Serin bir temmuz akşamı
şekersiz içtiğim bilmem kaçıncı
çayımın yanına koyduğun
ikili küp şekerin
ambalajındaki "t" harfi
bir türlü faktitif* olamayışımı
alnıma vurmuş
ve "üfle!" demişti.
--------------------------------------
Faktitif*: ettirgenlik / oldurganlık eki olan "t"nin dilbilimindeki adı.
Mithat Erdoğan
Temmuz 2015 / Fethiye Kayaköy Sanat Kampı
Biterken ; "Cults - You know what I mean" çalıyordu...
27 Temmuz 2015 Pazartesi
16 Temmuz 2015 Perşembe
Kaynama Noktası
Lojmanın
bahçesindeki çam ağaçlarının altında oturuyorduk. Altıgen şeklindeki beton
piknik masalarından birindeydik. Gölgeye sığınmıştık. Güneş en tepeye çoktan
varmıştı. Hava giderek daha da ısınıyordu. Okul uniformasının kumaş pantalonu
içerisindeki bacaklarımın terlemeye başladığını damla damla hissedebiliyordum.
Öğlen aralarındaeve gidip yemek yememi sağlayacak izin belgemle okul
bahçesinden çıkıp lojmana girmiştik. Çok kolay olmuştu. En azından bu kısmı…
https://www.youtube.com/watch?v=UYa6gbDcx18
Sean: Hey, Will? I don't know a lot. You see this? All this shit?
[Holds up the file, and drops it on his desk]
Sean: It's not your fault.
Will: [Will shrugs] Yeah, I know that.
[Will averts his eyes to the floor]
Sean: Look at me son.
[Will locks eyes with Sean]
Sean: It's not your fault.
Will: [Will nods] I know.
Sean: No. It's not your fault.
Will: I know
Sean: No, no, you don't. It's not your fault.
[Sean moves closer to Will]
Sean: Hmm?
Will: I know.
[Will stands up, trying to keep distance]
Sean: It's not your fault.
Will: Alright.
Sean: It's not your fault.
[Will closes his eyes, he's fighting for control]
Sean: It's not your fault.
Will: Don't fuck with me.
[Will shoves Sean back]
Will: Don't fuck with me, Sean, not you!
Sean: It's not your fault. It's not your fault.
[Will breaks into sobs. They hug]
Sean: Fuck them, ok?
Lojmanın
bahçesinde yemek yiyor oluşumuzu panik içinde tasarlamıştım. Evde yiyemezdik.
Eve yaklaşık altı ay evvel icra memurları gelmişti. Bazıları alabildiğini
almış, diğerleri ise götlerine baka baka geri dönmüştü. Evde bir takım eşyalar
kalmıştı. Bir takım eşyalar ve dört kişilik çekirdek ailemiz güzel bir ekip
olmuştuk. Ben nerdeyse bomboş kalmış salonu kendime oda olarak tahsis etmiştim.
Salonda yaşıyordum. Bu kadarını bilmen gerekmezdi. O yüzden seni bahçede
ağırlamaya karar vermiştim.
Sulu yemek yeme
niyetindeydik ama annemin lahmacun yaptıracağı tutmuştu. Eve haciz gelmiş olsa
da arada böyle çılgınlıklar yapıyorduk diyerek mağdur edebiyatı yapmayacağım.
İstesem yaparım ama yapmayacağım. Zaten yeterince mağdurdum. Bahçede oturmuş
lahmacunlarımızı yiyorduk. Yukarıda kocaman bir odam vardı. On yedi
yaşındaydık, senden hoşlanıyordum ve evde kimse yoktu ama dalgın gözlerle çam ağaçlarının
altındaki pürlere bakıyordum. Eteğinin altına giydiğin kolej ayakkabıların ve
baklava desenli çorabınla güzel bir kontrast yakalayan pürleri inceliyordum.
Odam olduğunu
iddia ettiğim salon açısından bakınca da trajik bir durumdu aslında. Yetişkin
insanların çocuklarıyla yaşadığı bir evin en seçkin odası olması, misafirler
ağırlanması, büyük sofralar kurulup pek muhterem misafirler ağırlanırken şen kahkahaların
atılması gereken kocaman bir odada on yedi yaşında bir ergen erkek ikame
etmekteydi. Odanın misyonundan mahrum bırakılmasını, statüsünü sürdürememesini
geçtim, son altı ayda içerde çekilen otuzbirin haddi hesabı yoktu! “Mutsuz bir
mastürbatörün meskeni” Odaya isim koymam gerekse bu ismi koyardım.
Olur da eve
girmemiz gerekirse diye salonun kapasını kapatmış ve hatta kilitlemiştim.
Tedbirliydim. Seninle başbaşa kalmak için yırtınmam gereken odanın kapısını
kilitliyordum. Garip bir histi. Ama garip hislere son altı aydır aşina
olduğumdan çok da üzerinde durmamıştım.
Eve gelirken yolda çok aç hissediyordum ama beş yıllık kalkınma planı
üzerinde çalışıyormuşcasına, sosyopatça hareketlerle ve panik içerisinde önlem
almak tüm keyfimi kaçırmıştı. Yemek yiyebilecek durumda değildim.
Manevi olarak
birşeyler saklamayı boşversenize, esas insanın fiziksel olarak birşeyler
saklamak durumunda kalması çok yorucuydu.Benim sakladığım şey ise kırk beş
metrekarelik bir odaydı. Abra kadabra ile olacak iş değildi, zaten sihire
inanmıyordum. Maksim Gorki’nin “Ekmeğimi Kazanırken” kitabının kahramanı çocuğa
inanmak için ise bir sürü gerekçem vardı. Alın ve okuyun ne demek istediğimi
anlarsınız. Şimdi uzun uzun anlattırmayın canım kitabı bana burda.
Dalgın bir
şekilde karşında oturmam dikkatini çekmişti. “Noldu neyin var, ne düşünüyorsun?” demiştin. Hemen yanımızdaki
tahta masa gözüme çarptı ve üzerindeki kocaman oyuğun nasıl oluştuğunun
hikayesini mekanik bir şekilde anlatmaya başladım. Üç dört sene evvel yaz
tatilinde can sıkıntısından dört beş erkek bir araya gelip kumpir yapmak
istemiştik. Kim olduğunu şimdi anımsayamadım ama közlendiği için kapkara olmuş
bir patates sanıp koca bir kömürü masaya bırakmıştı içimizden biri. Tahta masa
erimiş ve büyükçe bir oyuk açılmıştı. Konuyu dağıtmaya çalışıyordum ve bu gibi
durumlarda kullanabileceğim en az on beş – yirmi tane hikayenin olduğu bir
muhitteydik. Konu dağılmıştı. Rahatlamıştım.
Yemek yiyor gibi
yapmaya başlamıştım. Üç tane çeyrek limon yiyip bir lahmacunu yarısına kadar
kemirdim. Seni izliyordum. İştahlı bir şekilde lahmacun yerken bile seni çekici
bulduğumu farkettim ve bu durumu çok çabuk kanıksadım. Sağ elinle lahmacunu
tutuyor, sol elinle ise ikide bir burnunun ucuna düşen yuvarlak gözlüklerini
eski yerine, yukarıya doğru ittiriyordun. Çıkık elmacık kemiklerin ve incecik
kaşların her bir lokmanın serim, düğüm ve çözüm aşamasında senkronize bir
şekilde yukarı aşağı hareket ediyorlardı. Önündeki melamin tabakta maydanoz
kalmadığını farkettim ve tabağımdaki maydanozları sana hibe ettim.
Yemek sonrasında
ellerimi yıkamamız gerekiyordu. Çalışmadığım yerden kazık bir soru gelmiş de
önümde sınav kağıdı varmış gibi beton masanın yüzeyine bakakaldım. Önümde iki
seçenek vardı. Ya bahçe hortumuyla elimizi yıkamamız için bekçiden gidip göl
suyunun açıldığı vananın erişimini sağlayan anahtarı talep edecektim ya da risk
alıp yukarıya eve çıkacak ve salona bulaşmadan banyoda bir şekilde eimizi yıkayacaktık...
Çok yorulmuştum. Çok mutsuz hissediyordum. Kendi kendime; “sikerler!” dedim ve yukarı eve çıktık.
Eve çıktık, sana
bahsettiğim o Madam Bovary kitabını hatırlayacağın tuttu ve bir şekilde odama girdik.
Sadece kitabı alıp çıkmadık da... Boş odada yerde üst üste duran rus
klasiklerine baktık. Kişisel geişimi kitabı okumayı sevip sevmediğimi sordun ve
kendimi tutamayıp küçümseyici bir eda ile; “kişisel
gelişim kitabı ile gelişecek kişilere hayat boyu mutluluklar dilerim ama bence
beylik laflardan başka bir şey söylemiyorlar” dedim. Tek kaşını yukarı
kaldırarak sinirlenmiş gibi yaptın ama dayanamayıp gülmüş bulundun. Belki o an
söyleyemedim ama boş bir odada içinin giderek dolduğunu hisseden, yerli yersiz
mekan ve zamanlarda durduk yerde ağlayacak gibi olan bir lise son öğrencisi
kişisel gelişim kitaplarıyla taşşak geçmeyip de ne yapsındı? Herşeyle taşşak
geçmek en iyi müdafaadır. Yazın bir kenara, çok faydasını görürsünüz.
Daha sonra ayakkabı
kutularınca dolu kasetleri inceledik, bazılarını kaset çalara koyup dinledik
bazılarını sana ödünç verdim. Üniversite hazırlık kitaplarımın köşelerine
çizdiğim, çöp adamların baş rolde olduğu çizgi filmlere bakıp dalga geçtin.
Salonun tam ortasındaki plastik masanın yanındaki plastik sandalyelerde basket
topları ve okunmuş mizah dergileri yığılı olduğundan önce yere, sonra yatağımın
ayak ucuna oturduk. Yatağın ayak ucunda otururken bir anda kendimizi sırtımızı
duvara yaslamış kunteper canavarı, l-manyak şehitleri ve duka film okuyup ağız
dolusu kahkaha atarken bulduk.
Derken saate
bakıp eyvah diye bir çığlık atmaya yeltendin ama oda boş olduğu için yankı
yapan sesinden bir an için korktun. Gözlerimi senden kaçırdım. O yankıdan sonra
yüzünün aldığı ifade bünyemde kahvaltıdan kalkmadan evvel yediğim son zeytinin
acı çıkmasına benzer bir etki yapmıştı. Bir nevi “hayat devam ediyor” etkisi.
Evden koşar
adımlarla çıktık, merdivenleri ikişer üçer indik, lojmanın bahçesinden okul
kapısına telaşlı ve neşeli bir depar attık. Eteklerin uçuşuyordu, gömleklerimiz
dışarı çıkmış, zaten gevşek olan kravatlarımız kendilerini iyice koyvermişti.
Okul girişinde kapıdakı nöbetçiye koşuma ara vermeden izin kağıdımı okuması
için buruşturup fırlatmış ve seni işaret ederek; “Birlikteyiz!” demiştim. Derse girmeden evvel çeşmede elimizi
yüzümüz yıkamak için kısa bir mola vermiştik. Ağzımı musluğa nerdeyse dayamış su
içerken omzuma dokunmuş ve taklidimi yaparak “Birlikteyiz” demiş ve memnun gülümsemeni takınıp “Demek birlikteyiz ha?” diye eklemiştin.
Musluğu kapatıp ağzımı elimle silerken ne diyeceğimi bilememiş bir şekilde
sırıtıyordum. Suratımdan bir türlü silemediğim kötü bir dövme gibiydi o
sırıtışım, Daha sakin ve soğukkanlı olmaya oldum olası özenmişimdir ama yapımda
yok.
Sınıftan içeri
girdik. Geç kaldığımız için zaten kendimizi hazırladığımız fırçamızı yedik ve
cık cık cık nidaları eşliğinde sıralarımıza yöneldik. Yediğimiz fırçayı da
cıklamaları da kumarda sürekli kazanan bir kumarbazın kumar sorunu ile ilgili
kendisine yöneltilen eleştirileri umursayacağı kadar umursuyordum.
Kafama çarpan
kağıt parçası irkilmeme ve arkama dönmeme neden olmuştu. Senden gelen ve
üzerinde telefon numaranı yazdığın kağıt parçasının nereye düştüğünü işaret
ediyordun. Kağıdı yerden aldım ve dikkat çekmemeye çalışarak usulca açtım. Ev
telefonunu ve cep telefonunu yazmıştın. Altında ufak da bir not vardı;
“Biliyorum kişisel gelişim kitaplarını sevmiyorsun
ama bunu ilk kez onlardan birinde okumuştum ve söylemem gerek; ben bugün öğlen yemeğinde odanın
boş tarafını değil dolu tarafını gördüm. Bilgin olsun. ;)”
O akşam eve
gidecek ve o kağıtta yazanları sıkılmadan defalarca okuyacaktım. Derken
televizyonda “Good Will Hunting” filmine denk gelecek ve izleyecektim. Robin
Williams ve Matt Damon’ın o meşhur “It’s
not your fault” diyaloğunun geçtiği sahnede daha fazla dolmamam gerektiğini
idrak edecek ve ağlamaya başlayacaktım. Ağladıkça; siktiğimin boş salonundan, evde
tek başımayken muhtelif kere eve gelen icra memurları ile yapmak zorunda
olduğum o sikik sohbetlerden, kışın soğukta sağına alınca sadece sağını, soluna
alınca sadece solunu ısıtan ama üşüme hissine asla kesin bir çözüm sunamayan o
elektrik sobasına kızıp sobayı duvara fırlatmış olmamdan, uykumun ortasındayken
yere düşüp ödümü bokuma karıştıran tavandaki o avizeden dolayı kendimi sorumlu
hissetmeyi bırakacaktım ve çok daha iyi hissedecektim.
Mithat Erdoğan
Biterken; "Elliott Smith - Between the Bars" çalıyordu...
Good Will Hunting "It's Not Your Fault" Scene
Sean: It's not your fault.
Will: [Will shrugs] Yeah, I know that.
[Will averts his eyes to the floor]
Sean: Look at me son.
[Will locks eyes with Sean]
Sean: It's not your fault.
Will: [Will nods] I know.
Sean: No. It's not your fault.
Will: I know
Sean: No, no, you don't. It's not your fault.
[Sean moves closer to Will]
Sean: Hmm?
Will: I know.
[Will stands up, trying to keep distance]
Sean: It's not your fault.
Will: Alright.
Sean: It's not your fault.
[Will closes his eyes, he's fighting for control]
Sean: It's not your fault.
Will: Don't fuck with me.
[Will shoves Sean back]
Will: Don't fuck with me, Sean, not you!
Sean: It's not your fault. It's not your fault.
[Will breaks into sobs. They hug]
Sean: Fuck them, ok?
27 Haziran 2015 Cumartesi
Öğün
Çok uykusuzdum. Önümüzdeki masanın küçük oluşu ve tekinsiz görünüşünün de payı vardı gerçi. Dilim sürçmüştü. Farketmemiştim. Sigarayı sardığın kağıdı yalarken yüzünde müstehzi bir gülümseme; serçelerin su içmek için bir süs havuzunun kenarına bir anlığına konup sonra geri havalanması gibi belirivermişti. Sonra dayanamayıp, "Güleryüz değil, Yazıcıoğlu" dedin. Ne var yani? Senin de parmakların sürçmüştü, o sardığın sigaraların hali neydi allasen?
Masanın üstünde mecmua vardı, cacık vardı, tütün vardı, sigara sardığın kağıtlar ve zıvanalar vardı, pazı ve bulgur pilavı biftek ve patates püresi ile birlikte çat kapı teşrif etmişlerdi. Çatal ve kaşıklara ilave bir özen göstermek gerekmekteydi. Yoksa her an mermer zemine düşebilirlerdi. Sonra "lütfen" ve "pardon bakar mısınız" içeren cümlelere yelken açarak garsona seslenmek an meselesi olabilirdi. Unutmadan, masada telefonlar da vardı. Sinirimizi zıplatan e-posta mesajları ya da lüzumsuz aramalarla her dakikamıza ekşimekten zevk alan mesai ve mütemmim cüzü sayılabilecek mesleki sorumluluklar tepemizden bir yerden bizi gözetlemekte gibiydi.
"Kanım kaynıyor" demiştin o gün bana. Kanım kaynıyor diyen birine ne denir asla kestiremediğim için yüzüne bakıp gülümsemekle yetindim. Sahi, kanım kaynıyor diyen birine nasıl yanıt verilir ki? Okunacak kitaplar, dinlenecek şarkılar ve izlenecek filmlerden konuştuk. Zaten konuş konuş bitmiyordu meretler. Bir türlü tatmin olacak kadar zaman ayıramadığımız zevklerimiz vardı işte bizim de. Barfiks çekemediği halde asıldığı barfiks demirini bir türlü bırakmayan çelimsiz ama inatçı erkek çocuklar gibiydik.
İçimden yazmak geldi. Herşeyi bırakıp sadece yazmak. Bir yandan seni dinliyordum evet ama aklım da yazmaktaydı. O an o kadar şairane hissediyordum ki elimdeki telefonun google arama çubuğuna bile bir şiir karalayabilirdim. Bazen böyle hissediyordum. Sonra geçiyordu. Özellikle ofisime gidip de masama oturunca içimdeki bu yangını söndürmek için bir yerlerden su taşıyan yangın söndürme helikopterleri havalanıyor ve taşıdıkları suyu kafamdan aşağıya boca ediyorlardı. Bir anda prezentabıl bir beyaz yakalıya dönüşüveriyordum. Tatsız, tuzsuz, böyle lanet, çekilmez bir mahlukat oluyordum... Kafamdan aşağıya boca edilen o su nasıl kokuyordu biliyor musun? Fotokopi makinesinden yeni çıkmış sıcak bir A4 kağıdı, büyük kahve zincirlerinden alınmış, İngilizce telafuz edilmesi makbul afilli(!) kahveler ve büyük toplantı masalarının üzerine konulan küçük kristal kaselerin içindeki limon, mandalina ve mentollü şekerlerin karışımı kokuyordu. İçim kaldırmıyordu o kokuyu ama kusamıyordum da.
İş yerindeyken bazen o kadar bunalıyordum ki kafamı kaldırıp kulak kesiliyordum. Belki annemin beni eve çağıran sesini duyarım umudu besliyordum. Bir anlığına bile olsa imkanlar dahilindeymiş gibi gelen bir hülyaydı bu. Bir gün o sesi duyabilirsem işi gücü bırakıp eve koşacağım. Benim içimdeki gerçeküstücülük de bu kadar heyhat...
Yemeği bitirip çaylara geçmiştik. Kendimize çaylar demleyememiştik ama çiçek yine asfalttan çıkıyordu. E yüzümüz de gülüyordu. Hayat güzel sayılırdı. Plan yapmanın anlamsız mı yoksa gereksiz mi olduğu lafını ortaya attım. Sen sustun. Cevap vermedin. "Zaten plan yapamıyorum ki" dedin. "Sanki çok farkedecekmiş gibi" diye de ekledin. Şeker kullanmadığımız için çay bardağı altlığının kenarına yaslayıp yan yatırdığımız çay kaşıklarına gözüm takıldı. Çay kaşıklarına özendim. Elimi kafamın arkasına koyup dirseğim yere dayalı bir şekilde buz gibi mermerin üstüne öylece uzanmak istedim.
Çaylar da bitince öğrenilmiş çaresizlik içerisinde saate baktık. Bana hesap ödetmedin. Ofise dönmek zamanıydı. Benim yolum uzun, seninki ise kısaydı. Lokantanın bulunduğu o daracık ara sokaktan cadde-i kebire çıkınca aklıma niyeyse North by Northwest'in kapanış jeneriğinin başladığı o final sahnesi(*) geldi. Kendimi tünele giren o tren gibi mi hissetmiştim? Kim bilir? Uykuluyken insanın kafası farklı çalışıyor olabilir. Sana sarılıp öperken gittiğin kek kursundan bahsettiğin anekdotunu tamamlayacak cümleyi kurmakla meşguldün. Benimle meydana kadar yürüme teklifimi ciddiye dahi almadın. Üşengeçlik ve meşguliyet sahibiydin.
Kendi kendime "uyumam lazım" diye söylenip Galatasaray Lisesi'ne doğru seğirttim. Bugünün dilime pelesenk olan şarkısı "Soul to Squezze" idi. Tüm gün kafamın içinde çalmıştı. Şimdi de kendi kendime ;
"Where I go I just dont't know,
I got to, got to, gotta take it slow.
When I find my piece of mind,
I'm gonna give you some of my good time."
diye mırıldanarak kalabalığın arasına karıştım.
M.E. / Haziran 2015
Red Hot Chili Peppers - Soul To Squeeze
https://www.youtube.com/watch?v=0XcN12uVHeQ
(*)
Masanın üstünde mecmua vardı, cacık vardı, tütün vardı, sigara sardığın kağıtlar ve zıvanalar vardı, pazı ve bulgur pilavı biftek ve patates püresi ile birlikte çat kapı teşrif etmişlerdi. Çatal ve kaşıklara ilave bir özen göstermek gerekmekteydi. Yoksa her an mermer zemine düşebilirlerdi. Sonra "lütfen" ve "pardon bakar mısınız" içeren cümlelere yelken açarak garsona seslenmek an meselesi olabilirdi. Unutmadan, masada telefonlar da vardı. Sinirimizi zıplatan e-posta mesajları ya da lüzumsuz aramalarla her dakikamıza ekşimekten zevk alan mesai ve mütemmim cüzü sayılabilecek mesleki sorumluluklar tepemizden bir yerden bizi gözetlemekte gibiydi.
"Kanım kaynıyor" demiştin o gün bana. Kanım kaynıyor diyen birine ne denir asla kestiremediğim için yüzüne bakıp gülümsemekle yetindim. Sahi, kanım kaynıyor diyen birine nasıl yanıt verilir ki? Okunacak kitaplar, dinlenecek şarkılar ve izlenecek filmlerden konuştuk. Zaten konuş konuş bitmiyordu meretler. Bir türlü tatmin olacak kadar zaman ayıramadığımız zevklerimiz vardı işte bizim de. Barfiks çekemediği halde asıldığı barfiks demirini bir türlü bırakmayan çelimsiz ama inatçı erkek çocuklar gibiydik.
İçimden yazmak geldi. Herşeyi bırakıp sadece yazmak. Bir yandan seni dinliyordum evet ama aklım da yazmaktaydı. O an o kadar şairane hissediyordum ki elimdeki telefonun google arama çubuğuna bile bir şiir karalayabilirdim. Bazen böyle hissediyordum. Sonra geçiyordu. Özellikle ofisime gidip de masama oturunca içimdeki bu yangını söndürmek için bir yerlerden su taşıyan yangın söndürme helikopterleri havalanıyor ve taşıdıkları suyu kafamdan aşağıya boca ediyorlardı. Bir anda prezentabıl bir beyaz yakalıya dönüşüveriyordum. Tatsız, tuzsuz, böyle lanet, çekilmez bir mahlukat oluyordum... Kafamdan aşağıya boca edilen o su nasıl kokuyordu biliyor musun? Fotokopi makinesinden yeni çıkmış sıcak bir A4 kağıdı, büyük kahve zincirlerinden alınmış, İngilizce telafuz edilmesi makbul afilli(!) kahveler ve büyük toplantı masalarının üzerine konulan küçük kristal kaselerin içindeki limon, mandalina ve mentollü şekerlerin karışımı kokuyordu. İçim kaldırmıyordu o kokuyu ama kusamıyordum da.
İş yerindeyken bazen o kadar bunalıyordum ki kafamı kaldırıp kulak kesiliyordum. Belki annemin beni eve çağıran sesini duyarım umudu besliyordum. Bir anlığına bile olsa imkanlar dahilindeymiş gibi gelen bir hülyaydı bu. Bir gün o sesi duyabilirsem işi gücü bırakıp eve koşacağım. Benim içimdeki gerçeküstücülük de bu kadar heyhat...
Yemeği bitirip çaylara geçmiştik. Kendimize çaylar demleyememiştik ama çiçek yine asfalttan çıkıyordu. E yüzümüz de gülüyordu. Hayat güzel sayılırdı. Plan yapmanın anlamsız mı yoksa gereksiz mi olduğu lafını ortaya attım. Sen sustun. Cevap vermedin. "Zaten plan yapamıyorum ki" dedin. "Sanki çok farkedecekmiş gibi" diye de ekledin. Şeker kullanmadığımız için çay bardağı altlığının kenarına yaslayıp yan yatırdığımız çay kaşıklarına gözüm takıldı. Çay kaşıklarına özendim. Elimi kafamın arkasına koyup dirseğim yere dayalı bir şekilde buz gibi mermerin üstüne öylece uzanmak istedim.
Çaylar da bitince öğrenilmiş çaresizlik içerisinde saate baktık. Bana hesap ödetmedin. Ofise dönmek zamanıydı. Benim yolum uzun, seninki ise kısaydı. Lokantanın bulunduğu o daracık ara sokaktan cadde-i kebire çıkınca aklıma niyeyse North by Northwest'in kapanış jeneriğinin başladığı o final sahnesi(*) geldi. Kendimi tünele giren o tren gibi mi hissetmiştim? Kim bilir? Uykuluyken insanın kafası farklı çalışıyor olabilir. Sana sarılıp öperken gittiğin kek kursundan bahsettiğin anekdotunu tamamlayacak cümleyi kurmakla meşguldün. Benimle meydana kadar yürüme teklifimi ciddiye dahi almadın. Üşengeçlik ve meşguliyet sahibiydin.
Kendi kendime "uyumam lazım" diye söylenip Galatasaray Lisesi'ne doğru seğirttim. Bugünün dilime pelesenk olan şarkısı "Soul to Squezze" idi. Tüm gün kafamın içinde çalmıştı. Şimdi de kendi kendime ;
"Where I go I just dont't know,
I got to, got to, gotta take it slow.
When I find my piece of mind,
I'm gonna give you some of my good time."
diye mırıldanarak kalabalığın arasına karıştım.
M.E. / Haziran 2015
Red Hot Chili Peppers - Soul To Squeeze
https://www.youtube.com/watch?v=0XcN12uVHeQ
(*)
24 Haziran 2015 Çarşamba
lütfen bırak tepinsinler üstümde*
Sürekli suçluluk hissediyordum. Üzerime yapışmış gibiydi. Beraberinde getirdiği ikircikli bir huzursuzluk da cabasıydı. Mesela az evvel kitapçının kafeteryasında rahat tavırlarıyla personel ile kitabını okuyup çayını yudumlarken bir yandan da telefonunu şarj edebileceği masanın pazarlığını yapan orta yaşlı, kısa saçlı, güler yüzlü ve kemik gözlüklü kadını ele alalım. Kadına baktığımda şunu düşünmüştüm; ben personele bu istekle gitsem, isteğim yerine gelse de gelmese de suçluluk hissederdim. İsteğimi yerine getirseler insanlara zahmet verdiğim için, isteğimi yerine getirmeseler de kalkıp başka bir kafeye gitmediğim için suçluluk hissederdim. Kalıbına sığmadığı halde, sığmadığı kalıbına hem kızan hem de ona karşı sorumluluk ve şefkat duyan, ilginç sayılabilecek bir organizmaydı benimki de...
M.E.
Bu suçluluk duygusundan kurtulabilmek, en azından biraz daha normalleşebilmek adına bir psikoloğa gitmeye karar verdim. Gittim de ne oldu? Psikolog ile havanın erken karardığı bir kış günü son seansı olan ikinci seansımın ortasına doğru sevişirken buldum kendimi. Çok zeki, insanı rahatlatan, kendine has bir öz güvene sahip karizmatik ve ağırbaşlı bir kadındı. Seviştikten sonra deri kanepenin üzerinde nefes nefese ama sessiz bir şekilde uzanırken çantasından çıkardığı tütünü sarmaya başlamıştı. İlk sigarayı sardıktan sonra bana dönüp; "Aslında psikolojik sorunların tamamının tedavisi insanın kendi içinde, psikoloğa gitmeye o kadar da lüzum yok!" demişti. Son zamanlarda gülmediğim kadar çok gülmüştüm. O ikinci sigarayı sararken çırılçıplak bir şekilde kanepeden kalkıp mutfağa gitmiş ve o halde filtre kahve pişirmiştim. Kahveleri servis ederken dilimin ucuna gelen espriyi "ya komik bulmazsa ve suçlu hissedersem" korkusuyla peydahladığım zorlama kösnüllüğümle bastırmış ve susmuştum. Seansın parasını verip vermeme ikilemini ise açıkgöz bir esnaf gibi davranarak çözecek kadar pragmatik zekaya sahiptim çok şükür. Üçüncü seansta iki seanslık ödeme yapmanın en sağduyulu hareket olacağına kanaat getirmiştim. İkilemi ikiletmeden bu bahsi kapattım.
Yarım saat sonra muayenehaneden çıkmış her an şiddetlenmeye meyilli yağmurun altında koşar adımlarla vapura doğru ilerlerken çok garip bir şey olmuştu. Az evvel yaşadığım ilginç olaydaki eylemlerimin hiçbirinden ötürü zerre suçluluk hissetmediğimi fark ettim ve bu sefer de suçluluk hissetmemiş olmam yüzünden suçluluk hissettim. Suçluluk duygusunun türevini alabilen bir ruh hastasıydım. "İşte buna içilir!" deyip eve gitmeden evvel kendimi bir bardak reyhan şerbeti ile ehlileştirmeyi denemeye karar verdim.
"Ertelenmiş bir tutku, şiddetlenmiş bir tutkudur!" demişti bir keresinde bir dostum. Aslında esas mesele tutkunun ne kadar ertelenmesi gerektiği bence. Fazla ertelenen tutku bir noktadan sonra evcilleşme tehlikesiyle karşı karşıya çünkü. Gel deyince gelen, otur deyince oturup kalk deyince kalkan bir tutkudan kime ne hayır gelir Allah aşkına?! İnsanın ağzında pişmanlık soslu pes bir hayıflanma tadı bırakır son tahlilde. Ha bir de Diotima'nın "Tutkuyla istenen şeyler hemen elde edilmemeli, o zaman insan pek çoğunda gördüğümüz gibi mutsuz olur, hatta belki de istediklerini elde edemeyenlerden daha mutsuz- çünkü hiç değilse onların özlemleri vardır hala" kelamı vardı. Dostumun düşüncesine saygı duymakla beraber, antik çağda yaşamış ve Sokrates'in hocası olduğu iddia edilen bu kadın feylesofun sözünü de kulak arkası edecek değildim.
Suçluluk duygumdan kurtulmam birkaç ay sonra kendiliğinden gerçekleşmişti. Güz sonu kış başıydı. Bisiklet sürüyordum. Fenerbahçe burnuna yaklaşmış, tam olarak Sadun Bora heykeline varmak üzereyken karşıdan esen nispeten serin rüzgarla birlikte içime bir anda acayip bir mutluluk hücum edivermişti. Ciğerlerime nüfuz eden hava vasıtasıyla kanıma karışmış bir mutluluktu bu. Başım hafiften dönmeye ellerim karıncalanmaya başlamıştı. Sanki midemle göğsüm arasında son sürat çalışmakta olan bir piston vardı. Bir anda cereyan eden bu coşkunun yavaş yavaş kaybolmasıyla salaklaşmaya başladım. Ama mutluydum. İçimden bir ses; "artık bu kadar fazla suçluluk duymayacağımı" muştularken aynı anda kulaklığımda çalmakta olan "Gloria" isimli parçada Patti Smith ; "Jesus died for somebody's sins, but not mine" diye buyurmaktaydı...
Bırakmazlar yakamı dediğim,
hatta hiç arzulamadığım anda
karşıma çıkan bir mucize
gibiydi o rüzgar.
Gökten düşen yine aynı elmalar...
---Fin---
M.E.
Haziran 2015 Moda / Kadıköy
* Bu yazı ve sonundaki dörtlük; Mor ve Ötesi'nin 1998 Temmuz'da çıkardığı ve kişisel tarihimde çok büyük bir yere ve öneme sahip "bırak zaman aksın" isimli albüme ithafen yazılmıştır. Olmasaydı, -en azından- böyle olmazdım!
Bölüm sonu canavarları;
5 Haziran 2015 Cuma
Açık Öğretim
Sabahın karanlığı
masama dik düşen
günün ilk ışıklarını
semaverden gelen
tiz buhar sesiyle birlikte
yorgun argın
ama memnun
buyur ediyor
kahvehaneden içeri
sanki başka şansı varmış gibi.
Camın kenarına
henüz konuşlanmışken
çay sipariş ediyor
ve laf olsun diye
düşünüyorum;
neredeyse muntazam
bir çemberi andıran
simidimin merkezine
koyduğum üçgen peynirin
iç açılarının toplamı kadar
susam tanesi
döküyor muyum acaba
masanın üstündeki
gazete kağıdına?
İnce belli bardağın kenarında
gayet tekinsizce dinelen
yarısı ıslanmış,
kahverengi ve nemli
küp şekerlerin sakinliği
çaydan aldığım ilk yuduma
eşlik ederken
kapıdan içeri giriyorsun.
Yüzüme bakıyorsun,
bu kadar geometri yetiyor.
Yüzüne bakıyorum,
çayım soğuyor.
masama dik düşen
günün ilk ışıklarını
semaverden gelen
tiz buhar sesiyle birlikte
yorgun argın
ama memnun
buyur ediyor
kahvehaneden içeri
sanki başka şansı varmış gibi.
Camın kenarına
henüz konuşlanmışken
çay sipariş ediyor
ve laf olsun diye
düşünüyorum;
neredeyse muntazam
bir çemberi andıran
simidimin merkezine
koyduğum üçgen peynirin
iç açılarının toplamı kadar
susam tanesi
döküyor muyum acaba
masanın üstündeki
gazete kağıdına?
İnce belli bardağın kenarında
gayet tekinsizce dinelen
yarısı ıslanmış,
kahverengi ve nemli
küp şekerlerin sakinliği
çaydan aldığım ilk yuduma
eşlik ederken
kapıdan içeri giriyorsun.
Yüzüme bakıyorsun,
bu kadar geometri yetiyor.
Yüzüne bakıyorum,
çayım soğuyor.
31 Temmuz 2014 Perşembe
Bir Avuç Çökelek İçin
Yirmi dört saniyelik hücum süresi dolarken hücum eden
takımın en kötü şutörü olduğu için rakip takım tarafından kasten sıkı markaja
alınmayan oyuncunun pas verecek arkadaşlarını da müsait bulamayınca çaresizlik,
telaş ve panik içerisinde potaya gönderdiği şut misali ilerliyordum bisikletin
üzerinde bahçeden köy yoluna doğru inen yokuşu. O son sıkmanın içindeki çökelekle
yetinip efendi gibi evden çıksaydım şu anda bu durumda olmayacaktım. Ama ben ne
yaptım, sıkmanın içindeki çökelekten daha fazlasını istedim ve çökelek
miktarını artırmak ve çökelekleri tereyağı ile taçlandırmak için hazır sıkmayı
açtım, sıkmanın içindeki tüm çökeleği sofra bezine döktüm ve yeniden muntazam
mukavemete sahip bir sıkma oluşturabilmek adına sofra bezinin başında ter
içinde dakikalar geçirdim.
Bu esnada teyzem
ve annemin ahıra yöneldiklerini idrak etmemi sağlayan diyaloglarını duyunca
telaş içinde evden çıkıp merdivenlerden aşağı indim ve can havliyle ahırın
hemen yanına bıraktığım kendi bisikletimi almak yerine, eniştemin benim için
bir hayli büyük olan bisikletine atlayıp yola koyulmuş bulundum. Esas plan
annem ve teyzemin evdeki işleri bitmeden efendi gibi çıkıp, kendi bisikletime
atlayıp camiye kuran kursuna gitmekti. Yediğim boku ahıra gidip de fark
ettiklerinde ben kursta olacaktım ve ben kurstan geri dönene kadar da sinirleri
kuvvetle muhtemel geçecek, sakinleşmiş olacaklardı. Ama biraz daha fazla lezzet
peşinde koşan nefsimin ve on yaşında olmanın verdiği toyluğun kurbanı olmuştum.
Eniştemin
bisikletini panik içindeyken düzgün kullanabilmek şöyle dursun, normal
zamanlarda bile zar zor kullanabiliyordum. Şimdi evin bahçe yolunun köy yoluna uzandığı
yokuş ve engebeli yolu aşağı inerken ise resmen bir kâbus yaşıyordum. Bahçe’den
köy yoluna çıkan yokuşun sonunda bisikletin hâkimiyetini elime alıp da gidonu
sola çeviremez ya da duramazsam en iyi ihtimalle yolun kenarındaki her biri
kürdan büyüklüğünde beyaz dikenlere sahip çalılıklara yuvarlanacak ya da daha
kötüsü çalılıkların arasından geçip kanala uçacaktım.
Gidonu can
havliyle son anda hâkimiyetim altına alıp yolda tutabilmeme ben bile
şaşırmıştım. İşlerin yoluna girdiğini düşünerek ve bisiklete ivme kazandırarak
sonunda bisiklete az da olsa hükmedebiliyor oluşumun hazzını tatmaya
başlamışken o soğuk zincir şakırtısı ve patırtı ile beraber Tony’nin giderek
hızlanan ve yaklaşan ayak seslerini duydum. Bu sesler her zamanki çizgisinden
şaşmayan Tony’nin yola doğru attığı rutin deparın habercisiydi. Tony, bizim
evin yanındaki evin soluk sarı renkli, simsiyah suratlı ve nispeten ufak
sayılabilecek boyutlardaki çoban köpeğiydi. Sahibi Süleyman abi’nin tüm
telkinlerine rağmen hayvan köy yolundan gelen her sese depar atmak sureti ile
tepki veriyordu. Tek prensibi, köy yoluna çıktıktan sonra belli bir mesafeden
sonra koşmayı bırakması ve kulübesini geri dönmek için kafasını sağa sola
sallayarak havlayarak bahçeye geri dönüyor olmasıydı.
Bu huyunu
bildiğimden, Tony köy yoluna varmadan Süleyman ağabeylerin açık bahçe
kapısından yeterince uzaklaşabilirsem bu tehlikeden de sadece yaşadığım
adrenalin patlaması yanıma kar kalmış bir şekilde kurtulabileceğimin farkındaydım. İstemeye
istemeye selede oturduğum pozisyondan ayakta durarak pedal çevirdiğim pozisyona
geçiş yaptım ve pedallara var gücümle abanarak iyice hızlandım. Pedalları bu
pozisyonda dört-beş tur çevirdikten sonra arkama doğru korka korka baktım ve
Tony’yi yola çıkarken gördüm. Artık iyice hızlanmıştım ki birden Tony’nin ayak
seslerinin kesildiğini fark ettim. Bisikleti yavaşlatarak bakışlarımı tekrar arkaya
çevirince bana götünü dönmüş bir şekilde kulübesine geri dönen Tony’yi görmem
kendimi bisikletin selesine iç çekerek bırakmamı sağlamıştı.
Sakin bir şekilde
yol kenarındaki sık incir ağaçlarının arasında şimdiye dek gözüme çarpmayan bir dut
ağacı var mıdır diye sağıma soluma bakınırken bana doğru yaklaşan bir motor
sesi duydum ve uzaktan gelen motoru ve üzerindeki Ferhat dayı’yı fark ettim.
Koyu bordro üstüne metalik gri desenli eski motorunun üzerinde kafasında
kasketiyle bana doğru hızla yaklaşırken kavruk teni ve tam karşısından gelen
güneş sebebi ile metrelerce öteden parlayan bembeyaz dişleri ile hâlihazırda
yeterince sinir bozucu olması yetmezmiş gibi ilave bir gıcıklığa sahip olmuş
gülümsemesiyle bana bakıyordu. Beni eksiksiz her gördüğünde kurduğu ilk cümle
olan “Ne yaparsın be kopuk Adanalı seni!?” cümlesini gür sesi ile bana doğru
bağırdı. Ben de her zamanki; “Senden ala kopuk mu olur Ferhat
dayı?”cevabımı vermekte bir beis görmedim.
Bu sırada köy
meydanına varmıştım. Karşıma daha fazla görev bilincine sahip köpek, asabi
kazlar ve ördekler çıkmaması için ilkokul binasının hemen solundaki dar yola
sapıp nispeten daha sık ama daha tenha olan rotayı tercih ettim. Derken köyün
içindeki bilmem hangi evden yükselen inek feryatlarını ve bu feryatlara eşlik
eden "cık cık cık!" seslerini duyunca evden telaşla çıkmama sebep olan dün geceki
marifetim aklıma geldi ve annemle teyzemin ben kurstan dönene kadar sakinleşmiş
olmamaları durumunda yiyeceğim azarı tahayyül ettim.
Kuran kursunda her
gün bir dua ezberleyip onu okumamız beklenmekteydi. Yaş ortalaması sekiz ya da
dokuz olan on küsur erkek ve on küsur kız çocuk karşı karşıya oturmuş
aynı duayı sıra ile ezberden okumaya çalışıyorduk. Duayı okuyan herkesin okuma
esnasında suratlarını yere paralel konuma getirerek gözlerini yerdeki halıya yöneltip vücutlarını da ileri geri sallamaları sinirlerimi
bozuyordu. Sıra bana geldiğinde ise duayı okurken özellikle karşımdaki kızların
veya hocanın yüzüne bakmayı tercih ediyordum. Genelde de Şerife’nin yüzüne
bakıyordum. Çünkü diğer kızlar onlara baktığımı fark edince kafalarını önlerine
eğiyorlar, hoca ise bakışlarımla karşılaşınca gözlerini belerterek bakışları
ile beni azarlamaya çalışıyor ve önüne bak dercesine jest ve mimikler içerisine
girmekten kendini alamıyordu. Şerife ise ona baktığımda suratına oturan
gülümsemeyi gizlemeye çalışarak bana bakıyordu. Gözlerini kaçıran taraf olmak
istemiyordu, inat ediyordu bunu anlayabiliyordum ama ben de tüm kararlılığımla ona bakmaya devam ederek
duanın tonlamasını Meksika dalgası misali bir bağırarak bir sessiz sakin
şekilde değiştirince kendini tutamıyordu ve diğer çocukların dua okurken yaptığı
gibi bakışlarını halıya yönelterek ve kafasını ileri geri sallayarak gülmeye
başlıyordu.
Hocanın benden
hoşlanmadığının farkındaydım. Derslere en son gelen bendim. Herkes dua kitabını
yanında götürürken ben kıvırıp tespihlerin konduğu ahşap kabın arkasına
bırakıyordum. Duaları ezberlemek için sıranın bana gelmesine kadar geçen süre
yeterli oluyordu ve az evvel bahsettiğim üzere duaları okurken çoğu durumda
diğer çocuklardan farklı davranıyordum. Köyde değil şehirde büyümüştüm. Diğer
çocukların çoğu davranışlarını anlamakta güçlük çekiyordum. Zaten okuduğum
dualardan bir şey anlamıyor olmak canımı sıkıyordu. Adana’da evde Michael
Jackson’ın Bad isimli şarkısının klibine televizyonda denk geldiğimde halının
üzerinde tepinmeden evvel bile babam etrafta ise önce yanına gidip; “baba bu
şarkıda ne anlatıyor, ne diyor sözlerinde söylesene!?” diye adamın başının
etini yiyen meraklı bir velettim. Okuduğumuz dualar ise İngilizceden daha beterdi. Hiçbir şey anlamıyordum. En son kureyş
ve kafirun suresinden sonra zaten bende kayış kopmuştu. Tekerleme okur gibi okuyordum
duaları ve kurs bir an evvel bitsin diye anlamadığım o duaları umutsuzca
ediyordum yine o çocuk aklımla. Metafizik can sıkıntımı kendi silahı ile vurmayı
istemeden de olsa deneyecek kadar çaresizdim o yaz.
Hocanın kursu
bugünlük bitirmesinden hemen sonra oturduğum yerde birden kursa gelirken
bisiklete binip yolda ilerlerken yaşadığım üç ya da dört dakikanın günümün en
eğlenceli anları olduğunu fark ettim. Tabi bu hislerimde söz konusu yakalanma,
düşme, ısırılma tehlikelerini hasarsız atlatmış olmanın getirdiği iyimserliğin
de etkisi vardı. Oysa yarın yine kurs vardı, annem ve teyzemin siniri geçmemiş
olabilirdi ve Tony yedi gün yirmi dört saat yerindeydi. Bisikletime binip eve
dönerken gelirken kaçındığım rotaya doğru pedallara abanarak hızla köyün içine
girdim. Suratımda kocaman bir gülümseme, dişlerimin arasında ise hala birazcık
çökelek mevcuttu.
Mithat Erdoğan 31 Temmuz 2014
Perşembe /Adana
Biterken “Temple of the Dog – Hunger Strike” çalıyordu…
19 Haziran 2014 Perşembe
İlk Anı
Sanırım
uykumdan uyandırılmıştım. Gözlerimi tam olarak açmakta zorlandığımı
anımsıyorum. Yetişkinlere göre standart, o yaştaki boyuma göre yüksek olması
kuvvetle muhtemel bir sandalyede oturmaya çalışıyorum. Oturmaya çalışıyorum
evet çünkü tam olarak oturunca iki ayağımın da yere değmiyor oluşu beni çok
tedirgin ettiği için en azından bir ayağımın yer ile temas etmesine imkân
tanıyacak konumu alabilme peşindeyim. Sürekli ayak değiştiriyor, kaykılıyor ve
huzursuz bir devinimin içinde beyhude kıpırdanıp duruyorum. Sağ tarafımda
büyük, yuvarlak bir masa var. Masanın modeli, şu genelde bahçelere ve yazlık
tesislerde kamelyaların altına konulan, üzeri mermerimsi, beyaz renkli, ince ve
işlemeli dantel motiflerine sahip kıvrımlı ayakları olan cinsten. Bu tür
masaları, hatta sandalyelerini yerinden oynatmak çok ciddi bir gayret
gerektirir.
Masanın ve
sandalyenin üzeri sıcak havadaki nem sebebiyle yapış yapış. Benim ise çok uykum
var, ayılamamışım. Halsizim, keyifsizim ve en önemlisi huysuzum. Bir anda
karşımdan annemin geldiğini görüyorum. Sağ elinde bir kutu var ve sol koltuk
altına sıkıştırılmış bir poşet ve bu sebeple daha dar bir açıyla önünde duran
sol elinde okumakta olduğu bir reçete var. İlaç içeceğimi böylece idrak etmiş oluyorum.
Kafamı tekrar sağa oflayarak çevirdiğimde masanın üzerinde durmakta olan boş TAMEK
şişesi gözüme çarpıyor. TAMEK meyve sularının o yıllarda kullandığı cam
şişelerden. Koyu renkli hatta o kadar koyu renkli ki içindeki meyve suyunun hangi
meyve aromalı olduğunu anlamanıza yardımcı olacak renk ayrımını dahi
yapamazsınız. Ben de hem bu sebepten hem de şişe boş olduğu için, boş şişeyi
burnuma yaklaştırıp koklamak sureti ile içinde hangi meyve suyu olduğunu
anlamaya çalışıyorum. Burnuma keskin bir vişne kokusu çarpıyor. Fakat canım hiç
meyve suyu istemiyor.
Derken annem
karşıma oturuyor ve elindeki kutudan öksürük şurubunu çıkartıp masaya koyuyor.
Sonra sağ tarafından arkasına dönüyor ve gelen garsonu görünce hareketlerindeki
keskinlik ve çabukluk bir nebze azalıyor. Garson elindeki tatlı kaşığını anneme
uzatıp ıslık çalarak geldiği istikametten geri dönüyor. Tatlı kaşığına dökülen
öksürük şurubunun koyu kırmızılığa yakın bordoluğu bana az evvel kokladığım
vişne suyunu hatırlatıyor ve ağzımdaki kekremsi ve acımtırak berbat tattan bir
an evvel kurtulmak adına anneme vişne suyu istediğimi söylüyorum. Yüzümü
ekşiterek ve ağlamaklı bir ses tonu ile bu isteği anneme iletiyorum çünkü
talebimin geri çevrilme olasılığını bu sayede azaltabileceğim kanısındayım.
Fakat annem şefkatli olduğu kadar da katı bir ses tonu ile kelimeleri tane tane
vurgulayarak; “öksürük şurubundan hemen sonra yarım saat kadar başka bir şey
içilmez, yoksa öksürük şurubunu boşuna içmiş olursun, ayrıca meyve suyu soğuk,
boğazını daha kötü yapar” cevabını vererek isteğimi reddediyor. Fakat daha
sonra dayanamayarak, yarım saat sonra odada içmem için meyve suyunu almaya
kafeteryaya yöneliyor.
Bu esnada ya
çok derin nefes aldığım için ya da o an kendiliğinden, çay bahçesine çok keskin
bir çam ağacı kokusu yayılıyor. Çay bahçesini çevreleyen bodur çam ağaçlarına
ve diplerindeki onlarca küçük, yuvarlak kozalaklara bakıyorum. Şurubun ve bu
kokunun da tesiriyle uyanmışım, kendimdeyim. Annem az evvel elinde ilaç
poşetleri ile geldiği yoldan bana doğru seğirtiyor ancak bu sefer meyve suyu ve
pipet taşımakta olduğundan daha sempatik görünüyor. Derken hemen arkamızdan bir
motor sesi duyuluyor ve kafamı çeviriyorum. Arkamda, üzerinde mavi tek parça
bir işçi kıyafeti ve kafasında beyaz SEKA şapkası ile boynuna asarak taşıdığı
sinek ilaçlama makinesini çalıştıran görevliyi görüyorum. Makinenin gürültüsünü
artırarak tam randıman çalışmasını takiben ortalığa bembeyaz bir duman ve az
evvelki çam ağacı kokusunun keskinliği ile alakası olmayan keskinlikte suni bir
koku yayılıyor. Sıcak ve nemin üstüne bir de sinek ilacı dumanı yüzünden iyice
yapış yapış olmamak için kalkıp bana doğru seğirtmekte olan anneme doğru
yürüyorum, elimden tutuyorum ve çay bahçesinin, çıkış ve aynı zamanda giriş
için kullanılan, beyaz beton yoluna yöneliyoruz.
Misafirhane
binasına doğru yürürken kulağıma belli belirsiz bir su sesi geliyor ama anneme
bu sesin nerden geldiğini sormuyorum. Arkama dönüp çay bahçesine baktığımda
sinek ilacı dumanı yüzünden ortada bir çay bahçesi kalmadığını ve dağılan
dumanla birlikte çay bahçesinin tekrar yavaş yavaş belirmeye başladığını
görüyorum.
Mithat Erdoğan
Mayıs 2014 Moda-İstanbul
NOT: Anneme
sorduğumda bu olayın 1989 yazında SEKA Dalaman tesislerinde yaz ortasında
bronşitten muzdaripken öksürük şurubu içtiğim bir akşamüstü vuku bulduğunu
öğrenmiştim. O senenin yazında SEKA’da çalışan eniştem ve teyzelerimle Silifke’den
Fethiye’ye araba ile seyahat etmişiz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
