Sabahın karanlığı
masama dik düşen
günün ilk ışıklarını
semaverden gelen
tiz buhar sesiyle birlikte
yorgun argın
ama memnun
buyur ediyor
kahvehaneden içeri
sanki başka şansı varmış gibi.
Camın kenarına
henüz konuşlanmışken
çay sipariş ediyor
ve laf olsun diye
düşünüyorum;
neredeyse muntazam
bir çemberi andıran
simidimin merkezine
koyduğum üçgen peynirin
iç açılarının toplamı kadar
susam tanesi
döküyor muyum acaba
masanın üstündeki
gazete kağıdına?
İnce belli bardağın kenarında
gayet tekinsizce dinelen
yarısı ıslanmış,
kahverengi ve nemli
küp şekerlerin sakinliği
çaydan aldığım ilk yuduma
eşlik ederken
kapıdan içeri giriyorsun.
Yüzüme bakıyorsun,
bu kadar geometri yetiyor.
Yüzüne bakıyorum,
çayım soğuyor.
5 Haziran 2015 Cuma
31 Temmuz 2014 Perşembe
Bir Avuç Çökelek İçin
Yirmi dört saniyelik hücum süresi dolarken hücum eden
takımın en kötü şutörü olduğu için rakip takım tarafından kasten sıkı markaja
alınmayan oyuncunun pas verecek arkadaşlarını da müsait bulamayınca çaresizlik,
telaş ve panik içerisinde potaya gönderdiği şut misali ilerliyordum bisikletin
üzerinde bahçeden köy yoluna doğru inen yokuşu. O son sıkmanın içindeki çökelekle
yetinip efendi gibi evden çıksaydım şu anda bu durumda olmayacaktım. Ama ben ne
yaptım, sıkmanın içindeki çökelekten daha fazlasını istedim ve çökelek
miktarını artırmak ve çökelekleri tereyağı ile taçlandırmak için hazır sıkmayı
açtım, sıkmanın içindeki tüm çökeleği sofra bezine döktüm ve yeniden muntazam
mukavemete sahip bir sıkma oluşturabilmek adına sofra bezinin başında ter
içinde dakikalar geçirdim.
Bu esnada teyzem
ve annemin ahıra yöneldiklerini idrak etmemi sağlayan diyaloglarını duyunca
telaş içinde evden çıkıp merdivenlerden aşağı indim ve can havliyle ahırın
hemen yanına bıraktığım kendi bisikletimi almak yerine, eniştemin benim için
bir hayli büyük olan bisikletine atlayıp yola koyulmuş bulundum. Esas plan
annem ve teyzemin evdeki işleri bitmeden efendi gibi çıkıp, kendi bisikletime
atlayıp camiye kuran kursuna gitmekti. Yediğim boku ahıra gidip de fark
ettiklerinde ben kursta olacaktım ve ben kurstan geri dönene kadar da sinirleri
kuvvetle muhtemel geçecek, sakinleşmiş olacaklardı. Ama biraz daha fazla lezzet
peşinde koşan nefsimin ve on yaşında olmanın verdiği toyluğun kurbanı olmuştum.
Eniştemin
bisikletini panik içindeyken düzgün kullanabilmek şöyle dursun, normal
zamanlarda bile zar zor kullanabiliyordum. Şimdi evin bahçe yolunun köy yoluna uzandığı
yokuş ve engebeli yolu aşağı inerken ise resmen bir kâbus yaşıyordum. Bahçe’den
köy yoluna çıkan yokuşun sonunda bisikletin hâkimiyetini elime alıp da gidonu
sola çeviremez ya da duramazsam en iyi ihtimalle yolun kenarındaki her biri
kürdan büyüklüğünde beyaz dikenlere sahip çalılıklara yuvarlanacak ya da daha
kötüsü çalılıkların arasından geçip kanala uçacaktım.
Gidonu can
havliyle son anda hâkimiyetim altına alıp yolda tutabilmeme ben bile
şaşırmıştım. İşlerin yoluna girdiğini düşünerek ve bisiklete ivme kazandırarak
sonunda bisiklete az da olsa hükmedebiliyor oluşumun hazzını tatmaya
başlamışken o soğuk zincir şakırtısı ve patırtı ile beraber Tony’nin giderek
hızlanan ve yaklaşan ayak seslerini duydum. Bu sesler her zamanki çizgisinden
şaşmayan Tony’nin yola doğru attığı rutin deparın habercisiydi. Tony, bizim
evin yanındaki evin soluk sarı renkli, simsiyah suratlı ve nispeten ufak
sayılabilecek boyutlardaki çoban köpeğiydi. Sahibi Süleyman abi’nin tüm
telkinlerine rağmen hayvan köy yolundan gelen her sese depar atmak sureti ile
tepki veriyordu. Tek prensibi, köy yoluna çıktıktan sonra belli bir mesafeden
sonra koşmayı bırakması ve kulübesini geri dönmek için kafasını sağa sola
sallayarak havlayarak bahçeye geri dönüyor olmasıydı.
Bu huyunu
bildiğimden, Tony köy yoluna varmadan Süleyman ağabeylerin açık bahçe
kapısından yeterince uzaklaşabilirsem bu tehlikeden de sadece yaşadığım
adrenalin patlaması yanıma kar kalmış bir şekilde kurtulabileceğimin farkındaydım. İstemeye
istemeye selede oturduğum pozisyondan ayakta durarak pedal çevirdiğim pozisyona
geçiş yaptım ve pedallara var gücümle abanarak iyice hızlandım. Pedalları bu
pozisyonda dört-beş tur çevirdikten sonra arkama doğru korka korka baktım ve
Tony’yi yola çıkarken gördüm. Artık iyice hızlanmıştım ki birden Tony’nin ayak
seslerinin kesildiğini fark ettim. Bisikleti yavaşlatarak bakışlarımı tekrar arkaya
çevirince bana götünü dönmüş bir şekilde kulübesine geri dönen Tony’yi görmem
kendimi bisikletin selesine iç çekerek bırakmamı sağlamıştı.
Sakin bir şekilde
yol kenarındaki sık incir ağaçlarının arasında şimdiye dek gözüme çarpmayan bir dut
ağacı var mıdır diye sağıma soluma bakınırken bana doğru yaklaşan bir motor
sesi duydum ve uzaktan gelen motoru ve üzerindeki Ferhat dayı’yı fark ettim.
Koyu bordro üstüne metalik gri desenli eski motorunun üzerinde kafasında
kasketiyle bana doğru hızla yaklaşırken kavruk teni ve tam karşısından gelen
güneş sebebi ile metrelerce öteden parlayan bembeyaz dişleri ile hâlihazırda
yeterince sinir bozucu olması yetmezmiş gibi ilave bir gıcıklığa sahip olmuş
gülümsemesiyle bana bakıyordu. Beni eksiksiz her gördüğünde kurduğu ilk cümle
olan “Ne yaparsın be kopuk Adanalı seni!?” cümlesini gür sesi ile bana doğru
bağırdı. Ben de her zamanki; “Senden ala kopuk mu olur Ferhat
dayı?”cevabımı vermekte bir beis görmedim.
Bu sırada köy
meydanına varmıştım. Karşıma daha fazla görev bilincine sahip köpek, asabi
kazlar ve ördekler çıkmaması için ilkokul binasının hemen solundaki dar yola
sapıp nispeten daha sık ama daha tenha olan rotayı tercih ettim. Derken köyün
içindeki bilmem hangi evden yükselen inek feryatlarını ve bu feryatlara eşlik
eden "cık cık cık!" seslerini duyunca evden telaşla çıkmama sebep olan dün geceki
marifetim aklıma geldi ve annemle teyzemin ben kurstan dönene kadar sakinleşmiş
olmamaları durumunda yiyeceğim azarı tahayyül ettim.
Kuran kursunda her
gün bir dua ezberleyip onu okumamız beklenmekteydi. Yaş ortalaması sekiz ya da
dokuz olan on küsur erkek ve on küsur kız çocuk karşı karşıya oturmuş
aynı duayı sıra ile ezberden okumaya çalışıyorduk. Duayı okuyan herkesin okuma
esnasında suratlarını yere paralel konuma getirerek gözlerini yerdeki halıya yöneltip vücutlarını da ileri geri sallamaları sinirlerimi
bozuyordu. Sıra bana geldiğinde ise duayı okurken özellikle karşımdaki kızların
veya hocanın yüzüne bakmayı tercih ediyordum. Genelde de Şerife’nin yüzüne
bakıyordum. Çünkü diğer kızlar onlara baktığımı fark edince kafalarını önlerine
eğiyorlar, hoca ise bakışlarımla karşılaşınca gözlerini belerterek bakışları
ile beni azarlamaya çalışıyor ve önüne bak dercesine jest ve mimikler içerisine
girmekten kendini alamıyordu. Şerife ise ona baktığımda suratına oturan
gülümsemeyi gizlemeye çalışarak bana bakıyordu. Gözlerini kaçıran taraf olmak
istemiyordu, inat ediyordu bunu anlayabiliyordum ama ben de tüm kararlılığımla ona bakmaya devam ederek
duanın tonlamasını Meksika dalgası misali bir bağırarak bir sessiz sakin
şekilde değiştirince kendini tutamıyordu ve diğer çocukların dua okurken yaptığı
gibi bakışlarını halıya yönelterek ve kafasını ileri geri sallayarak gülmeye
başlıyordu.
Hocanın benden
hoşlanmadığının farkındaydım. Derslere en son gelen bendim. Herkes dua kitabını
yanında götürürken ben kıvırıp tespihlerin konduğu ahşap kabın arkasına
bırakıyordum. Duaları ezberlemek için sıranın bana gelmesine kadar geçen süre
yeterli oluyordu ve az evvel bahsettiğim üzere duaları okurken çoğu durumda
diğer çocuklardan farklı davranıyordum. Köyde değil şehirde büyümüştüm. Diğer
çocukların çoğu davranışlarını anlamakta güçlük çekiyordum. Zaten okuduğum
dualardan bir şey anlamıyor olmak canımı sıkıyordu. Adana’da evde Michael
Jackson’ın Bad isimli şarkısının klibine televizyonda denk geldiğimde halının
üzerinde tepinmeden evvel bile babam etrafta ise önce yanına gidip; “baba bu
şarkıda ne anlatıyor, ne diyor sözlerinde söylesene!?” diye adamın başının
etini yiyen meraklı bir velettim. Okuduğumuz dualar ise İngilizceden daha beterdi. Hiçbir şey anlamıyordum. En son kureyş
ve kafirun suresinden sonra zaten bende kayış kopmuştu. Tekerleme okur gibi okuyordum
duaları ve kurs bir an evvel bitsin diye anlamadığım o duaları umutsuzca
ediyordum yine o çocuk aklımla. Metafizik can sıkıntımı kendi silahı ile vurmayı
istemeden de olsa deneyecek kadar çaresizdim o yaz.
Hocanın kursu
bugünlük bitirmesinden hemen sonra oturduğum yerde birden kursa gelirken
bisiklete binip yolda ilerlerken yaşadığım üç ya da dört dakikanın günümün en
eğlenceli anları olduğunu fark ettim. Tabi bu hislerimde söz konusu yakalanma,
düşme, ısırılma tehlikelerini hasarsız atlatmış olmanın getirdiği iyimserliğin
de etkisi vardı. Oysa yarın yine kurs vardı, annem ve teyzemin siniri geçmemiş
olabilirdi ve Tony yedi gün yirmi dört saat yerindeydi. Bisikletime binip eve
dönerken gelirken kaçındığım rotaya doğru pedallara abanarak hızla köyün içine
girdim. Suratımda kocaman bir gülümseme, dişlerimin arasında ise hala birazcık
çökelek mevcuttu.
Mithat Erdoğan 31 Temmuz 2014
Perşembe /Adana
Biterken “Temple of the Dog – Hunger Strike” çalıyordu…
19 Haziran 2014 Perşembe
İlk Anı
Sanırım
uykumdan uyandırılmıştım. Gözlerimi tam olarak açmakta zorlandığımı
anımsıyorum. Yetişkinlere göre standart, o yaştaki boyuma göre yüksek olması
kuvvetle muhtemel bir sandalyede oturmaya çalışıyorum. Oturmaya çalışıyorum
evet çünkü tam olarak oturunca iki ayağımın da yere değmiyor oluşu beni çok
tedirgin ettiği için en azından bir ayağımın yer ile temas etmesine imkân
tanıyacak konumu alabilme peşindeyim. Sürekli ayak değiştiriyor, kaykılıyor ve
huzursuz bir devinimin içinde beyhude kıpırdanıp duruyorum. Sağ tarafımda
büyük, yuvarlak bir masa var. Masanın modeli, şu genelde bahçelere ve yazlık
tesislerde kamelyaların altına konulan, üzeri mermerimsi, beyaz renkli, ince ve
işlemeli dantel motiflerine sahip kıvrımlı ayakları olan cinsten. Bu tür
masaları, hatta sandalyelerini yerinden oynatmak çok ciddi bir gayret
gerektirir.
Masanın ve
sandalyenin üzeri sıcak havadaki nem sebebiyle yapış yapış. Benim ise çok uykum
var, ayılamamışım. Halsizim, keyifsizim ve en önemlisi huysuzum. Bir anda
karşımdan annemin geldiğini görüyorum. Sağ elinde bir kutu var ve sol koltuk
altına sıkıştırılmış bir poşet ve bu sebeple daha dar bir açıyla önünde duran
sol elinde okumakta olduğu bir reçete var. İlaç içeceğimi böylece idrak etmiş oluyorum.
Kafamı tekrar sağa oflayarak çevirdiğimde masanın üzerinde durmakta olan boş TAMEK
şişesi gözüme çarpıyor. TAMEK meyve sularının o yıllarda kullandığı cam
şişelerden. Koyu renkli hatta o kadar koyu renkli ki içindeki meyve suyunun hangi
meyve aromalı olduğunu anlamanıza yardımcı olacak renk ayrımını dahi
yapamazsınız. Ben de hem bu sebepten hem de şişe boş olduğu için, boş şişeyi
burnuma yaklaştırıp koklamak sureti ile içinde hangi meyve suyu olduğunu
anlamaya çalışıyorum. Burnuma keskin bir vişne kokusu çarpıyor. Fakat canım hiç
meyve suyu istemiyor.
Derken annem
karşıma oturuyor ve elindeki kutudan öksürük şurubunu çıkartıp masaya koyuyor.
Sonra sağ tarafından arkasına dönüyor ve gelen garsonu görünce hareketlerindeki
keskinlik ve çabukluk bir nebze azalıyor. Garson elindeki tatlı kaşığını anneme
uzatıp ıslık çalarak geldiği istikametten geri dönüyor. Tatlı kaşığına dökülen
öksürük şurubunun koyu kırmızılığa yakın bordoluğu bana az evvel kokladığım
vişne suyunu hatırlatıyor ve ağzımdaki kekremsi ve acımtırak berbat tattan bir
an evvel kurtulmak adına anneme vişne suyu istediğimi söylüyorum. Yüzümü
ekşiterek ve ağlamaklı bir ses tonu ile bu isteği anneme iletiyorum çünkü
talebimin geri çevrilme olasılığını bu sayede azaltabileceğim kanısındayım.
Fakat annem şefkatli olduğu kadar da katı bir ses tonu ile kelimeleri tane tane
vurgulayarak; “öksürük şurubundan hemen sonra yarım saat kadar başka bir şey
içilmez, yoksa öksürük şurubunu boşuna içmiş olursun, ayrıca meyve suyu soğuk,
boğazını daha kötü yapar” cevabını vererek isteğimi reddediyor. Fakat daha
sonra dayanamayarak, yarım saat sonra odada içmem için meyve suyunu almaya
kafeteryaya yöneliyor.
Bu esnada ya
çok derin nefes aldığım için ya da o an kendiliğinden, çay bahçesine çok keskin
bir çam ağacı kokusu yayılıyor. Çay bahçesini çevreleyen bodur çam ağaçlarına
ve diplerindeki onlarca küçük, yuvarlak kozalaklara bakıyorum. Şurubun ve bu
kokunun da tesiriyle uyanmışım, kendimdeyim. Annem az evvel elinde ilaç
poşetleri ile geldiği yoldan bana doğru seğirtiyor ancak bu sefer meyve suyu ve
pipet taşımakta olduğundan daha sempatik görünüyor. Derken hemen arkamızdan bir
motor sesi duyuluyor ve kafamı çeviriyorum. Arkamda, üzerinde mavi tek parça
bir işçi kıyafeti ve kafasında beyaz SEKA şapkası ile boynuna asarak taşıdığı
sinek ilaçlama makinesini çalıştıran görevliyi görüyorum. Makinenin gürültüsünü
artırarak tam randıman çalışmasını takiben ortalığa bembeyaz bir duman ve az
evvelki çam ağacı kokusunun keskinliği ile alakası olmayan keskinlikte suni bir
koku yayılıyor. Sıcak ve nemin üstüne bir de sinek ilacı dumanı yüzünden iyice
yapış yapış olmamak için kalkıp bana doğru seğirtmekte olan anneme doğru
yürüyorum, elimden tutuyorum ve çay bahçesinin, çıkış ve aynı zamanda giriş
için kullanılan, beyaz beton yoluna yöneliyoruz.
Misafirhane
binasına doğru yürürken kulağıma belli belirsiz bir su sesi geliyor ama anneme
bu sesin nerden geldiğini sormuyorum. Arkama dönüp çay bahçesine baktığımda
sinek ilacı dumanı yüzünden ortada bir çay bahçesi kalmadığını ve dağılan
dumanla birlikte çay bahçesinin tekrar yavaş yavaş belirmeye başladığını
görüyorum.
Mithat Erdoğan
Mayıs 2014 Moda-İstanbul
NOT: Anneme
sorduğumda bu olayın 1989 yazında SEKA Dalaman tesislerinde yaz ortasında
bronşitten muzdaripken öksürük şurubu içtiğim bir akşamüstü vuku bulduğunu
öğrenmiştim. O senenin yazında SEKA’da çalışan eniştem ve teyzelerimle Silifke’den
Fethiye’ye araba ile seyahat etmişiz.
28 Mayıs 2014 Çarşamba
Baharı Karşılayan Persona
I
Bu hava adamı kudurtur.
Kudurttuğu yetmezmiş gibi
bir de adama
gündüz gözüyle
muhtelif hayaller ku(r)durtur.
II
Mevsim o kadar güzeldi ki
adeta üzerimize;
"kendimizi dışarı
atmayıp da n(e) (y)apal(ı)m?"
bombaları
fasılasız yağıyordu...
Mithat Erdoğan
14 Nisan 2014 Pazartesi 11:09 / BJK Plaza
Biterken, "Bülent Ortaçgil - Integral" çalıyordu
Bu hava adamı kudurtur.
Kudurttuğu yetmezmiş gibi
bir de adama
gündüz gözüyle
muhtelif hayaller ku(r)durtur.
II
Mevsim o kadar güzeldi ki
adeta üzerimize;
"kendimizi dışarı
atmayıp da n(e) (y)apal(ı)m?"
bombaları
fasılasız yağıyordu...
Mithat Erdoğan
14 Nisan 2014 Pazartesi 11:09 / BJK Plaza
Biterken, "Bülent Ortaçgil - Integral" çalıyordu
15 Mart 2014 Cumartesi
Kruvaze
Masanın kısa bacağının altına sıkıştırdığım
katlanmış gazete sayfasıyla bakışmıştım
salondaki halının üstünde sızdığım
ciğeri beş promil etmez o boktan akşam.
Hala neden yaptığımı anlamış değilim.
Gazete sayfasını birden açıvermiştim.
Yanağımdaki salyamdan rahatsız olduğum
halde inatla tüm küpürleri hatmeştim.
Sonra halıda uyumaya devam etmiştim.
Ertesi sabah o kadar keyifsizdim ki,
evi kaçarcasına terketmeden evvel
duş almayacak olmama rağmen
donuma varana dek tüm çamaşırlarımı
kararlı bir şekilde çıkartıp, buruşturup
kirli sepetine hedef gözetmeksizin fırlatmıştım.
Vapura yetişmek için koşar adımlarla ilerlerken
talihsizce tarafıma yöneltilen
zamanlaması çok ama çok yanlış
o soruya ise;
"Hayalimdeki meslek;
kruvaze ceket giyme prensibinden
kesinlikle ödün vermeyen,
çatık kaşlı, aksi ama sevecen
ve tayfalarına bıyıksız bir Hulusi Kentmen
misali davranmakta beis görmeyen
bir kruvaze gemisi kaptanı olmaktı
sevgili anketör hanım efendi!"
şeklinde yanıt vermiştim.
Üstelik yetişmeye çalıştığım
şehir hatları vapuruna da binebilmiştim.
Mithat Erdoğan
15 Mart 2014 Cumartesi
Biterken; "Cenk Taner - Tahta Kılıçlar" çalıyordu...
katlanmış gazete sayfasıyla bakışmıştım
salondaki halının üstünde sızdığım
ciğeri beş promil etmez o boktan akşam.
Hala neden yaptığımı anlamış değilim.
Gazete sayfasını birden açıvermiştim.
Yanağımdaki salyamdan rahatsız olduğum
halde inatla tüm küpürleri hatmeştim.
Sonra halıda uyumaya devam etmiştim.
Ertesi sabah o kadar keyifsizdim ki,
evi kaçarcasına terketmeden evvel
duş almayacak olmama rağmen
donuma varana dek tüm çamaşırlarımı
kararlı bir şekilde çıkartıp, buruşturup
kirli sepetine hedef gözetmeksizin fırlatmıştım.
Vapura yetişmek için koşar adımlarla ilerlerken
talihsizce tarafıma yöneltilen
zamanlaması çok ama çok yanlış
o soruya ise;
"Hayalimdeki meslek;
kruvaze ceket giyme prensibinden
kesinlikle ödün vermeyen,
çatık kaşlı, aksi ama sevecen
ve tayfalarına bıyıksız bir Hulusi Kentmen
misali davranmakta beis görmeyen
bir kruvaze gemisi kaptanı olmaktı
sevgili anketör hanım efendi!"
şeklinde yanıt vermiştim.
Üstelik yetişmeye çalıştığım
şehir hatları vapuruna da binebilmiştim.
Mithat Erdoğan
15 Mart 2014 Cumartesi
Biterken; "Cenk Taner - Tahta Kılıçlar" çalıyordu...
14 Mart 2014 Cuma
Bit pazarına nur yağdıran adam
Tırnak diplerine kadar sinen
mandalina kabuğu kokusundan
tiksindiği için
canı her mandalina
yemek istediğinde
suçlu hisseden,
ekseriyetle günü gününe
ders çalışmayan,
mastürbator ve sivilceli
ama çoğu zaman iyi niyetli
bir orta okul talebesi
kadar amaçsız hissedebilecek
potansiyele sahipti
can sıkıntısından muzdaripken.
Mithat Erdoğan
14 Mart 2013 Cuma
mandalina kabuğu kokusundan
tiksindiği için
canı her mandalina
yemek istediğinde
suçlu hisseden,
ekseriyetle günü gününe
ders çalışmayan,
mastürbator ve sivilceli
ama çoğu zaman iyi niyetli
bir orta okul talebesi
kadar amaçsız hissedebilecek
potansiyele sahipti
can sıkıntısından muzdaripken.
Mithat Erdoğan
14 Mart 2013 Cuma
Şu an hiç sırası değil aslında
Ters durmuş terliği düzeltmek için sabırsızlanan
takıntılı ve huysuz zamanlarım,
takıntısız ve huylu zamanlarımı
tanısa çok sevebilirdi belki de.
Ön yargılarımı kuru temizlemeciye bıraktığım
bir rüya görmüştüm geçtiğimiz günlerde.
Sıcak yataktan kalkmak bile koymazdı aslında
uyandığımda geri alıp almadığım kısmı hatırlayabilseydim...
sadece 0.9 kalem uçlarını yiyen arkadaşım aklıma gelirdi
kırtasiyeye her girdiğimde, ve kocaman gülümserdim.
Sütlacın üstünde toz birikir diye üst kısmını yemeyen
çocuk ben değilmişim gibi uç yiyen arkadaşımın yaşındayken.
Mithat Erdoğan
14 Mart 2013 Cuma
takıntılı ve huysuz zamanlarım,
takıntısız ve huylu zamanlarımı
tanısa çok sevebilirdi belki de.
Ön yargılarımı kuru temizlemeciye bıraktığım
bir rüya görmüştüm geçtiğimiz günlerde.
Sıcak yataktan kalkmak bile koymazdı aslında
uyandığımda geri alıp almadığım kısmı hatırlayabilseydim...
sadece 0.9 kalem uçlarını yiyen arkadaşım aklıma gelirdi
kırtasiyeye her girdiğimde, ve kocaman gülümserdim.
Sütlacın üstünde toz birikir diye üst kısmını yemeyen
çocuk ben değilmişim gibi uç yiyen arkadaşımın yaşındayken.
Mithat Erdoğan
14 Mart 2013 Cuma
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)