattan sıhhat, afiyet ve huzur dışında maddi olarak ne beklediğimdi.

Eve girmeden evvel en son hatırladığım; belli belirsiz yağan yağmur şiddetini artırmaya başlamadan dışarıda daha fazla kalmamak adına adımlarımı hızlandırdığımdı.

13 Kasım 2011 Pazar

Enteresan bir rüya

Cuma'yı cumartesi'ye bağlayan gece her zamanki gibi uyumak üzere yatağa girdim ve belli bir süre sonra yine her zamanki gibi uyudum. Zaten asıl mevzu da buradan sonra başladı. Uzun zamandır bu kadar acaip bir rüya görmemiştim.

Rüyanın başlangıç sahnesi D.S.İ.'nin Adana'daki yüzme kursunun verildiği sosyal tesislerde geçmekte idi. Yıllar evel yüzmeyi burada öğrenmiştim. Ancak burada bir farklılık vardı. Tek ve vasat bir yüzme havuzuna sahip tesis yok olmuş yerine bir adet yarı olimpik, bir adet çocuk ve bir adet de bebek havuzu olan, havuzların etrafı gayet eli yüzü düzgün bir şekilde yeniden düzenlenmiş yeni bir tesis inşa edilmişti. Bu şaşkınlığımı üzerimden atmam için kenarda duran görevli ile konuştum ve daha sonra tesisin manzarasına bakıp ikna olmuş bir şekilde ve şaşkınlığımı da gizlemeden tesisin yapımında emeği geçen herkesin takdire şayan bir iş çıkarmış olduğunu konuşmakta olduğum görevliye ilettim.

Rüyamın daha sonraki sahnesinde kendimi yine Adana'da ergenlik dönemlerimde takıldığım cafelerin (beş altı arkadaş okul çıkışı gidip tavuk döner yiyip, şalgam-ayran içip, tavla oynayarak ergen muhabbetlerinin dibine vurmaya ne kadar takılmak denirse artık!) olduğu sokakta açılışı yapılan bir barın önünde kız arkadaşım ile beraber buldum. Bir süre sonra sıkılıp kız arkadaşıma eve gideceğimi ve o da sıkılırsa eve gelmesini söylüyordum. O da bana; "Tamam canım ben de bi yarım saate kadar çıkar eve yanına gelirim" diyordu. Daha sonra yoldan geçen bir Topel dolmuşu çeviriyor ve biniyordum.(oradan eve gitmek için yirmi dakika yürümem yeterli olmasına ve Topel dolmuşlarının evimizin yakınından bile geçmemesine rağmen neden Tople dolmuşuna binmiş olduğum ise apayrı bir muamma!)

Dolmuşta biraz gittikten sonra kız arkadaşımdan bir telefon geliyordu ve bir arkadaşına rastladığını, biraz daha içki içip takılacağını ve muhtemelen geç geleceğini söylüyordu. Ben de bunun üzerine sinirlenip; "Adana'yı bilmezsin etmezsin nasıl eve döneceksin geç saatte içkili bir şekilde, hem arkadaşını nereden buldun allasen İstanbul'dan bin kilometre uzakta!? Bekle ben de geri döneyim bari beraber döneriz gece" diyerek dolmuştan iniyor ve karşı istikametten gelmekte olan Topel dolmuşuna atlıyordum.

Bu Topel dolmuşunda bir farklılık olduğu hemen dikkatimi çekmişti. Öncelikle şöförün arkasında sadece iki sıra koltuk vardı ve sonrası ayakta durulması gereken ferah bir boşluktan ibaretti. Ayrıca kıç kadar dolmuşta görev yapan bir muavin vardı. Bu kadar da değil tabii ki, rüyada işler çığrından çıkmak üzere idi. Muavine yol parası olarak 100 TL uzattım. Muavin önce yol parası olan 2 TL'yi 100 TL'den çıkartıp para üstünü bana vermeye muvaffak olamadı. Bunun üzerine adama "sen benlen t.ssak mı geçiyon dayı!?" dercesine bakıp kendisini 98 TL olan para üstü konusunda ikna ettim ve para üstümü aldım. Daha sonra muavin cebinden dışı kadife olan krem rengi eldivenler çıkarıp eline losyon gibi bir şey sürmeye başladı. İyice şok olmuş ve nutkum tutulmuş bir şekilde muavine "hass.ktir" diyen gözlerle bakarak muavinden götün götün uzaklaşmaya başladım.
 
Uzaklaşmaya başladım ama nafile! Dolmuş muavini yanıma gelip ellerimi ellerine alıp ovuşturmaya başladı. "Abi napıyon sen ya bi s.ktir git allasen!" diye tepki gösterdiğimde bana rüyanın en vurucu sahnesi olan anı; "Kurban bayramı boyunca yol parası olarak 20 TL'den büyük banknot veren müşterilerimize Dolmuşçular Federasyonu'nun kesin talimatları uyarınca hediye olarak el masajı veriyoruz abi" cevabını vermek sureti ile yaşattı ve beni dumurlardan dumurlara sevk etti.

Bir hışımla minibüsten indiğimde yoldan tekrar karşıya geçtim ve kaldırım kenarında duran ve arkasına karpuz yığılmış at arabasına dikkatlice baktığımda bu arabanın babam ile yıllar evvel lunaparka gitmiş olduğumuz bir yaz akşamı lunapark çıkışı arkasına atlayıp mahalleye geldiğimiz at arabası olduğunu farkettim ve gülümseyerek yanından ilerledim. Biraz ilerde "Boztuğlar Kuruyemiş"in önünde 20 sene önceki halimi babamın 20 sene önceki halinin yanında durmuş sırıtarak taze kuruyemiş alırken görünce artık şaşırmamıştım. Kendi kendime "ne güzel akşamdı lan!" dedim ve yoluma devam ettim. Daha sonra da uyandım...

Biterken "Rilo Kiley - Don't deconstruct" çalmakta idi