Aşı sırası
Bir çift parmak arası
Turizm Duası
Mithat Erdoğan
Mayıs 2021
Kayaköy - Fethiye
Biter mi salgın?
Salgın biter mi sandın?
Hep maske takın
Mithat Erdoğan
Mayıs 2021
Kayaköy / Fethiye
Bonus Track : Biter mi salgın acılar? (Ahmet Kaya affetsin)
Şaman! Come on*
Şifa ver bana hemen
Şaman soyundan
Mithat Erdoğan
Mayıs 2021,
Kayaköy / Fethiye
*Bkz: Altay Türkleri’nin günümüzde “şaman” anlamında kullandıkları "Kam" sözcüğü.
Eşek yükü ile para verip güzel bir sandviç yemiştim. Canım çekmişti. Ramazan ayı boyunca restoranların kapatılacağı malumatının da bu hovardalığımda payı olmuştu. Sandviçten beklediğimden fazlasını almıştım. Çok lezzetli bir sandviç idi. Fakat ciddi bir sorun ile karşı karşıya idim. Sandviçi yediğim restoran yaşadığım yazlık beldenin en lüks ve revaçta mekanlarından birisi idi. Bahçesindeki son boş masaya ancak oturabilmiştim. Etrafımdaki masalar tam kapasite dolu idi. Lafa daldım ve sorunumdan bahsetmeyi unuttum. Sandviçin malzemelerinden bir tanesinden kallavi bir parça sağ üst dişlerimin arasına sıkışmıştı. Hem de öyle tatlı sıkışmıştı ki, anlatamam.
Aslında anlatabilirim ya bir dakika! Sağ elime bir kürdan alıp, sol elimle ağzımı kapatarak dilimle dişlerimi çıstaklata çıstaklata ve kürdanın da yardımı ile muazzam bir şekilde dişlerimin arasından çıkartmaya layık bir parça girmişti dişlerimin arasına. Ancak ne yazık ki servis açılırken tabi ki kurdan düşünülmemişti. Kürdan kimdi ki? Kürdan bu restoran için bir Suriyeli ya da bir Afgan gibi bir şey idi. En tarz ve en pahalısı da olsa restorandan içeri adım atması mümkün değildi. Bu restoran için bir mülteciden farksızdı kürdan. Kaldı ki füzyon jazz ve chill-out müzik çalan bu mekânda benim ağzımdan çıkacak çıstak çıstak nağmelerine hoşgörü gösterilmesi ihtimal dahilinde olamazdı.
Solumdaki masada gergin bir beyaz Türk çift, önümdeki masada ise bir çift kaslı ve varlıklı Rus ergen irisi genç turist vardı. Tam çaprazımdaki masada ise bir çift model denilebilecek güzellikte akça pakça yabancı hatun mevcuttu. Nereli olduklarını kestiremedim zira aralarında anlaşmak için ana dili İngilizce olmayanlara has bir aksanla İngilizce konuşmayı tercih etmişlerdi. Bu şartlar altında sol elim ve dilimden başka bir enstrümana sahip olamayacağımı idrak etmiş, hatta kabullenmiştim. Dilimle gayretkeş bir biçimde sağlı sollu girişsem de dişlerimin arasındaki parçayı yerinden kıpırdatabildiğim söylenemezdi. Bir bardak “aşırı sıcak” filtre kahve istedim ve parçayı yumuşatarak direncini kırma planımı devreye soktum.
Parçayı yerinden çıkarmaya muvaffak olmadıkça restorana karşı içimde bir
öfke belirmişti. Sandviçin lezzeti dakikalar geçtikçe azalırken kendimi gerçekleştirememiş
olmamın hayal kırıklığı ve hüsranı asabımı daha da bozmaktaydı. Sıcak filtre
kahve de ise yaramamıştı. Hesabı suratsız bir biçimde istedim, pos makinesi ile
birlikte gelen garson çocuk asık suratımı fark etmiş olacak ki; "Bir
sorun mu var efendim" diye kibarca sormuştu. Sınıf bilincine sahip bir
insan olarak garsonu tüm kibarlığımla ve gülümseyerek "Her şey yolunda
aslında, sadece kürdan yok" diye yanıtladım ve bu yanıtı müteakiben
dişimi dilimle çıstaklatarak garsona göz kırptım. Garson ile birkaç saniye
karşılıklı gülüştük. Akabinde kredi kartımı ve fişimi adisyonun geldiği içi
kadife, dışı deri minik dosyaya benzer şeyin içinden alıp kapıya yöneldim.
İstikamet köşedeki köftecinin tezgâhı idi. Köfteci tezgahının köşesindeki
naylon kaplı kurdanlar üzerlerine vuran akşam üstü güneşi altında pırıl pırıl
parlıyor ve adeta bana davetkar bir biçimde gülümsüyorlardı...
Mithat Erdogan
12 Nisan 2021
Fethiye
"İşin gülünç yanı; bir yandan böyle palavra sıkarken, bir yandan da başka bir şey düşünüyordum. Ben New York'luyumdur. Central Park'taki gölü düşünüyordum, şu Güney Central Park'taki yapay gölü. Göl donup buz tuttuğunda, ördeklerin nereye gittiğini merak ediyordum. Acaba, biri kamyonla gelip onları hayvanat bahçesi gibi bir yerlere mi götürüyordu, yoksa kendileri mi uçup gidiyorlardı?"*
-Bunlar yabani mi şimdi he?
- Heee?! Yabani mi bilmem emme,
şordakilerden bunlar da. Nassı ÜREMİŞLER ha!.
- Nerdekilerden?
- Ya Behçet başgan getirttiydi bunlardan
devlet hastanesinin berisine. Ada mı neyin yaptırdı ya, sonra bunlardan getirtti
koydurdu adaya. Onlar işte ÜREYE ÜREYE böyle çoğaldılar.
- Haaa
- He valla, sahil boyunca tüm ganallar
gaynıyor bunlardan.
Bu konuşmaya kulak misafiri olduğumda arabayı
kaldırımın kenarına park edip arabadan inmiştim. Fotoğraf makinesini boynuma
takmadan evvel pozometresine bakarak ayarlarını yapıyor ve yüzüme maske takmamanın
tadını birkaç saniye daha çıkarıyordum. Kafamı kaldırıp konuşanlara baktığımda;
kasketli, kumaş pantolonlu, yün gömlek ve yün süveterli ve kıyafetleri ile renk
uyumu gözetmeksizin giydikleri ayakkabıları ile altmışlarının sonunda ya da
yetmişlerinin başında iki yaşlı adam gördüm.
Ördeklerden bahsediyorlardı. Bir yandan
da ördeklere ekmek atıyorlar ve salgın hakkında ipe sapa gelmez fikirlerini
müthiş bir özgüven ile zırvalıyorlardı. Daha yaşlı olan hastalığın yayılmasını
önlemek için pekmezin yeterli olacağını ateşli bir şekilde savunuyordu. Diğeri
ise pekmeze alternatif olarak keçi yoğurdunu öne sürüyordu. Birbirlerine asla
itiraz etmiyorlardı. Sinirim bozulmuştu. Aslında çoğu şeyi sorgulamayan ve çoğu
şeye itiraz etmeyen tipler oldukları belli idi. Toplumun geneli tarafından
kabul görmüş şeylerden bahsediyorum tabi ki. Pekmez sempatizanı uzun boyluya
niyeyse ayrıca kıl olmuştum. Üreme kelimesini üzerine basa basa, sesini
yükselte yükselte söylemesi ve ağzını şaklatması asabımı bozmuş ve sapık
izlenimi bırakmıştı üzerimde.
İnsanlara yaşlarına hürmeten saygı göstermeyi
ergenliğimden beri aşırı aptalca bulmuşumdur. Aptalca şeyler söyleyen biri aptalca
şeyler söyleyen biridir. Söylediği aptalca şeyden sonra ona verilecek tepkinin
yaşına göre belirlenmesini ikiyüzlülük olarak değerlendirmişimdir hep. Şu iki
adamı ele alalım mesela; ikisi de süzme geri zekâlılar. Ördekler ile ilgili
sohbetleri nasıl bitti söyleyeyim mi? Keçi yoğurdu sempatizanı olanı;
-Bu namussuzların eti de çok lezzetli
oluyor ha, yağlı ve sulu. Yanında pilav ve ayranla mis gibi gidiyor.
Dedi.
Öteki de;
- Kaz eti yedim emme, bunlardan yemedim
hiç. Kazın tadı da tavuğa benziyor, pek bir numarası yok”
Diye ekledi.
Yaşlılık ve bilgelik arasında kesinlikle
her zaman bir ilişki yok. Hatta bence asla bir ilişki yok. Bilge birisi her
yaşında bilgedir. Şu iki tipi ele alalım; gençliklerinde nasıl insanlar
olduklarını tahmin etmek çok zor olmasa gerek ha? Şu ikisine sırf yaşlarına
istinaden göstereceğim hürmeti pantolonumu ve donumu indirir, domalıp aynaya çevirdiğim
kıllı götüme gösteririm daha iyi be.
Fotoğraf makinesinin ayarlarını yaptıktan sonra o iki yaşlı adamın yanına gidip;
““Hey, bakar mısınız?” Güney Central park’ın hemen yanındaki o gölde bulunan ördekleri biliyor musunuz? O küçük göldeki hani. Acaba göl donduğunda o ördekler nereye gidiyorlar, biliyor musunuz? Haberiniz var mı acaba?” **
Dedim.
Bir bok anlamadan yüzüme baktılar öyle.
Gülümseyerek;
- Geri zekâlılar!
Dedim.
Verecekleri tepkiyi beklemeden arkamı dönüp yürümeye başladım. Yanlarından uzaklaşırken bana ettikleri lafları duydukça keyfim yerine gelmeye başlamıştı. Suratımda kocaman bir gülümseme ile derin bir nefes alıp yoluma devam ettim.
''Zaten
bütün geri zekalılar kendilerine geri zekalı denmesinden nefret ederler.''
***
*, ** ve *** à Çavdar Tarlasında Çocuklar – J.D. Salinger
Mithat Erdoğan - Aralık 2020 Kayaköy / Fethiye
Fotoğraf: Mithat Erdoğan
Yukarı çıkmak için bekledikleri asansörün hem aşağı hem de yukarı kat çağrı tuşuna basan insanların arasındayım. Asansör kuyruğundayım. Kalabalık bir plazada çalışmanın en boktan kısımlarından birisi… Bir diğeri de şirket etkinlikleridir. Ne diyordum? Ha! Asansör kuyruğu! İyi üniversitelerin iyi bölümlerinden mezun olmuş yüzlerce insan şark kurnazı gibi odalarına çıkmak için binecekleri asansör aşağı katlara doğru inerken dahi asansöre biniyorlar. Lobide asansör beklerken eksi birinci ya da eksi ikinci kata inen bir asansöre binmenin sebebi daha fazla beklemeden masalarının başına dönmek istemeleri. Bu arada eksi birinci, eksi ikinci diye kat olur mu emin değilim? Sayı doğrusu değil ki bu! En alt kat ilk kattır. Lobiyi orijin olarak almak bana asla mantıklı gelmemiştir.
Doğası gereği etiğin çok mühim olduğu bir meslek icra edilen bir iş yerinde
çalışan insanların mesai arkadaşlarına karşı etik kaygısı gütmeden
davranabilmelerindeki ironi benden başka kimsenin sikinde değil. Daha geçen
hafta şirket “Değerlerimiz” temalı bir gün belirlendiğini açıkladı ve aynı
lobide arkamda şirketimizin “Değerlerini” simit kanepe, türlü tatlı unlu
mamuller yiyerek ve plastik bardakta sınırsız çay-kahve içerek kutladık
halbuki. Değerlerimizin ilk sırasında da “etik davran” vardı iyi ki… “fark
yarat, önemse, birlikte çalış ve mümkün olanı yeniden hayal et” şeklinde diğer
değerler “etik davran” değerini takip etmekteydi.
Bu asansör meselesinin en güzel tarafı ise lobiden aşağıya inen asansöre binen insanların asansörün kapısı eksi birinci ve eksi ikinci katta açıldığında dakikalardır orada asansör bekleyen ve bir umut kapısı açılan asansöre bineceklerini düşünen mesai arkadaşları ile göz göze geldikleri andır. Kimisi çok soğukkanlı bir biçimde ve anormal bir durum yokmuş gibi mesai arkadaşlarının arkasındaki duvara bakışlarını kitler, kimisi yüzüne sevecen bir gülümseme takınıp “evet yaptığımın yanlış olduğunu biliyorum ama bakın ne kadar sevimliyim ve kıdem olarak sizin üstünüzüm, dalağınızı sikerim, sakın yargılar bakışlar yöneltmeyin” kozunu oynar.
Asansörün dışında bekleyenler de çeşit
çeşittir tabi. Asansörün içine hızlıca göz atıp "ters bir tepki verirsem göt
altına gider miyim lan?" hesabı yapan samimiyetsizler, asansördekilerle göz
teması kurmadan serzenişte bulunarak kendi cesaretine hayran olarak özgüven tazeleyenler…
Ha bir de asansör ne kadar dolu olursa olsun kendileri için yer olduğunda ısrar
eden, genelde kırk yaşının üzerindeki balık etli yönetici asistanları ya da
kıdemli yöneticiler vardır.(Önemli not; her iki cinsiyetten de insan mensuptur
bu örnekte, cinsiyetçilik suçlaması ile uğraşmak istemediğim için ayrıca
belirtiyorum)
Asansör bekleyenlerin yanından bazen de çok üst düzey yöneticiler, şirket ortakları filan geçer.
Asansör bekleyenlere bakarak babacan olduğunu sandıkları soğuk ve bayat bir pilav
üstü tavuk kadar tatsız tavırları ile “Yahu hepiniz genceciksiniz, asansör
bekleyeceğinize merdivenleri kullansanıza hem spor olur, sağlığınız için de faydalı”
gibi dalyarak dalyarak laflar ederler. Malum gençlerin içerisinden kimse “Be
iletişimine sıçtığım, hayatın gerçeklerinden kopuk lavuk, biz senin gibi şoförümüzün
kullandığı araba ile kuzey ormanları tarafındaki evimizden gazete okuya okuya
gelmiyoruz işe, toplu taşımada aktarma yapa yapa seyahat ederek ofise varıyoruz,
iflahımız sikiliyor, on küsür kat merdiven çıkacak halimiz mi kalıyor?!” demez,
diyemez, götü yemez zira. Bunun için de kimseyi suçlayamam.
Neticede eninde sonunda bir asansöre binilir, hafta sonu etkinliklerini
ballandıran, çocuğunun jimnastik/piyano/yüzme (artık hangi kursa gidiyorsa o
çocuk) kursunda ne kadar eğlendiğini ve kurs konusu faaliyete ne kadar yatkın
olduğunu nefessiz bir biçimde ağzından tükürükler saçarak dile getiren ya da eskiden
vizesiz gidilen ama artık vize isteyen ve herkes gittiği için çok bozan (o ne
demekse) Dubrovnik’in haline üzülen mesai arkadaşlarıma üç beş dakika daha
maruz kalıp katıma ulaşır ve masama varırım. Artık mesai bitimine kadar rahatım,
bu öğlen de başardım.
Mithat Erdoğan