şirketler noter-
-liklere, noterlikler
hakimliklere…
Mithat Erdoğan
Temmuz 2024
Vergi Usul Kanunu’ndan
alınan ilhamı asla
küçümsemeyin.
şirketler noter-
-liklere, noterlikler
hakimliklere…
Mithat Erdoğan
Temmuz 2024
Vergi Usul Kanunu’ndan
alınan ilhamı asla
küçümsemeyin.
Genel olarak coşku yoksunluğu çektiğimi düşünüyorum. En son ne zaman coşku dolu idim hatırlamıyorum. Coşkumu kaybetmiş olabilir miyim? Sevdiğim bir sürü şey var aslında ama coşkulu bir sevgiden bahsetmem mümkün değil.
Eski takımına gol atınca sevinmeme adetinden hoşlanmıyorum. Bir futbolcu daha evvel formasını giydiği kulübe karşı şu anda formasını giydiği kulüp forması altında iken gol atınca yüzünde mağrur ve vakur bir ifade ile, hani neredeyse matem havasında yere bakan hal ve hareketler sergileyince bende kayış kopuyor.
Bir şeyin başka bir şeyi simgelemesinden hoşlanmıyorum. Bir şey ne ise onu simgelesin. Kendi kendini simgelemek diye bir tabir sanırım yoktur. Sembolizmden nefret ediyor bile olabilirim. Bana biraz sinsilik gibi geliyor. Samimiyetsiz, sentetik, içten pazarlıklı vs... Metaforik anlatımlardan da zaman zaman gerçekten çok sıkılıyorum. Samimiyetle belirtmek isterim ki bu yazıdaki her kelime gerçek anlamı ile kullanılmaktadır. Yazın alanında da var çünkü bu sembolizm denen bok. Yazdığım tüm kelimeler gerçek anlamlarında kullanılmaktadır! Örtülü bir anlatım, metaforik öğeler, ad aktarmaları filan yok, baştan söyleyeyim.
Sembolleri kullanmadan konulara ifade ve anlam kazandırmak mümkün değilmiş gibi davranmaya başladı çoğu insan. Geçen gün maalesef bir yerde okumuş bulundum ve kahroldum; Stanley Kubrick’in “The Shining” filminde en önemli sembol aynalar imiş. “REDRUM” sadece aynada yansıyınca gerçek anlamına kavuşuyormuş… Ya güzel kardeşim, bunu fark etmeden izleyince de güzel bir film zaten “The Shining”! Stanley Kubrick yaptığı işe anlam yüklemek ve derinlik katmak istemiş amenna ama her seyirci her sembolizmi anlayacak diye bir şey yok ki? Seyirciye neden fazla mesai yazıyorsunuz siz kuzum allasen?
“Guilty Pleasure” denilen ve Türkçe’ye “Mahçup Zevk” olarak çevrilebilecek
ifadeyi pek sevmem. En azından sinema, edebiyat ve müzik alanında
kullanılmasını gereksiz bulurum bu ifadenin. Bir sinema, edebiyat veya müzik
eserinden zevk alıyorsam neden mahçup olayım yahu? Neyse, ne diyecektim ben?
Hah, hatırladım. Beni en çok mutlu eden, izlemekten keyif aldığım filmlerden
biri 1988 yapımı “Twins” mesela… Biri fiziksel olarak mükemmele yakın
kusursuzlukta ama safdil, naif ve masum, diğeri ise fiziksel olarak
mükemmellikten çok uzak, çapkın ve sahtekar ikiz erkek kardeşlerin hikayesini
anlatan meşhur filmden bahsediyorum. İkizlerin birini Arnold Schwarzenegger, diğerini
ise Danny De Vito canlandırmakta bu 1980ler ruhu taşıyan güzel filmde…
Şimdi bana gelip; “E Mithat bu filmde de ikizlerin farklılığında dualite sembolizmi var. Her tezin antitezi ile birlikte var olduğunu ve bunun sentezi oluşturduğunu göstermekte bize sembolik olarak bu film” gibi laflar etmeyin. Kalbinizi kırarım. Benim bu filmi sevmemin sebebi bunlar değil. Renkleri güzel, hikayesi eğlenceli ve ben bunu ilkokula giden bir çocuk olarak 1990ların başında TV’de izlediğimde sembolizmmiş, düalite imiş, tez-antitez ve sentez imiş filan sikimde değildi. Çocuktum lan çocuk. Ağzım açık izlemiş ve çok eğlenmiştim. Belli bir yaşa ve bilinç düzeyine gelene kadar, sembolizme vakıf değil iken bir şeylerden zevk almak çok daha kolay imiş ya.
Nesneleri olduğu gibi anlatmak mümkün ve elzemdir bence. Baudilare ,
Verlane, Valery, Rimbaud , Puşkin ve diğerleri bir bok yemiş zamanında ama
neyse ki edebiyatta çok yaygınlaşmamış bu sembolizm denen illet. Bizim
edebiyatımızda ise en yaygın olduğu dönem zaten Servet-i Fünun dönemi ki o
dönemden de bitim kadar hoşlanmam. Servet-i Fünun da “Fenlerin Zenginliği”
demekmiş bu arada. Az evvel öğrendim ben de.
Tevfik Fikret’in yazdığı Sis şiirini ele alalım mesela;
Sis
Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı munannid,
Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid.
Tazyîkının altında silinmiş gibi eşbâh,
Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh;
Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar
Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar!
Lâkin sana lâyık bu derin sürte-i muzlim,
Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim!
(Günümüz Türkçesi ile)
Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,
beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan
ağırlığının altında herşey silinmiş gibi,
bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;
tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar
onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!
Ama bu derin karanlık örtü sana çok layık;
layık bu örtünüş sana, ey zulümler sahası!
Okudunuz mu? Ne anladınız lan dürüstçe söyleyin… Bireysel ve içe dönük bir
tema işlenmiş diyebiliyorum o kadar. İçi şişmiş ve sıkılmış Tevfik Fikret’in
ama bunu sadece günlüğüne yazsa da olurmuş valla kimse kusura bakmasın.
Telefonda sıkıcı bir konuşma yaparken elinizin altındaki kağıt kalemle kağıdın
üstüne anlamsız karalamalar çizmekten bir farkı yok şu tarz bir şiirin benim
gözümde.
Sosyal medya, sosyal paylaşım platformları olmadığı için gelişen bir
edebiyat bence bu. Tevfik Fikret şimdi yaşasa manyak gibi facebook postu, tivit
ya da instagram storysi paylaşımı yapardı bu tarz cümleler ile gibi geliyor
bana. İlgi çekmek gibi bir motivasyona sahip bir kişi bu kadar kasar çünkü zannımca.
Öte yandan, Orhan Veli’nin “Kitabe-i Seng-i Mezar” şiirini ele almak istiyorum Tevfik
Fikret gibi edebiyatta sembolizmi benimsemiş şairlere antitez olarak. Şiirin
ilk kıtasını paylaşıyorum;
“Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allah'ın adını,
Günahkâr da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi’ye.”
Ya da yine Orhan veli’nin “Cımbızlı Şiir” eserine göz atalım;
“Ne atom bombası
Ne Londra Konferansı
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya!”
Sembolizm barındırmayan şiir ne kadar berrak ve ne kadar anlaşılır oluyor
değil mi? İkisi de çok iyi edebiyatçılar olan Tevfik Fikret ve Orhan Veli Kanık’tan
örnek vererek kıyas yapmak istedim adil olmak adına.
Hayat yeterince zor ve karmaşık, sembolizm denen mereti de işin içine
katarak her şeyi daha zor ve karmaşık hale getirmeye gerek var mı? Ha arada
sırada değişiklik olsun diye normalde yemeyeceğiniz bir yemeği yemek ya da
içmeyeceğiniz bir içeceği içmek gibi değişiklik adına sembolizme yönelebilirsiniz,
bunu anlarım ama sembolizmi bir sanat
eserinin, bir yapıtın ne kadar iyi olduğu konusunda bir kriter olarak ele
alırsanız ben çirkinleşirim, asabileşirim ve ağzımı bozarım hatta. Lütfen bunu yapmayın.
Bakın lütfen diyorum!
Mithat Erdoğan
Mart 2024
İlkokuldayım. Öğretmenimiz sıralara ya iki kız bir erkek ya da iki erkek bir kız şeklinde üçer kişi oturtmuş tüm sınıfı. Ben iki kızın arasındayım. Bu durumdan hiç mutlu değilim. Kızların ikisinden de pek hoşlanmıyorum. Kızlardan hoşlanmasam da öğretmenin yazmamız için söylediklerini kim en hızlı yazacak şeklinde bir yarışma uydurup bu yarışmada onları yenmekten geri kalmıyorum.
Derken bir
seferinde solumdaki kız benden önce bırakıyor kalemi. Yeniliyorum. İyice uyuz
oluyorum kıza. Sonra kız bana; "Aa, şu kelimeyi yanlış yazmışım, silgini
versene silip düzelteyim" diyor. Aradığım fırsat karşıma çıkmış.
Sırıtarak, "Ne vereceğim ya silgimi, yanlış yazmışsın, birinci sen değilsin benim bu durumda, birinciliğimi kabul edeceksen vereyim silgimi" diyorum. Kabul etmiyor.
"O zaman yok sana silgi milgi!" diye kestirip atıyorum. "Nasıl
ya? Vermezsen öğretmene söylerim!" diye bir tehdit savuruyor kız bana.
"Salağa bak ya! Lan silgi benim, ister veririm ister vermem. Kime
söylersen söyle!" diye dalga geçerek yanıtlıyorum kızı.
Kız parmağını
kaldırıyor. Söz alıyor ve "Öğretmenim, Mithat bana silgisini kullandırmıyor,
silgimi unutmuşum dedim, banane dedi, silgisini vermedi." diyor.
Öğretmenimiz "Mithat gel bakalım yanıma" diyor ve beni masasına
çağırıyor. Ben masaya doğru yürürken hala pis pis sırıtıyorum. Öğretmenin beni
şikayet eden kızı azarlarken yanımda durmasını istediği kanaatindeyim. Öğretmen
masasına varıyorum. Öğretmenimiz bana dönüyor ve "Neden arkadaşına
silgini kullandırmıyorsun, ayıp değil mi? Annen- baban seni böyle mi
yetiştirdi? Ben böyle yetiştirmediklerini biliyorum!" diyor ve sağlam bir
tokat atıyor sağ yanağıma. "Şimdi arkadaşından özür dile ve silgini
kullanması için arkadaşına ver." diye de ekliyor.
Sıra arkadaşım
olacak kız ile göz göze geliyoruz. Şimdi o gülüyor. Ben aşırı şaşkınım. Kendi
kendime, içimden "Lan çok saçma ya, silgi benim. İster veririm, ister
vermem. Bunun için ben neden tokat yedim ki şimdi diyorum?" Götüme baka
baka sırama dönüyorum.
İlkokul
öğretmenim sayesinde mülkiyetin saçma bir kavram olduğuna ve paylaşmanın
önemine dair ilk dersimi almışım. Sosyalizm ile tanışmam devlet okulunda,
ilkokulda dokuz yaşında iken oluyor.
Bu olayı her
hatırladığımda suratıma kocaman bir gülümseme oturur ve ilkokul öğretmenimi
sevgi ve hürmetle anarım. Ha bir de evet bizim zamanımızda okulda şiddet bir
enstrüman olarak kullanılmakta idi. İçinizde "Ama bu çok yanlış, şiddet
bir enstrüman olamaz" diyen yumuşak götlü liberaller varsa istedikleri
yerde bunun yanlış olmadığı şeklindeki fikrimi kendilerine aktarmak ve konuyu
kendileri ile mütalaa etmek isterim.
24 Kasım
Öğretmenler Günü kutlu olsun!!!
Mithat Erdoğan
24 Kasım 2023
Fethiye - Muğla
“Andrea Camilleri’yi
ya seviyorsunuzdur ya da henüz hiç okumamışsınızdır.”
“Terrakotta
Köpek - Komiser Montalbano Serisi 2” isimli kitap ile ilgili araştırma yaparken
karşıma çıkan bu cümle çok hoşuma gitti ve anında benimsedim.
Benim Andrea
Camilleri ile tanışmam 2017 sonbaharında olmuştu. Yapı Kredi Yayınları’ndan
çıkan “Unvansız Maktul” isimli kitabına, İstanbul’dan Fethiye’ye taşınmadan
evvel, İstanbul’da son kitabevi turlarımı atarken denk gelmiş ve kitabı hemen
edinmiştim. Tek solukta bitirdiğim kitabın yazarı çok ilgimi çekmişti ve küçük
bir Andrea Camilleri araştırması yapmıştım. Türkçe’ye çevirilen çok fazla
kitabının olmaması ve olanların da çoğunun baskısı olmaması biraz canımı
sıkmıştı o dönem.
Daha sonra Netflix’e
Andrea Camilleri’nin meşhur karakteri “Dedektif Montalbano’nun Rai 1 tarafından
seri halinde çekilmiş maceralarının yüklendiğini öğrendiğimde (37 bölümün 31
tanesi halen Netflix Türkiye’de mevcut) çok kısa bir süre içerisinde bölümlerin tamamını
seyrettim ve çok beğendim. Başroldeki Luca Zingaretti’nin de sıkı bir hayranı
olduğumu belirtmek isterim.
Bu seriyi
izlememi müteakiben yine güzel bir haber okudum ve Mylos Kitap tarafından
Andrea Camilleri’nin Komiser Montalbano serisinin kronolojik olarak Türkçe’ye
çevirilerek yayınlanacağını öğrendim. (“Ne güzel dergimizdin sen 221B!” demek
istiyorum tam olarak bu noktada)
Mylos Kitap
şimdiye dek sanırım sadece ilk beş kitabı Türkçe yayınladı. Beş kitabın tamamı
kütüphanemde mevcut ve tamamını okudum. Bugün burada bahsedeceğim kitap ise serinin
ikinci macerası “Terrakotta Köpek” olacak…
Kitabın incelemesi ve yorumu olmayacak bu arada yazımın devamı. Bambaşka bir konuyu irdeleyeceğim. Andrea Camilleri’nin 70 yaşında yazmaya başladığı bu serinin ana karakteri Dedektif Montalbano bir gurme! Bir gurme dedektif ile karşı karşıyayız!
Dolayısıyla, bu seride İtalyan Mutfağı da esas karakterlerden birisi olarak karşımıza çıkmakta. Ben de kendimi tutamadım ve “Terrakotta Köpek” macerasında bahsi geçen yiyecekleri listeledim. İleride yapmayı planladığım Sicilya seyahatimde bu yiyeceklerin peşine düşerken de bu yazımdan faydalanmak niyetindeyim. Kendime not yazdım aslında bir nevi. Bu noktada çevirmen Semih Topçu’ya da özenli çalışması için teşekkürü bir borç bilirim.
Evet gelelim bahsi geçen yiyeceklere;
1) Mostazzolo: Sicilya’nın Scicli kasabasına has ve içi irmik, badem, limon veya portakal kabuğu rendesi, tarçın ve diğer baharatların karışımıyla doldurulmuş bir kurabiye türü. Geleneksel olarak Noel ve Joseph Bayramı için hazırlanan mostazzolonun günümüzde bulunması zordur.
Anladığım kadarı ile mostazzolo yeme
ihtimalim çok düşük ama tabi ki şansımı zorlayacağım çünkü ne olduğunu her
okuduğumda ağzım sulanıyor.
2) Passuluna: Buruşuk görünümlü, özel olarak Sicilya tuzuyla kürlenmiş siyah zeytin.
Bu bizim salamura zeytin olayına benziyor.
Yarı Adanalı yarı Silifkeli bir Akdenizli olarak bu konsepte çok uzak değilim.
3) Martorama Meyveleri: Pudra şekeri, su, badem unu, glikoz, tozşeker ve badem aroması ile meyve görünümünde hazırlanan ve pişirildikten sonra gıda boyasıyla renklendirilen İtalyan tatlısı.
Meyve görünümünde bademli bir tatlı yapmak
bana çok fuzuli gelse de bunu da denk getirirsem affetmem gömerim diye
düşünüyorum.
4) Tabisca: Arapça kökenli antik bir kelime olan “Tabisca” Sicilya’da Sciacca isimli bir bölgede yapılan, zeytinyağı ve tuz eklenmiş doğal mayalı hamur ile yapılan bir tür pizza için kullanılmaktadır.
Tabisca; focaccia ve ekmek hibriti olan, karakteristik oval şekle sahip ve eski zamanlarda Sciacca köylülerinin hazırladığı; üzerine domates, soğan, kapari, peynir ve zeytin gibi en tipik ve en basit Akdeniz malzemelerinin eklendiği bir tür pizzadır.
Bu listede beni en çok heyecanlandıran
yiyecek tabisca oldu. İtalyan pizzasının bizim pide konseptine yakın bir hali
özetle. En kısa sürede muhakkak denemek istediğim bir yiyecek!
5) Parmigiana Di Melanzane: Kızartılmış ince patlıcan dilimlerinin peynir ve domates sosuyla kaplanarak fırında pişirilmesiyle hazırlanan klasik Güney İtalya yemeği.
Patlıcan severim. Peynir severim. Domates
sosu severim. Bu üçünün İtalyan usulü buluşmasına neden hayır diyeyim sorarım size?!
6) Caciocavallo: İtalyanca at peyniri anlamına gelmekte fakat koyun sütünden yapılmaktadır, adını ise çoban ve çiftçilerin atıştırmalık olarak eyerlerine asmalarından almaktadır.
Benim üzerime kürekle peynir atsanız
şikayet etmem ve ekmeksiz, ufak ufak lokmalar ve ısırıklarla yerim. At peyniri
imiş eşek peyniri imiş umurumda olmaz. Bana caciovallo ile gelin ya valla bak…
7) Petrafennula: Özellikle Noel döneminde tüketilen, tüm İtalya’da yaygın, geleneksel bir Sicilya tatlısı.
Bu tatlı Sicilya mutfağındaki Arap esintilerinden birisi. Araplardan görüp yaptıkları bir tatlı imiş. İtalyanların Noel dönemi bizim şeker
bayramları gibi geçiyor sanırım. Adı bile kulağa çok hoş geliyor zaten bu
tatlının. Tatlının tipine bakınca da aklıma bizim oraların meşhur tatlısı cezerye geldi zaten anında.
8) Alici All’agretto: Hamsi, domates, limon, fesleğen, sarımsak, kekik ve zeytinyağı ile fırında hazırlanan Sicilya yöresine özgü bir çeşit yemek.
Bizim için Karadeniz mutfağının demirbaşı
olan Hamsinin Akdeniz mutfağı ile dans ettiği bu yemeği çok fazla merak
etmekteyim.
9)
Domates
Soslu Attuppateddri: Attuppateddri, kış uykusuna yattıklarında
beyaz bir tabaka halinde katılaşan ve kabuğun girişini kapatmaya yarayan bir sıvı salgılayan küçük, açık kahverengi
salyangozlardır.
Paris’e gittiğimde salyangoz yemeye teşebbüs etmiş fakat muvaffak olamamıştım. Bunu yiyebilir miyim benim için de büyük bir muamma şu an için…
10) Pane Con Meusa: Çoğunlukla sokak satıcıları tarafından satılan, Palermo’ya özgü, haşlanıp domuz yağında kızartılmış, ardından doğranmış dana akciğğeri ve dalakla doldurulmuş yumuşak bir ekmek.
İçinde sakatat olan ve domuz yağında
kızartılan bir hamur işi! Yazarken salyalarım klavyeye damladı! Ne kadar
sağlıksız olduğu zerre umrumda değil. Tipik bir öğrenci ve alt & orta
gelirli gıdası bu! Bu yiyeceği yemek için doğmuşum ben diyebilirim. Listedeki
bir diğer favorim de pane con meusa oldu.
Hayatında ilk kez
aşık olmuştun.
Sürekli kabız,
ekseriyetle
kurnaz
ve neredeyse
cılız
o malum hatun
eşyalarını kendisi
taşımak
istemediğinde
Harem otogarına
koşmakla kalmıyor
depar atıyordun.
Tekerlekli bavulu
kaldırımlarda sürüklerken
ve kolileri taşırken
canın çok yansa
da
asla ama asla
şikayet etmiyordun.
Aslında sadece
farkında değildin.
Sen aşk acısını
su toplamış parmaklarınla
ve kesilmiş avuç
içlerinle
tecrübe
ediyordun.
Mithat Erdoğan
26 Eylül 2023
Fethiye / Muğla