4 Ağustos 2024 Pazar

Defter Tasdik Silsilesi Haikusu

 şirketler noter-

-liklere, noterlikler

hakimliklere…


Mithat Erdoğan

Temmuz 2024


Vergi Usul Kanunu’ndan 

alınan ilhamı asla

küçümsemeyin.

1 Ağustos 2024 Perşembe

Coşkusuzluk Düzlemi

Genel olarak coşku yoksunluğu çektiğimi düşünüyorum. En son ne zaman coşku dolu idim hatırlamıyorum. Coşkumu kaybetmiş olabilir miyim? Sevdiğim bir sürü şey var aslında ama coşkulu bir sevgiden bahsetmem mümkün değil.


Coşkuya kapılmaya çalışıyorum. Gerçekten uğraşıyorum ama olmayınca olmuyor. Hayatımdaki insanlara olan sevgimi coşkudan uzak bir biçimde kendimce gösterebiliyorum.

İtiraf etmeliyim ki, karşılaştıklarında, yüz yüze iken ya da sosyal medya paylaşımlarında birbirlerine ya da geçirdikleri bir güne - geceye coşku dolu cümlelerle sevgi sözleri saçan insanları ziyadesiyle garipsiyorum.

Coşku nakli diye bir şey mümkün müdür ki? Gerçi mümkünse bile coşku nakli konusunda da coşkulu bir tavır göstereceğimi zannetmiyorum.

Bu satırları Coşkun Sabah dinleyerek kaleme alıyorum.

Mithat Erdoğan
Ağustos 2024

Gol Sevinci Neydi?

Eski takımına gol atınca sevinmeme adetinden hoşlanmıyorum. Bir futbolcu daha evvel formasını giydiği kulübe karşı şu anda formasını giydiği kulüp forması altında iken gol atınca yüzünde mağrur ve vakur bir ifade ile, hani neredeyse matem havasında yere bakan hal ve hareketler sergileyince bende kayış kopuyor.


Bu davranış ya da tavır artık her ne ise gerçekten tahammül edemiyor ve bu şekilde davranan bir futbol oyuncusuna denk gelirsem "puh senin ben atacağın golü, oynayacağın futbolu, verdiğin mesajı sikeyim be!" şeklinde sövüyorum. Evet sövüyorum.

Bu hareket bir sürü farklı açıdan sinir bozucu ve ben bu harekete yapısöküm uygulamak sureti ile neden sinir bozucu olduğunu izah etmeye çalışmak niyetindeyim.

İlk olarak, "profesyonel futbol oyuncusu" kavramının tanımına bakalım.

Profesyonel Futbolcuların Statüsü ve Transferleri Talimatının 4. maddesine göre profesyonel futbolcu şu şekilde tanımlanmıştır: “Bir kulüple yazılı sözleşme yapmış olan ve kendisine futbol faaliyetleri kapsamında yaptığı harcamalardan daha fazla miktarda ödeme yapılan futbolcudur.”

Hayatını futbol oynayarak kazanan ve o an hangi kulüple anlaşması varsa o kulübe karşı sorumluluk ve yükümlülük sahibi olan kişidir profesyonel futbolcu.

Şimdi bir de futbolun temel dinamiklerini ortaya serelim en basit ve sade şekilde; Gol; futbolun oynanma sebebi olarak tanımlanabilir. Gol atmak ve gol yememeye çalışmak üzerine kurulu bir spordur futbol!

Rakibinizden daha fazla gol atarsanız kazanır, rakibinize gol atamaz ancak rakibinizden gol de yemezseniz ya da rakibiniz ile eşit sayıda gol atarsanız berabere kalır ve rakibiniz sizden daha çok gol atarsa kaybedersiniz.

Aslında gayet basit değil mi? Profesyonelliğin tanımı ve oyun kuralları ile belirlenmiş oyunun amacı çerçevesinde olaya bakınca sahada futbol oynayan yirmi iki adet futbolcu olduğu gibi yirmi iki adet de mesleğini icra eden, işini yapan insan var.

Mesleğinizi icra ederken bir önceki işvereninizi endişe konusu haline getirip vereceğiniz duygusal reaksiyonları bu endişe konusuna istinaden şekillendirdiğiniz oldu mu sizin hiç? Benim sanırım olmadı.

Bir bankacı eski bankasından da kredi başvurusu yapmış bir müşteriye ihtiyaç kredisini çalıştığı yeni bankada verdi diye sevinirken; "Dur şimdi çok sevinmeyeyim, eski bankama ayıp olmasın, mağrur ve vakur bir biçimde ve ağır başlı tavırlarla sevincimi yaşayayım." demez.

Bir barista, eski dükkanındaki bir müdavimi yeni çalıştığı dükkanın müdavimi olduğunda ve yeni çalıştığı dükkanın müdavimi olmasının sebebinin kendisinin baristalık maharetleri olduğunu belirttiğinde, eski dükkanına ayıp olmasın diye bu iltifatı mağrur ve vakur bir biçimde ve alçak gönüllülükle karşılamaz.

Olayın bir diğer boyutu da saygı hiyerarşisi aslında... Sen eski takımına gol attığında eski takımına ayıp olmasın diye gol sevinci yaşamıyorsan, yeni takımına ayıp ediyorsun demektir. Bu durumda şu soru akıllara gelir, neden eski takımına gösterdiğin saygı yeni takımına gösterdiğin saygıdan daha öncelikli?

Özet olarak, samimiyetine inanmadığım ve benim adıma bir futbolcunun karakterinin turnusol kağıdı işlevi gören bir tavırdır bu tavır. Bir futbolcu bu hal ve hareketleri sergiliyorsa, o futbolcunun karakterinden bir bok olmaz diye düşünmekteyim.

Bu kadar gereksiz bir konu ile ilgili düşünce ve hislerimi paylaştığım bu yazıyı buraya kadar okuyan herkese teşekkürü bir borç bilmem. Borç sevmem. O yüzden hemen teşekkür ederim. Teşekkürler! Kalın sağlıcakla...


Mithat Erdoğan
Ağustos 2024




14 Mart 2024 Perşembe

Fetişleştirme Biçimi Olarak Sembolizm

Bir şeyin başka bir şeyi simgelemesinden hoşlanmıyorum. Bir şey ne ise onu simgelesin. Kendi kendini simgelemek diye bir tabir sanırım yoktur. Sembolizmden nefret ediyor bile olabilirim. Bana biraz sinsilik gibi geliyor. Samimiyetsiz, sentetik, içten pazarlıklı vs... Metaforik anlatımlardan da zaman zaman gerçekten çok sıkılıyorum. Samimiyetle belirtmek isterim ki bu yazıdaki her kelime gerçek anlamı ile kullanılmaktadır. Yazın alanında da var çünkü bu sembolizm denen bok. Yazdığım tüm kelimeler gerçek anlamlarında kullanılmaktadır! Örtülü bir anlatım, metaforik öğeler, ad aktarmaları filan yok, baştan söyleyeyim.

Sembolleri kullanmadan konulara ifade ve anlam kazandırmak mümkün değilmiş gibi davranmaya başladı çoğu insan. Geçen gün maalesef bir yerde okumuş bulundum ve kahroldum; Stanley Kubrick’in “The Shining” filminde en önemli sembol aynalar imiş. “REDRUM” sadece aynada yansıyınca gerçek anlamına kavuşuyormuş… Ya güzel kardeşim, bunu fark etmeden izleyince de güzel bir film zaten “The Shining”! Stanley Kubrick yaptığı işe anlam yüklemek ve derinlik katmak istemiş amenna ama her seyirci her sembolizmi anlayacak diye bir şey yok ki? Seyirciye neden fazla mesai yazıyorsunuz siz kuzum allasen?


Ya da Alejandro Jodorowsky denen şarlatanın Holy Mountain filmini ele alalım. Filmin zaten izlemesi zor bir film olarak övüldüğünü görünce kendime bu eziyeti yapmam lazım deyip izlemiştim yıllar evvel. Film üzerinize saniyede otuz mermi atma hızına sahip bir makineli tüfek gibi sembolizm atıyor. Ben koltuğun arkasına saklandım bir süre sonra daha fazla sembolizm isabet etmesin üzerime diye.


Filmde; bir ordu generalinin koparılmış testis koleksiyonunu muhafaza ettiği bir ambar var, robotik bir bebek doğuran başka bir robot var, Meksika’nın fethini yeniden canlandıran ve dans eden sürüngenler var... Dışkısından altın yapan bir adam var ya filmde! Görüntüde sembolizm kusuyor, hatta sıçıyor film resmen! Ben sembolizm seviyorum diyen herkesi bu filmi izlemeye davet ediyorum. Bakalım filmin sonunu getirebilecek misiniz?

“Guilty Pleasure” denilen ve Türkçe’ye “Mahçup Zevk” olarak çevrilebilecek ifadeyi pek sevmem. En azından sinema, edebiyat ve müzik alanında kullanılmasını gereksiz bulurum bu ifadenin. Bir sinema, edebiyat veya müzik eserinden zevk alıyorsam neden mahçup olayım yahu? Neyse, ne diyecektim ben? Hah, hatırladım. Beni en çok mutlu eden, izlemekten keyif aldığım filmlerden biri 1988 yapımı “Twins” mesela… Biri fiziksel olarak mükemmele yakın kusursuzlukta ama safdil, naif ve masum, diğeri ise fiziksel olarak mükemmellikten çok uzak, çapkın ve sahtekar ikiz erkek kardeşlerin hikayesini anlatan meşhur filmden bahsediyorum. İkizlerin birini Arnold Schwarzenegger, diğerini ise Danny De Vito canlandırmakta bu 1980ler ruhu taşıyan güzel filmde…



Şimdi bana gelip; “E Mithat bu filmde de ikizlerin farklılığında dualite sembolizmi var. Her tezin antitezi ile birlikte var olduğunu ve bunun sentezi oluşturduğunu göstermekte bize sembolik olarak bu film” gibi laflar etmeyin. Kalbinizi kırarım. Benim bu filmi sevmemin sebebi bunlar değil. Renkleri güzel, hikayesi eğlenceli ve ben bunu ilkokula giden bir çocuk olarak 1990ların başında TV’de izlediğimde sembolizmmiş, düalite imiş, tez-antitez ve sentez imiş filan sikimde değildi. Çocuktum lan çocuk. Ağzım açık izlemiş ve çok eğlenmiştim. Belli bir yaşa ve bilinç düzeyine gelene kadar, sembolizme vakıf değil iken bir şeylerden zevk almak çok daha kolay imiş ya.


Nesneleri olduğu gibi anlatmak mümkün ve elzemdir bence. Baudilare , Verlane, Valery, Rimbaud , Puşkin ve diğerleri bir bok yemiş zamanında ama neyse ki edebiyatta çok yaygınlaşmamış bu sembolizm denen illet. Bizim edebiyatımızda ise en yaygın olduğu dönem zaten Servet-i Fünun dönemi ki o dönemden de bitim kadar hoşlanmam. Servet-i Fünun da “Fenlerin Zenginliği” demekmiş bu arada. Az evvel öğrendim ben de.

Tevfik Fikret’in yazdığı Sis şiirini ele alalım mesela;

Sis

Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı munannid,
Bir zulmet-i beyzâ ki peyâpey mütezâyid.
Tazyîkının altında silinmiş gibi eşbâh,
Bir tozlu kesâfetten ibâret bütün elvâh;
Bir tozlu ve heybetli kesâfet ki nazarlar
Dikkatle nüfûz eyleyemez gavrine, korkar!
Lâkin sana lâyık bu derin sürte-i muzlim,
Lâyık bu tesettür sana, ey sahn-ı mezâlim!

 

(Günümüz Türkçesi ile)

Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,
beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan
ağırlığının altında herşey silinmiş gibi,
bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;
tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar
onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!
Ama bu derin karanlık örtü sana çok layık;
layık bu örtünüş sana, ey zulümler sahası!


Okudunuz mu? Ne anladınız lan dürüstçe söyleyin… Bireysel ve içe dönük bir tema işlenmiş diyebiliyorum o kadar. İçi şişmiş ve sıkılmış Tevfik Fikret’in ama bunu sadece günlüğüne yazsa da olurmuş valla kimse kusura bakmasın. Telefonda sıkıcı bir konuşma yaparken elinizin altındaki kağıt kalemle kağıdın üstüne anlamsız karalamalar çizmekten bir farkı yok şu tarz bir şiirin benim gözümde.

Sosyal medya, sosyal paylaşım platformları olmadığı için gelişen bir edebiyat bence bu. Tevfik Fikret şimdi yaşasa manyak gibi facebook postu, tivit ya da instagram storysi paylaşımı yapardı bu tarz cümleler ile gibi geliyor bana. İlgi çekmek gibi bir motivasyona sahip bir kişi bu kadar kasar çünkü zannımca.

Öte yandan, Orhan Veli’nin “Kitabe-i Seng-i Mezar” şiirini ele almak istiyorum Tevfik Fikret gibi edebiyatta sembolizmi benimsemiş şairlere antitez olarak. Şiirin ilk kıtasını paylaşıyorum;

“Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allah'ın adını,
Günahkâr da sayılmazdı.

Yazık oldu Süleyman Efendi’ye.”

 

Ya da yine Orhan veli’nin “Cımbızlı Şiir” eserine göz atalım;

 

“Ne atom bombası

Ne Londra Konferansı

Bir elinde cımbız,

Bir elinde ayna;

Umurunda mı dünya!”

 


Sembolizm barındırmayan şiir ne kadar berrak ve ne kadar anlaşılır oluyor değil mi? İkisi de çok iyi edebiyatçılar olan Tevfik Fikret ve Orhan Veli Kanık’tan örnek vererek kıyas yapmak istedim adil olmak adına.

Hayat yeterince zor ve karmaşık, sembolizm denen mereti de işin içine katarak her şeyi daha zor ve karmaşık hale getirmeye gerek var mı? Ha arada sırada değişiklik olsun diye normalde yemeyeceğiniz bir yemeği yemek ya da içmeyeceğiniz bir içeceği içmek gibi değişiklik adına sembolizme yönelebilirsiniz, bunu anlarım ama sembolizmi bir  sanat eserinin, bir yapıtın ne kadar iyi olduğu konusunda bir kriter olarak ele alırsanız ben çirkinleşirim, asabileşirim ve ağzımı bozarım hatta. Lütfen bunu yapmayın. Bakın lütfen diyorum!

 

Mithat Erdoğan

Mart 2024

24 Kasım 2023 Cuma

Mülkiyetin İzlerini Silmek; Bir Retrospektif

İlkokuldayım. Öğretmenimiz sıralara ya iki kız bir erkek ya da iki erkek bir kız şeklinde üçer kişi oturtmuş tüm sınıfı. Ben iki kızın arasındayım. Bu durumdan hiç mutlu değilim. Kızların ikisinden de pek hoşlanmıyorum. Kızlardan hoşlanmasam da öğretmenin yazmamız için söylediklerini kim en hızlı yazacak şeklinde bir yarışma uydurup bu yarışmada onları yenmekten geri kalmıyorum.

Derken bir seferinde solumdaki kız benden önce bırakıyor kalemi. Yeniliyorum. İyice uyuz oluyorum kıza. Sonra kız bana; "Aa, şu kelimeyi yanlış yazmışım, silgini versene silip düzelteyim" diyor. Aradığım fırsat karşıma çıkmış. Sırıtarak, "Ne vereceğim ya silgimi, yanlış yazmışsın, birinci sen değilsin benim bu durumda, birinciliğimi kabul edeceksen vereyim silgimi" diyorum. Kabul etmiyor. "O zaman yok sana silgi milgi!" diye kestirip atıyorum. "Nasıl ya? Vermezsen öğretmene söylerim!" diye bir tehdit savuruyor kız bana. "Salağa bak ya! Lan silgi benim, ister veririm ister vermem. Kime söylersen söyle!" diye dalga geçerek yanıtlıyorum kızı.

Kız parmağını kaldırıyor. Söz alıyor ve "Öğretmenim, Mithat bana silgisini kullandırmıyor, silgimi unutmuşum dedim, banane dedi, silgisini vermedi." diyor. Öğretmenimiz "Mithat gel bakalım yanıma" diyor ve beni masasına çağırıyor. Ben masaya doğru yürürken hala pis pis sırıtıyorum. Öğretmenin beni şikayet eden kızı azarlarken yanımda durmasını istediği kanaatindeyim. Öğretmen masasına varıyorum. Öğretmenimiz bana dönüyor ve "Neden arkadaşına silgini kullandırmıyorsun, ayıp değil mi? Annen- baban seni böyle mi yetiştirdi? Ben böyle yetiştirmediklerini biliyorum!" diyor ve sağlam bir tokat atıyor sağ yanağıma. "Şimdi arkadaşından özür dile ve silgini kullanması için arkadaşına ver." diye de ekliyor.

Sıra arkadaşım olacak kız ile göz göze geliyoruz. Şimdi o gülüyor. Ben aşırı şaşkınım. Kendi kendime, içimden "Lan çok saçma ya, silgi benim. İster veririm, ister vermem. Bunun için ben neden tokat yedim ki şimdi diyorum?" Götüme baka baka sırama dönüyorum.

İlkokul öğretmenim sayesinde mülkiyetin saçma bir kavram olduğuna ve paylaşmanın önemine dair ilk dersimi almışım. Sosyalizm ile tanışmam devlet okulunda, ilkokulda dokuz yaşında iken oluyor.

Bu olayı her hatırladığımda suratıma kocaman bir gülümseme oturur ve ilkokul öğretmenimi sevgi ve hürmetle anarım. Ha bir de evet bizim zamanımızda okulda şiddet bir enstrüman olarak kullanılmakta idi. İçinizde "Ama bu çok yanlış, şiddet bir enstrüman olamaz" diyen yumuşak götlü liberaller varsa istedikleri yerde bunun yanlış olmadığı şeklindeki fikrimi kendilerine aktarmak ve konuyu kendileri ile mütalaa etmek isterim.

 

24 Kasım Öğretmenler Günü kutlu olsun!!!


Mithat Erdoğan 

24 Kasım 2023

Fethiye - Muğla

19 Kasım 2023 Pazar

Terrakotta Köpek ve Polisiye Edebiyat Dekoru Olarak İtalyan Mutfağı

 

“Andrea Camilleri’yi ya seviyorsunuzdur ya da henüz hiç okumamışsınızdır.”

Terrakotta Köpek - Komiser Montalbano Serisi 2” isimli kitap ile ilgili araştırma yaparken karşıma çıkan bu cümle çok hoşuma gitti ve anında benimsedim.

Benim Andrea Camilleri ile tanışmam 2017 sonbaharında olmuştu. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Unvansız Maktul” isimli kitabına, İstanbul’dan Fethiye’ye taşınmadan evvel, İstanbul’da son kitabevi turlarımı atarken denk gelmiş ve kitabı hemen edinmiştim. Tek solukta bitirdiğim kitabın yazarı çok ilgimi çekmişti ve küçük bir Andrea Camilleri araştırması yapmıştım. Türkçe’ye çevirilen çok fazla kitabının olmaması ve olanların da çoğunun baskısı olmaması biraz canımı sıkmıştı o dönem.

Daha sonra Netflix’e Andrea Camilleri’nin meşhur karakteri “Dedektif Montalbano’nun Rai 1 tarafından seri halinde çekilmiş maceralarının yüklendiğini öğrendiğimde (37 bölümün 31 tanesi halen Netflix Türkiye’de mevcut) çok kısa bir süre içerisinde bölümlerin tamamını seyrettim ve çok beğendim. Başroldeki Luca Zingaretti’nin de sıkı bir hayranı olduğumu belirtmek isterim.

Bu seriyi izlememi müteakiben yine güzel bir haber okudum ve Mylos Kitap tarafından Andrea Camilleri’nin Komiser Montalbano serisinin kronolojik olarak Türkçe’ye çevirilerek yayınlanacağını öğrendim. (“Ne güzel dergimizdin sen 221B!” demek istiyorum tam olarak bu noktada)

Mylos Kitap şimdiye dek sanırım sadece ilk beş kitabı Türkçe yayınladı. Beş kitabın tamamı kütüphanemde mevcut ve tamamını okudum. Bugün burada bahsedeceğim kitap ise serinin ikinci macerası “Terrakotta Köpek” olacak…

Kitabın incelemesi ve yorumu olmayacak bu arada yazımın devamı. Bambaşka bir konuyu irdeleyeceğim. Andrea Camilleri’nin 70 yaşında yazmaya başladığı bu serinin ana karakteri Dedektif Montalbano bir gurme! Bir gurme dedektif ile karşı karşıyayız! 

Dolayısıyla, bu seride İtalyan Mutfağı da esas karakterlerden birisi olarak karşımıza çıkmakta. Ben de kendimi tutamadım ve “Terrakotta Köpek” macerasında bahsi geçen yiyecekleri listeledim. İleride yapmayı planladığım Sicilya seyahatimde bu yiyeceklerin peşine düşerken de bu yazımdan faydalanmak niyetindeyim. Kendime not yazdım aslında bir nevi. Bu noktada çevirmen Semih Topçu’ya da özenli çalışması için teşekkürü bir borç bilirim.

Evet gelelim bahsi geçen yiyeceklere;

1)     Mostazzolo: Sicilya’nın Scicli kasabasına has ve içi irmik, badem, limon veya portakal kabuğu rendesi, tarçın ve diğer baharatların karışımıyla doldurulmuş bir kurabiye türü. Geleneksel olarak Noel ve Joseph Bayramı için hazırlanan mostazzolonun günümüzde bulunması zordur.

Anladığım kadarı ile mostazzolo yeme ihtimalim çok düşük ama tabi ki şansımı zorlayacağım çünkü ne olduğunu her okuduğumda ağzım sulanıyor.

2)     Passuluna: Buruşuk görünümlü, özel olarak Sicilya tuzuyla kürlenmiş siyah zeytin.

Bu bizim salamura zeytin olayına benziyor. Yarı Adanalı yarı Silifkeli bir Akdenizli olarak bu konsepte çok uzak değilim.



3)     Martorama Meyveleri: Pudra şekeri, su, badem unu, glikoz, tozşeker ve badem aroması ile meyve görünümünde hazırlanan ve pişirildikten sonra gıda boyasıyla renklendirilen İtalyan tatlısı.

Meyve görünümünde bademli bir tatlı yapmak bana çok fuzuli gelse de bunu da denk getirirsem affetmem gömerim diye düşünüyorum.


4)     Tabisca: Arapça kökenli antik bir kelime olan “Tabisca” Sicilya’da Sciacca isimli bir bölgede yapılan, zeytinyağı ve tuz eklenmiş doğal mayalı hamur ile yapılan bir tür pizza için kullanılmaktadır.

Tabisca; focaccia ve ekmek hibriti olan, karakteristik oval şekle sahip ve eski zamanlarda Sciacca köylülerinin hazırladığı; üzerine domates, soğan, kapari, peynir ve zeytin gibi en tipik ve en basit Akdeniz malzemelerinin eklendiği bir tür pizzadır.

Bu listede beni en çok heyecanlandıran yiyecek tabisca oldu. İtalyan pizzasının bizim pide konseptine yakın bir hali özetle. En kısa sürede muhakkak denemek istediğim bir yiyecek!


5)     Parmigiana Di Melanzane: Kızartılmış ince patlıcan dilimlerinin peynir ve domates sosuyla kaplanarak fırında pişirilmesiyle hazırlanan klasik Güney İtalya yemeği.

Patlıcan severim. Peynir severim. Domates sosu severim. Bu üçünün İtalyan usulü buluşmasına neden hayır diyeyim sorarım size?!


6)     Caciocavallo: İtalyanca at peyniri anlamına gelmekte fakat koyun sütünden yapılmaktadır, adını ise çoban ve çiftçilerin atıştırmalık olarak eyerlerine asmalarından almaktadır.

Benim üzerime kürekle peynir atsanız şikayet etmem ve ekmeksiz, ufak ufak lokmalar ve ısırıklarla yerim. At peyniri imiş eşek peyniri imiş umurumda olmaz. Bana caciovallo ile gelin ya valla bak…



7)     Petrafennula: Özellikle Noel döneminde tüketilen, tüm İtalya’da yaygın, geleneksel bir Sicilya tatlısı.

Bu tatlı Sicilya mutfağındaki Arap esintilerinden birisi. Araplardan görüp yaptıkları bir tatlı imiş. İtalyanların Noel dönemi bizim şeker bayramları gibi geçiyor sanırım. Adı bile kulağa çok hoş geliyor zaten bu tatlının. Tatlının tipine bakınca da aklıma bizim oraların meşhur tatlısı cezerye geldi zaten anında.


8)     Alici All’agretto: Hamsi, domates, limon, fesleğen, sarımsak, kekik ve zeytinyağı ile fırında hazırlanan Sicilya yöresine özgü bir çeşit yemek.

Bizim için Karadeniz mutfağının demirbaşı olan Hamsinin Akdeniz mutfağı ile dans ettiği bu yemeği çok fazla merak etmekteyim. 



9)     Domates Soslu Attuppateddri:  Attuppateddri, kış uykusuna yattıklarında beyaz bir tabaka halinde katılaşan ve kabuğun girişini kapatmaya yarayan  bir sıvı salgılayan küçük, açık kahverengi salyangozlardır.

      Paris’e gittiğimde salyangoz yemeye teşebbüs etmiş fakat muvaffak olamamıştım. Bunu yiyebilir miyim benim için de büyük bir muamma şu an için…

10)  Pane Con Meusa: Çoğunlukla sokak satıcıları tarafından satılan, Palermo’ya özgü, haşlanıp domuz yağında kızartılmış, ardından doğranmış dana akciğğeri ve dalakla doldurulmuş yumuşak bir ekmek.

İçinde sakatat olan ve domuz yağında kızartılan bir hamur işi! Yazarken salyalarım klavyeye damladı! Ne kadar sağlıksız olduğu zerre umrumda değil. Tipik bir öğrenci ve alt & orta gelirli gıdası bu! Bu yiyeceği yemek için doğmuşum ben diyebilirim. Listedeki bir diğer favorim de pane con meusa oldu.



Mithat Erdoğan

19 Kasım 2023 

Fethiye - Karagözler

26 Eylül 2023 Salı

İçinde Bulunduğum Durum*


Hayatında ilk kez

aşık olmuştun.


Sürekli kabız,

ekseriyetle kurnaz

ve neredeyse cılız

o malum hatun

eşyalarını kendisi

taşımak istemediğinde

Harem otogarına

koşmakla kalmıyor

depar atıyordun.


Tekerlekli bavulu

kaldırımlarda sürüklerken

ve kolileri taşırken

canın çok yansa da

asla ama asla

şikayet etmiyordun.


Aslında sadece

farkında değildin.


Sen aşk acısını

su toplamış parmaklarınla

ve kesilmiş avuç içlerinle

tecrübe ediyordun.

 

Mithat Erdoğan

26 Eylül 2023

Fethiye / Muğla

 

*Belle and Sebastian “The State That I am in”