28 Mayıs 2014 Çarşamba

Baharı Karşılayan Persona

I

Bu hava adamı kudurtur.
Kudurttuğu yetmezmiş gibi
bir de adama
gündüz gözüyle
muhtelif hayaller ku(r)durtur.

II

Mevsim o kadar güzeldi ki
adeta üzerimize;
"kendimizi dışarı
atmayıp da n(e) (y)apal(ı)m?"
bombaları
fasılasız yağıyordu...

Mithat Erdoğan

14 Nisan 2014 Pazartesi 11:09 / BJK Plaza

Biterken, "Bülent Ortaçgil - Integral" çalıyordu

15 Mart 2014 Cumartesi

Kruvaze

Masanın kısa bacağının altına sıkıştırdığım
katlanmış gazete sayfasıyla bakışmıştım
salondaki halının üstünde sızdığım
ciğeri beş promil etmez o boktan akşam.
Hala neden yaptığımı anlamış değilim.
Gazete sayfasını birden açıvermiştim.
Yanağımdaki salyamdan rahatsız olduğum
halde inatla tüm küpürleri hatmeştim.
Sonra halıda uyumaya devam etmiştim.

Ertesi sabah o kadar keyifsizdim ki,
evi kaçarcasına terketmeden evvel
duş almayacak olmama rağmen
donuma varana dek tüm çamaşırlarımı
kararlı bir şekilde çıkartıp, buruşturup
kirli sepetine hedef gözetmeksizin fırlatmıştım.

Vapura yetişmek için koşar adımlarla ilerlerken
talihsizce tarafıma yöneltilen
zamanlaması çok ama çok yanlış
o soruya ise;
"Hayalimdeki meslek;
kruvaze ceket giyme prensibinden
kesinlikle ödün vermeyen,
çatık kaşlı, aksi ama sevecen
ve tayfalarına bıyıksız bir Hulusi Kentmen
misali davranmakta beis görmeyen
bir kruvaze gemisi kaptanı olmaktı
sevgili anketör hanım efendi!"
şeklinde yanıt vermiştim.

Üstelik yetişmeye çalıştığım
şehir hatları vapuruna da binebilmiştim.


Mithat Erdoğan
15 Mart 2014 Cumartesi

Biterken; "Cenk Taner - Tahta Kılıçlar" çalıyordu...

14 Mart 2014 Cuma

Bit pazarına nur yağdıran adam

Tırnak diplerine kadar sinen
mandalina kabuğu kokusundan
tiksindiği için
canı her mandalina
yemek istediğinde
suçlu hisseden,
ekseriyetle günü gününe
ders çalışmayan,
mastürbator ve sivilceli
ama çoğu zaman iyi niyetli
bir orta okul talebesi
kadar amaçsız hissedebilecek
potansiyele sahipti
can sıkıntısından muzdaripken.

Mithat Erdoğan
14 Mart 2013 Cuma

Şu an hiç sırası değil aslında

Ters durmuş terliği düzeltmek için sabırsızlanan
takıntılı ve huysuz zamanlarım,
takıntısız ve huylu zamanlarımı
tanısa çok sevebilirdi belki de.

Ön yargılarımı kuru temizlemeciye bıraktığım
bir rüya görmüştüm geçtiğimiz günlerde.
Sıcak yataktan kalkmak bile koymazdı aslında
uyandığımda geri alıp almadığım kısmı hatırlayabilseydim...

sadece 0.9 kalem uçlarını yiyen arkadaşım aklıma gelirdi
kırtasiyeye her girdiğimde, ve kocaman gülümserdim.
Sütlacın üstünde toz birikir diye üst kısmını yemeyen
çocuk ben değilmişim gibi uç yiyen arkadaşımın yaşındayken.

Mithat Erdoğan
14 Mart 2013 Cuma

27 Aralık 2013 Cuma

Otobiyografik Yazar


Otobiyografik Yazar
“Kâğıt banknotlara lalettayin
yazılmış yazılar bile
şu yazdıklarımdan
daha çok kişiye ulaşmaktadır
bencileyin!”
diye kendi kendine söylenip,
paranın dolaşım hızına
bir anda duyduğu
öfke usul usul dinerken
varlığına behemehâl
inanmadığı ilham perilerinin
ortaya çıkmalarını
beyhude beklemeye
devam etmekteydi
farkında bile olmadan.
 
Mithat Erdoğan
27 Aralık 2013 Cuma
Moda- Kadıköy/İstanbul

30 Ekim 2013 Çarşamba

Rıfkı

Hava çok sıcaktı. O kadar sıcaktı ki, binaların küçücük gölgelerinden faydalanabilmek için ekstra çaba sarf etmek bile insanın gözünde büyümüyordu. Günün; güneş ışınlarının her saniye ; “biz buradayız, beynini yakacak kadar saldırgan ve fazlayız, seni ter içinde bırakacağız ve kapalı bir yere girmeye niyetin yoksa buna alışman gerek ey fani!” diyormuşçasına itici olduğu vakitleri idi.

Rıfkı ise sıcağa aldırış etmeksizin Beşiktaş sokaklarında boş boş geziniyordu. Sıcağa aldırış etmemekten başka bir alternatife de sahip değildi. Aslında o da en az diğer insanlar kadar sıcağa aldırış, hatta küfür ediyordu. Ancak onu diğer insanlardan ayıran yıllardır süregelen evsizlik halinin getirdiği kalenderliğe sahip olmasıydı. Kafasını kaldırıp güneşe baktı ve öğlen vakti olduğuna kanaat getirdi. Saat tahminini desteklemek için etrafına bakınca, öğle arasına çıkmış insanların lokantaların önünde yarattığı hareketliliği görüp, kaşık, çatal, bıçak seslerindeki artışı duyunca tahmininde yanılmadığını anladı.
Bir yandan yürüyor, bir yandan da evsiz bir berduş, meczup olmanın hakkını vermek istercesine kendi kendine konuşuyordu. Yüzüne dalgın bir meczuptan çok kaygılı bir işadamından beklenecek endişe dolu bir ifade yerleşmişti. Kafasını kurcalayan ve monoluğuna konu olan husus ise hayata geçirmeyi planladığı bilim kurgu öyküsünün ana çerçevesini nasıl oluşturması gerektiğiydi. Kendi kendine konuşuyor, aklına hoşuna giden bir fikir geldiğinde sağ elini yumruk yapıp sol avucunun içine vuruyor ve sesli bir biçimde “aha, ha ha!” diyerek kahkaha atıyordu.

Şair Nedim caddesine çıkan dik yokuşu bitirip köşeyi döndüğünde adımlarını hızlandırdı ve kendi kendine konuşmaya devam etti;
“Öykü İstanbul’da geçer.  Aksaray, Cerrahpaşa, Fındıkzade, Çapa veya Vefa civarı gayet uygun olur. E tabi bilim kurgu öyküsü olunca içinde mistik öğeler barındırmaz diye de bir kaide yok, barındıracak, ba-rınd-dı-ra-cak kardeşim. Hem tasavvuf da bir nevi sosyal bilim sayılır. Al sana kurgu. Al sana bilim. Hem o taraflarda çok fazla hacı-hoca türbesi var, boşuna o muhiti seçmedik öykü için. Zaman makinesi ile gerçekleştirilen yolculuklar, muhtelif uhrevi zatlar ve bu zatların varoluşsal sıkıntılar üzerine ettiği kelamların vurgulandığı olay örgüleri halloldu mu, e bir de üstüne olayların geçtiği dönemlerin atmosferini de hakkı ile betimleyebildik mi tamamdır! Aaa! Yok lan karakter çözümlemesi, evet evet karakter çözümlemesi de var. O da önemli. Akıllıca yapılması gerek. Sonra piç olur güzelim potansiyele sahip bilim kurgu öyküsü.

Ha bir de çok fazla kağıt toplamam, bir sürü kalem tedarik etmem ve aydınlık sessiz sakin bir yer ayarlamam lazım. Ulan Allahtan evim yok da sikimin keyfi nereyi isterse oraya gidebiliyorum. Ama sikimin keyfinin de makul olması lazım. Sonuçta bilim kurgu romanını gündüz yazmak saçma olur, gece yazarsam daha yaratıcı şeyler çıkabilir.  Hem gündüz gözü ile bilim kurgu romanı mı yazılır amına koyim, Öylesi Cuma namazından çıkıp kerhaneye gitmek kadar saçma bir şey olur! Neyse sinirlenme Rıfkı, sakin.”
Rıfkı kendi kendine böyle konuşurken Şair Nedim caddesini bitirmiş Akaretler yokuşunun başlangıcına varmıştı bile. Yokuşu çıkmadı ve İskele’ye doğru aşağıya seğirtti. Dolmabahçe caddesine çıkan köşedeki Vakıfbank ile o sikimsonik lüks konut ve dükkân sırasının arasında kalmış Türbeyi görünce zınk diye durdu. Cebinden bir sigara pöçüğü çıkardı ve canhıraş bir biçimde yakıp içindeki hepi topu iki üç fırtlık tütünü ziyan etmemek için hırsla içmeye başladı. Sigaradaki tütünden ümidi kesince izmariti yere fırlattı; “Bu sıcakta sigaradan da bir bok anlaşılmıyor ya, yine de içmek gerek. Tiryakilik ciddi bir müessese.” dedi.

Türbenin kenarına oturdu ve tellerin arkasında kalmış mezar taşlarına bakmaya başladı. Yazacağı öyküde türbeler ile ilgili betimleme yaparken faydalanmak için her bir mezar taşını dikkatle inceledi. Sonra üzerlerindeki eski yazılara uzun uzun baktı ama bir şey anlamayınca dikkati kedilere kaydı. Mezar taşlarının arasında onlarca kedi vardı. Türbenin içindeki ağaçlar sebebi ile gölge oluşu, Rıfkı’nın oturduğu yerin hemen bir metre yanındaki su kapları ve kuru mama kırıntıları kedilerin varlığının sebebini yeterince izah etmekteydi. Kedilerin bazıları tellerdeki birkaç delikten içeri girip çıkıyor, bazıları oldukları yerden manasızca sağa sola miyavlıyor ve kalan bazıları ise birbirlerinin üstüne atlayıp boğuşmak sureti ile oyun oynuyorlardı. 
Bu sırada öğle yemeğini bitirmiş ve muhtemelen hazır kahve aldıktan sonra muteber bir beyaz yakalı olmanın beş şartından birini yerine getirmenin verdiği iç rahatlığı ile mesaisinin kalanına devam edecek olan, orta yaşlılığa merdiven dayamış güzelce bir kadın, kedilerin, dolayısı ile Rıfkı’nın yanına yaklaşmakta ve bu esnada çantasından tiz bir hışırtı eşliğinde birkaç küçük buzdolabı poşeti çıkarmaktaydı.

Derken üç farklı poşetin içinden üç farklı kedi maması çıktı ve kedilerin önüne döküldü. Ortalığa çok ağır bir koku yayılmıştı, mamalar kesinlikle sabahtan beri soğuk bir yerde muhafaza edilmiş gibi durmuyorlardı hatta o kadar yağlıydılar ki, gök bilimciler tarafından bulutsuz bir yaz gecesi gözlenmekte olan takımyıldızlar kadar parlamaktaydılar. Evsiz ve her daim iştahlı olan Rıfkı bile yüzünü ekşitmişti. Kediler de bu sözüm ona gıda yardımına hiç yüz vermemişlerdi, hatta çoğu telin diğer tarafına geçmişti bile. Kadın ise suratında kedilerin bu reaksiyonuna anlam verememiş saf bir ifade, elini kedilere doğru uzatıyor ve mamaların yenilmesi için çaba sarf ediyordu.
Yaklaşık bir dakika kadar uğraştıktan sonra oflayarak ve puflayarak doğrulmuş, üstüne başına çeki düzen vermiş ve tam gitmeye hazırlanırken kedilere dönüp gerçekten bir cevap alacağına inancı sonsuzmuşçasına “Neden yemediniz güzelim mamaları ha?” diye sormuştu. Beşiktaş’ın orta yerinde karşısındaki kedilere soru soran bir kadın olduğunu gören Rıfkı ise bir anda kıpırdanmış ve oturduğu yerden kafasını kadına doğru uzatarak;

“Bu hayvanlara bu sıcakta bu kadar ağır, yağlı ve ılık kedi mamasını dayarsanız olacağı budur, ne bekliyordunuz ki?” dedi. Kadın şaşırmış, hatta daha çok korkmuş bir şekilde Rıfkı’ya bakıp yanıt vermek için tereddüt edince Rıfkı kadının cevap vermesini beklememiş ve “Gerçekten beslenmelerini istiyorsanız yarın birkaç kâse ve buz gibi süt getirip önlerine dayarsınız. Hayvanlar hem susuzluklarını giderir, hem de beslenmiş olurlar” diye eklemişti.
Kadın cevap verecektiyse de Rıfkı’nın bu son cümlesinden sonra vazgeçti ve hızlı adımlarla Akaretler yokuşunu tırmanmaya başladı. Arkasına bile bakmamıştı. Çok korkmuş ve rahatsız olmuştu. Özellikle Rıfkı’nın söylediklerindeki haklılık payı kendi kendine hırslanmasına sebep olmuştu.
Rıfkı kadının arkasından baktı ve yine kendi kendine; “dur ulan şu bilim kurgu projesinden evvel şu olayı kısa öykü haline getireyim. Hem bir nevi ısınma turu olur koskoca romana başlamadan evvel. Hah! Adını da buldum valla; Kedilere fısıldayan adam Akaretlerde!” dedi ve ağız dolusu kahkaha attıktan sonra cebindeki en büyük sigara pöçüğünü yaktı, yerinden kalktı ve Barbaros Hayrettin Paşa heykelinin gölgesinde kestirmek üzere Beşiktaş İskele’ye doğru seğirtti.



Mithat Erdoğan 30 Ekim 2013 Çarşamba / Beşiktaş Akaretler

Biterken, "Barış Manço - Eğri eğri doğru doğru" çalıyordu

19 Temmuz 2013 Cuma

Yahni

Çıkış zili çaldıktan sonra sınıftan bir arkadaşı ile kavga etmişti. Servislerin önüne yığıldığı çıkış kapısına doğru koştuğunda uzaklaşan servis araçlarının azalan egzoz seslerini duyunca eve yürüyerek gitmek durumunda kalacağını idrak etti. Bu yüzden evde fırça yiyeceğini kabullenmek ve kendini bu duruma alıştırmaya çalışmak fazla zamanını almadı. Boynunu kaşımak için elini boynuna götürürken yere düşen bir düğme sesi duydu ve eli ile yoklayınca önlüğünün yakasının düğmesinin kavga esnasında koptuğunu anlayıp bir an sinirlenir gibi oldu ama bu durum fazla uzun sürmedi. Gözünün altında da hafif bir sızı hissediyordu, kan var mı diye parmağının ucu ile yanağını aşağıdan yukarıya doğru yokladı ve kana rastlamayınca bir nebze rahatladı.
Okul kapısının yanındaki Atlas Kırtasiye’nin vitrinine doğru hipnoz olmuş gibi ilerleyerek camdaki Ninja Kaplumbağalar ve GI Joe oyuncaklarına bilmem kaçıncı kez baktı. Omuzunun sağ tarafından nerdeyse düşecek olan çantasını zıplayarak düzeltti ve Ninja Kaplumbağalar çizgi filminin İngilizce şarkısını tamamını götünden uyduran dokuz yaşında ilkokul üç öğrencisi bir erkek çocuğuna yakışacak şekilde söyleyerek eve doğru yürümeye koyuldu.
Birinci dönemin ortalarının henüz geçildiği, kışın başlamak üzere olduğunun iyiden iyiye habercisi olan güzün son günlerinin tatlı soğuk havası eşliğinde ve birazdan yağacak yağmurdan habersiz, yola Arı Sineması’nın oradan mı yoksa Pandora Sokağı’ndan mı devam etsem diye düşünerek seğirtirken, önlüğünün yakasını kopartan ve gözünün altında bir çizik oluşmasına sebebiyet veren rakibinin dudağını patlattığını ve süveterini gecelik kıvamına gelecek uzunluğa kavuşturana değin çektiğini hatırladı ve kendi kendine gülümsedi.
Yağmur yağabileceği olasılığı havanın iyice kararması ile birlikte fark edilmemesi mümkün olmayacak derecede aşikar hale gelmişti, bu yüzden daha az dolambaçlı ve dolayısıyla daha kısa olan Arı Sineması rotasını tercih etti ve Seyhan belediyesi Sanat Galeri’sine gelmeden sola, tercih ettiği rotaya saptı. Köşedeki seyyar kartpostal ve çıkartma satıcısı yağması muhtemel yağmur sebebi ile ürünlerini toparlamak ile meşgul iken kafasını sola doğru eğmek sureti ile doğru açıyı yakalayarak yeni Arnold Schwarzenegger çıkartması gelip gelmediğini biraz da laf olsun diye yaparcasına kontrol etti.
Arı Sineması’nın önünden karşıya geçerek Sun Sineması sokağına sapar sapmaz beklenen yağmur büyük damlalar şeklinde yağmaya başlamıştı. Durup, son dersten evvel çantasına teptiği kapüşonlu montunu bütün beceriksizliğine rağmen çantasından çıkarmayı başardı ve sonunda bir şekilde üzerine giyip, çantasını da sırtına değil de önüne denk gelecek şekilde ters bir şekilde taktı. Söz konusu mont lacivert renkte idi ve arkasında Wody Woodpecker’in sırıttığı ve baş parmağını kaldırmak sureti ile “her şey yolunda” işareti yaptığı bir resmi mevcut idi. Montunun arkasındaki o figüre bakınca Woody Woodpecker’i her gördüğünde nedense aklına Bugs Bunny'nin de geldiğini düşündü. Ama bu ikiliden hangisini daha antipatik bulduğuna bir türlü karar veremiyordu. Çocukluk işte…
Bir anda fena halde acıkmıştı, burnu etraftan yayılan yemek kokularına azami bir hassasiyet ile tepki veriyordu. Bu arada yağmur şiddetini iyiden iyiye artırmıştı. Bir an evvel eve varmak adına dispanseri geçer geçmez koşmaya başlamanın iyi bir fikir olacağına kanaat getirdi ama dispanser’den elli metre sonra Çifte Minare Camii’nin köşesindeki kavşaktaki trafik ışıklarına takılması ve koşusuna ara vermek mecburiyetinde kalacağı nerdeyse kesin olduğundan, kavşaktan karşıya geçer geçmez mahallenin girişinde koşmaya başlamanın daha makul olacağına karar verdi.
Bu arada Bugs Bunny’yi Woody Woodpecker’dan daha sevimsiz bulduğuna karar vermişti. Ancak Bugs Bunny’yi ne kadar uyuz ve ukala  bulsa da Bugs Bunny’ye yapılmasına tahammül edemediği bir şey vardı. En sevdiği yiyecek havuç olan bir havyanı pişirip yemek haline getirirken o yemeğin içine pişirdiği hayvanın en sevdiği yiyeceği doğramak…  Bugs Bunny’yi yemeye çalışan avcı Elmer Fudd bir bölümde tavşan yahnisinin içine havuç doğramaktan bahsediyordu. Bunu çok sapıkça bulmuştu ama bir yandan bu durumun gerçekten sapıkça olup olmadığından tam anlamıyla da emin olamıyordu.
Bu düşüncelere dalmış iken bir anda eve vardığını fark etti. Penceredeki annesine el salladı ve sırılsıklam bir şekilde eve girmek üzere normal bir basamağın iki katı yüksekliğindeki basamakları hızla çıkarak demir kapıyı itekledi ve annesine daha merhaba bile demeden;
“Anne! Tavşan yahnisine havuç doğranır mı ya? Sonuçta hayvanın en sevdiği yiyecek havuç değil mi!?” dedi.
Servisi kaçırıp eve yürüyerek gelmek zorunda kaldığını, kavga ettiğini, yakası kopmuş, kir içindeki önlüğünü, sağ gözünün altındaki çizik ve kızarıklıkları ve yağan yağmur sebebi ile sırılsıklam bir halde olduğunu çoktan unutmuştu bile…


Biterken "Noah and The Whale - Five Years Time" çalıyordu...

Mithat Erdoğan
19 Temmuz 2012 Cuma
Moda-Kadıköy / İstanbul